Kategoriler
edebiyat Genel

20.08.2018

Tibet’te, bir gezide karşılaşmışlardı. Birisi astronot, diğeri bir at çiftliğinin sahibi. Birisi erkek, diğeri kadın…
At çiftliğinin sahibi olan kadındı. Çiftlik ona ablasından kalmıştı. Ablasına da kocasından… Sadece miras olarak bakmamıştı ama çiftliğe kadın. Orayı tümüyle benimsemişti. Atları teker teker kardeşleriymişçesine sevmişti.
Astronot adam ise bir defa dahi uzaya çıkmamıştı. Çocukları eğitiyordu ve bu ona yetmiyordu. İlle de uzaya çıkması da gerekmiyordu. Yalnız kalacağı bir yer istiyordu. Uzay boşluğu gibi… ve yalnız olmadığını bilmek istiyordu. Uzaydaki galaksilerin ve olası hayatların varlığını bildiği gibi… Zaten onun için astronot olmak istemişti. Öğrencilere bir şeyler öğretmek isteseydi öğretmen olurdu herhalde değil mi? O da bunun üzerine Tibet’e gitti. Kendisini, asıl ne istediğini keşfedebilmek için…
Kadın ise; atlardan başka pek muhatap bulamamaktan ve çok nadiren işçilerle yaptığı küçük mesafeli diyaloglardan sıkılmıştı. Bunun üzerine merak ettiği birkaç yeri gezmek için kendisine izin verdi. Gideceği en son yer de Tibet’ti.
Bir at çiftliği sahibi ve bir astronotun aslında çok ortak noktası vardı. Bu gerçek, bir manastırda, kendi ekmeklerini kendileri yapmaya çalışırken; ilk yarım saatte anlaşılmıştı.
İkisi de sakin ortamları seviyordu. İkisi de yalnızlıktan hoşlanıyor, ikisi de aslında yalnız olmadıklarını bilmeyi istiyordu.
Birkaç ay sonra, çiftliğe geldiklerinde evlenmişlerdi. Kadın soyadını muhafaza etti; ama çiftliğinin adını değiştirdi. ‘Nebula’
Çiftliğin adı Nebula, atlara ait bölmelerin isimleriyse galaksilerin adları olmuştu.

Kategoriler
edebiyat Genel

07.06.2018

Tek başıma oturduğum alçak duvara bakıyordum. Bir bahçeyle yolu sadece ayırmak için örülmüş bir duvardı. Tehditkar değildi, uyarıyordu sadece. Rica ediyordu.
“Burada bir bahçe var ve bahçedekiler bunu bilmenizi istiyor haberiniz olsun. Buyrun, üzerime de oturabilirsiniz. Belki bir şeyler yer, bir şeyler okursunuz. Yalnız çok rica edeceğim, bahçeye girmeyin. Belli mi olur, belki ayağınızla yeni bitmekte olan bir çiçeği eziverirsiniz. Yazık değil mi? Topunuzla bir gülün dalını kırıverirsiniz belki. Kedilerin, köpeklerin başımızın üzerined yeri var. En kötüsü bir kökün dibine tuvaletlerini yapıp toprağı eşerler. Ne güzel, gübre olur oncağızlara da. Bir de kuşlar gelir. Onlar da buyursunlar gelsinler. Zaten bir bahçenin, bir ağacın süsü kuştur…”
Sanki bunlar, duvarın herbir taşında harf harf, yazıyor, dalga dalga çınlıyordu. Çınlamıyordu, fısıldıyordu. Sakin bir yapısı vardı duvarın. Mütevazıydı. Taşları yumuşaktı. Yani elini sürdüğünde pürüzsüz ve yumuşak bir his veriyordu. Soğuk kış günlerined güneşin ısılarını saklayıp; üzerinde dinlenen canlılara sunuyordu. O kadar da cömertti işte.
Bu duvarla geçmişimiz çok eskiye dayanıyordu. Altı ya dayedi yaşıma… Şimdi on dokuz yaşında olduğumu düşünürsek, bu duvarın üstünde büyüdüğümü söylesem abartmış olmam sanırım.
Komşumuzun bahçe duvarıydı. Duvarıydı, derken hikaye etmek için değil, geçmişten bahsetmek için diyorum. Babam komşumuzun evini satın alınca, bahçe duvarı da bizim olmuştu. Bir şeye sahip değilken benim olması ve sahip olduğumda onu kaybetmek… Bu çok az rastlanabilir bir şeydi bana göre. Ne var ki, bu durum tam da öyle bir durumdu. Bahçeyi satın alır almaz duvarı yıkmaktan, hatta evi yıkıp büyük bir ev yapmaktan söz ediyordu babam. Ona duvarı yıkmadan bir çözüm bulmasını söylediğimde bana tuhaf gözlerle bakıp nedenini sormuştu. Aslında söylemek istemiyordum; ama işin ucunda duvarımdan olmak vardı. Onun için bana ne kadar tuhaf bakarsa baksın söylemeye karar verdim. Duvarı sevdiğimi ve onun üzerinde kitap okumaktan hoşlandığımı falan söyledim işte. Tabii ki her şeyi anlatmayacaktım.
Yine de yetmemiş, babam kararından vazgeçmemişti. Duvar yıkılacaktı.
Yıkıldı…
Taşlarını saklayıp başka bir şey yapacaktım. Teker teker taşıdım. Parçalanmışlardı; ama onun taşlarıydı. Korumaya ve yeniden kullanılmaya layıklardı. Herbirinin anısı vardı. Üzerlerini oymuştum bazılarının. Küçük bir keskiyle bir şeyler kazımıştım. Bazılarına gözyaşlarım dökülmüştü. Renkleri falan değişmemişti belki; ama belki mor ötesi bir ışıkla bakarsanız, gözyaşı damlalarımla yazdığım isimleri ve fiilleri okuyabilirdiniz.
Çok güzel bir evimiz olmuştu babama göre. Oysa ben artık evin dışında vakit geçirir olmuştum akşamları. Taşların yanıbaşında, onları başka bir halde hayal ederek; üzerlerinde oturup kitap okuyarak.
Gündüzleri de iki yıllık bir üniversitede Diş Protez Teknolojisi Bölümü’nde okumaktaydım. Öyle başarılı bir insan olmamıştım hiç; ama çok okumuştum. Cesaret edebilsem, belki de iyi yazacaktım; ama duvarıma anlatmak yetiyordu bana. Yani bir sanatçının izlenme, beğenilme ve önemsenme arzusuna sahip değildim.
Bir akşam eve geldiğimde, yani duvarımın yıkıntılarının yanına gittiğimde, orada hiçbir şey olmadığını gördüm. Yoktu… Taşlar kaldırılmış, arkalarında bir kırıntı dahi bırakılmamıştı.
Babama sorduğumda hiçbir şey söylememişti; ama ben onun bir şeyler yapmış olduğunu anlamıştım.
En büyük utesellim onlarla başka bir şey yapıldığıydı. Belki babamın onları attığı yerden alıp alçak duvarlara taş olarak kullanılmıştı bir kısmı. Belki de bir köpek kulübesi. Bir çiçeğin etrafındaki küçük taşların arasındaydı bir kısmı da…
Taşlar olmayınca neye anlatacağımı bilmediğim için kağıtlara anlatmaya başladım derdimi ben de. Aklıma ne gelirse, ne anlatmak istersem yazdım defterlere. Keskiyle taşlara yontmak yerine, içimdekileri defterlere çizdim kalemle.
Defterlerimi koyacak bir şey ararken; onu gördüm. Taşlardan örülmüş bir kütüphane…
Duvarımı bulmuştum.

Kategoriler
edebiyat Genel

01.06.2018

Sadece çorba yapıp satan bir lokantanın hem sahibi, hem de tek personeliydi. Kavruk bir yüzü vardı; ama balık etliydi. Ne kadar kilo alırsa alsın yüzüne yansımayacak olan şanssızlardandı o da. Devamlı çorba karıştırırdı. Zaten çok fazla müşterisi olmazdı. Daha doğrusu çoğunlukla belli saatlerde müşteri geldiğinden, işinden alıkoyan olmazdı. Fark ettiğim üzere, talepten çok çok fazlasını yapardı. Hazırladıklarını nasıl değerlendirdiğini hep merak ederdim. Envai çeşit çorba pişirirdi. Mis gibi kokardı. Hoşuma gitmeyen birine bile rastlamamıştım. Hepsinin ayrı bir lezzeti vardı. Bütün bunların çöpe gitmesi fikri bile acı vericiydi; ama o kadar özen gösterdiği çorbalarını öylece atması mantıksızdı. Mutlaka başka bir şekilde değerlendiriyordu onları. Belki aş evlerine satıyordu. Ya da öylece veriyordu; ama öyle yaparsa hiç kar etmezdi ki.
Bir gün ona bunu sormayı düşünüyordum. Cesaret edebildiğim anda…
Cesaret edemememin nedeni, o işiyle uğraşırken muhabbet girişimlerine gösterdiği tepkiydi. Yoksa bunda korkacak bir şey yoktu. Sebepsiz bir şekilde ürkütücü görünüyordu ama. Uzak… Sanki tek yapmak istediği çorba pişirmekti. Başka hiçbir şeye en ufak bir ilgi göstermiyordu.
Sormak yerine takip etmek geldi aklıma bir gün. Benim de işim gücüm yoktu onu merak ediyordum. Mantıksız ve gereksiz olduğunu bile bile, takip ettim onu bir gece.
Çorbalarını bir arabaya koyup mahalle arası bir binanın önüne götürdü. Orada satıp; kazanlarını da alarak gerisin geri dükkanına döndü. Binada ne yapıldığını öğrenememiştim. Her şey olabilirdi Umrumda da değildi zaten. Beni ilgilendiren, o çorbaların atılmamış olmasıydı.

Kategoriler
edebiyat Genel

12.04.2018

Bir aslan yavrusunu kazayla evlat edinmek kadar risklidir bir ruhun sorumluluğunu taşımak. Yavru küçücüktür eline aldığında. Süt falan verirsin, büyür. Çok çabuk hem de… Sivri dişleri bir kedinin dişleri gibi gelir önce. Pençeleri de… Oyuncu ve şirindir aslancık. Bir ay bile geçmeden şüphelenmeye başlamışsınızdır bile. Nasıl bu kadar büyüdüğüne hayret etmeye başladığınızda yavrucuk bir kedinin iki misli olmuştur ve iş işten geçmiştir. Artık tek yapmanız gereken şey, aslana bir kedicik olduğunu, bir aslan kadar yırtıcı olmak istemeyeceğini empoze etmek olacaktır. Aksi taktirde aslana yem olmak işten bile değildir.
Sizi, pençenin en sivri tırnağında akrobasi yapmanız gereken bir aslan ömrü beklemektedir artık. Bu tümüyle kötü değildir elbette. Başka birisine hava atmanız için bir aslanınız vardır. Hatta diğerlerinin saygısını ve korkusunu kazanıp ona ya da onlara, istediğinizi yaptırmak sizin için epey kolaylaşmıştır. Öyle ya, koskoca, yırtıcı bir hayvanı evcilleştiren birisi, buna cesaret eden birisi, ne yapamaz ki…
İşte bir ruhun sorumluluğunu taşımak da böyledir. İnsan sadece kendi ruhunun sorumluluğunu taşımalıdır bana kalırsa; ama insan denen tamahkar yaratık, birçok ruhu himayesi, dolayısıyla da sömürgesi altına almak ister. Sorun da buradan başlar zaten.
Her ruh bir aslandır. Bir ruhun bir kedi olduğunu beklemek fazlasıyla iyimserlik olacaktır. Daha kötüsü, bu ruhların kedi değil koyun olduğunu zannetmektir.
sırf sizi parçalamadılar diye, o ruhun bir koyun olduğunu farz etmek, pençeleri ve dişleri fark etmemek; körlükten öte, aptallıktır.
İşte ben de koyun zannedilen bir aslandım ve bunun farkındaydım. Dişlerimin ve pençelerimin izlerini, onun çökmüş omzunda, torba torba gözlerinde, hırsla yanan; ama bomboş olan gözlerinin ferinde ve dökülmüş saçlarının yerine ter damlaları süzülen kafasında görebilirdiniz.
Takım elbisesi içinde mutsuz olmasında da…
Onun tasmasını da benim açlık kokan nefesimde…
İkimizin gözlerine aynı anda baktığınızda da; Gökteki tamah tanrısının iki ucu keskin kılıcının yalımını göreceksiniz. O yalımda parlayan zehir yeşili bir çift gözü görebilirseniz şanslısınız demektir. tamah tanrısını bir an dahi olsa görmüş, perde arkasındaki güçten haberdar olmuşsunuz işte. Şansınıza gülümseyip onun yoluna çıkmamaya çalışın.

Kategoriler
edebiyat Genel

19.11.2017