Kategoriler
edebiyat Genel

12.03.2019

Hermafroditin ne demek olduğunu bilir misiniz?
Evet, ‘çift cinsiyetli’ dediğinizi duyar gibiyim. Bazılarının da sessiz, boş bakışlarını işitebiliyorum tabii. Ne de olsa herkes her şeyi bilmek zorunda değil öyle değil mi?
Yine de; çift cinsiyetlilik ya çok özenilen; ya da korkulan, kıyamet alameti sayılan bir şey olmuş. Yani birisini görüp ‘ha, bu da hermafroditmiş ya,’ demezsiniz.
Pek öyle fazla rastlanabilen bir şey de değildir bu durum. Spesifik değildir insanlar için. Oysa salyangozların hepsi böyledir ve bir sıkıntıları yoktur. Oldukça da üretkendirler bir ya da iki cinsleri hariç.
Peki nasıl yaparlar bunu? Kendilerini dölleyebilirler mi sözgelimi? Hayır; ama tıpkı salyangozlar gibi hermafrodit olan yassı solucanlar ve çiçekli bitkiler yaparlar.
Oysa salyangozlar bir tür angajmana göre harekete geçmek zorundadır.
Ama o olsaydı, bir yassı solucan olmayı tercih ederdi. Tek başına üremek… Sosyalleşmek zorunda kalmamak. Kendi kendisine yetebilmek…
Gerçi sadece bir cinsiyetin bilgisini tadan bir insan olmaktansa bir salyangoz olmak yeğdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

05.01.2019


Onu severdim; çünkü hayatı hepimizden fazla ciddiye alırdı. Bir filozof edasıyla değil, ya da bir serserinin sahte umursamazlığıyla… O hayatı ciddiye aldığını dahi göstermeyecek kadar mütevazı bir tavırla yaşardı. Hayatı ciddiye alışını, gözlerindeki, sesindeki; en önemlisi davranışlarındaki incelikten anlardım.
Onun gibi insanlar nadirdi ve dahası, sözgelimi bir elmas gibi değerliliklerini ıspatlayacak şekilde ışıldamıyorlardı. Daha çok, bir yonca ormanındaki dört yapraklı bir tek yoncaydı o ve onun gibi insanlar. Tüm yoncaların yapraklarını kontrol edemezdiniz, eğer otçul bir yaratıksanız umrunuzda olmazdı zaten; direkt yerdiniz. Ya da büyük bir canlıysanız basardınız. Bu normaldi, bunda kızacak bir şey yoktu. Siz bastığınızda eğilse de; sonra yine dikilip yapraklarını güneşe sermesini bilirdi. Küçücük yapraklarını…
Bir gün, onu intihar etme girişiminde bulurken yakaladım. Afallamıştım! Kendisini asmak üzereydi. Dört yapraklı bir yoncanın yapacağı bir şey değildi bu. Gözlerine baktığımda, onu sözlerimle ikna edemeyeceğimi anladım. O incecik bakışlarında, jilet inceliğinde, jilet keskinliğinde bir kararlılık vardı.
Salyangozlar jiletin üzerinde yürüyebilirdi. Ben de; tıpkı bir salyangoz gibi yavaş ve etkili olacaktım eylemlerimde. Bir tek salyangoz dahi bir bitkiyi bir günde tüketebilirdi. Hem de o yavaşçacık hareketleriyle. Çünkü onlar istedikleri, hedefledikleri bir şeyi yapmayı kesmiyor, yavaş olmayı umursamıyorlardı. Bende önce jilet bakışlarına diktim gözlerimi. Bakışlarında yavaş yavaş yürümeye başladım. Sonra, umuduna sarılmış bir paraziti yemeye başladım sümüksü; ama etkili olan, üzerinde bir sürü diş bulunan dilimle. Onun umutsuzluğunu yavaş yavaş sindiriyordum. O bana ne yapmışsa, ondan ilham alıyor, onu yapıyordum. O beni önemsediğini göstermişti her hareketiyle bir zamanlar, ben de şimdi öyle yapıyordum; çünkü onu önemsiyordum.
Küçük sürprizler, kısa espriler, ani yoklamalar…
Devamlı o asalak bitkiye geçiriyordum dişli dilimi ve onu hızla tüketiyordum. Ardından başka salyangozlar buldum kendim gibi. Onu çok seven, artık körelmiş; ama yine de keskin olan bakışlarında yürüyebilen…
Sonra yumurtalarımızı bıraktık bitkinin dibine. Küçük yavrularımız, o bitkiyle, o asalak otla büyümeye başladı. Böylece işe yaramıştı o bitki de…
Ve jilet körelmişti sonunda.
Ama yemek alışkanlık olmuştu ve birbirimizin asalaklarını yemek, iyi bir fikirdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

28.07.2018

Kış mevsimi olmasına rağmen havalar son derece ılık seyrediyordu. Yine de epey yağışlıydı ve nemin olduğu her yerde olduğu gibi etrafta salyangozlar kol gezmekteydi.
Onlara basıp o diş kamaştırıcı çatırtıyı ayaklarımın altında duymaktan takıntılı bir biçimde korkmaktaydım. Bir kere olmuştu çünkü. Gerçekten bir salyangozu ayağımın, o lanetli sağ ayağımın altında ezmiştim.
O semsert kabuğun altındaki sümüksü madde… Onu hayal etmek bile… Hayatımda hiçbir şeye acımamış olan ben, bu yaratıklara acıyordum. Bu kadar savunmasız oluşlarına. Bir tuz taneciğinin yumuşacık bedenlerini çözüverişine sözgelimi…
Acımak, bana gökteki yıldızlar kadar uzak olduğundan, düşünce ufuklarıma kadar dolduruyordu zihnimi bu yaratıklar. Attığım her adımda onları düşünür olmuştum.
Bir ağacın kovuğundan çıkarken gözüme ilişmişti birisi bir gün. Ağacın kabuğunun üzerinde alametifarikası olan o sümüksü izi bırakarak yürürken; daha önce görmediğim bir kadınla gözlerimiz çakıştı.
O da ona, aheste ve mağrur yürüyüşüne bakmaktaydı.
‘Bunların çift cinsiyetli olduğunu biliyor muydunuz,’ dedi hala şaşkın kalan bir ses tonuyla.
İşte o zaman, kendime acımaya başladığım an oluvermişti. Acaba gerçekten kendime acıyor muydum; yoksa salyangoz fikri mi herhangi bir şekilde herhangi birisine acımamı sağlamıştı? Yani salyangozun kendisi bile sadece acımam için yeterli miydi acaba? Yoksa gerçekten çift cinsiyetli olamadığım için salyangozu kıskanmış mıydım?
Belki de; bu kadar aşağı bir yaratığın iki cinsiyetin bilgisini de alabilmesi bana haksızlık gibi görünmüştü.

Kategoriler
edebiyat Genel

08.12.2017

Kırmızıyı çok severdi. Tepeden tırnağa kırmızı giyerdi. Sadece ayakkabıları siyah olurdu. Ortalarda görünmesini gerektiren bir işi yoktu. Radyocuydu. Sakin bir sesi olan; ama şu buğulu sesli bildik radyoculardan olmayan bir radyocu…
Aslında psikoloji okumuştu ve radyoda rumuzla arayan insanların dertlerini dinleyip onlara sorular soruyordu.
Programının adı da ‘Salyangoz’du. Kulaktaki işitme sinirlerinin olduğu bölge…
Her gece 02.00 ile 03.00 arasında program yapardı ona ihtiyacı olacak insanların bir türlü uyku tutmayan insanlar olduğunu düşünerek. Doğruydu. Epey dinleyicisi vardı. Ülkede epey uykusuz insan olduğunu gösteriyordu bu da.
Neler anlatmamışlardı ki ona!
Tedavi olma umuduyla değil, dinleyen biri bulma mutluluğuyla anlatıyorlardı anlatacaklarını. Sadece üzüntülerini anlatmıyorlardı. Aslında tahmin edilemeyecek kadar çoktu mutluluğunu yakınlarıyla paylaşamayıp ona anlatan.
Aralarda şarkı çalmazdı. Ya baterisiyle, ya da ağız mızıkasıyla doğaçlama sololar çalardı. O anki ruh halini dinleyicilerine aksettirip onların anlattıklarını tabiri caizse kendisince tamir edip geri yansıtabilmek için.
Sıradan radyocularla uzaktan yakından hiçbir benzerliği yoktu. Sesini tüm avantajlarıyla kullanabilmek, akıcı konuşabilmek için kırk takla atmıyordu onlar gibi. Yine de boğaz temizlemesi bile çekici, nadir insanlardan biri olmayı başarıyordu.
Yalnız bir insandı. Yalnız olmak istemeyen, yalnız bir insan…
Herkesi dinlese de; kimseyi sevmeyi başaramayan, yalnız bir insan…
İçinde, uzaklığı sırtında bir türlü katlanamayan bir kamp çadırı gibi taşıyan, yalnız bir insan.
Dinleyen; ama anlatamayan, yalnız bir insan…
Bu insan, yaptığı radyo programlarının birinde bir telefon almıştı.
Telefonda hiçbir ses yoktu. Nasıl olmuşsa, telefonları kontrol eden görevlide de görünmemişti telefon numarası. Radyo programında bir dakikalık bir sessizlik olmuştu. Birkaç kere ‘alo’ dedikten sonra yaklaşık bir-iki dakika susmuştu. Bir nefes sesi bile gelmiyordu karşıdan; ama o sessizlik onu rahatlatmış, sırtındaki kamp çadırını kıpırdatmıştı kapanması için. Telefon kapanmış, çadırın kıpırtısı durmuş, sessizlik bozulmuştu.
Ertesi gün yine gelmişti telefon.
Bu kez, ona nazire olsun diye, mızıkasını çalacağı dakikaları sessizlikle geçirmişti o da.
Ertesi gün yine… Ondan sonraki gün, ondan da sonraki gün…
Bir gün, o sessizlik telefon etmemişti.
Dünyası başına yıkılmıştı. İşte yalnızlık asıl böyle bir şeydi, anlamıştı.

Kategoriler
edebiyat Genel

29.10.2017