Kategoriler
edebiyat Genel

22.01.2019

Sandalyesine iyice yaslandı. Bir çocuk gibi, ön ayaklarını havaya kaldırdı, neredeyse arkaya düşecekmiş gibi… Kaldırdı, indirdi. ‘tak…’
Bir daha…
Bir daha…
Düşünüyordu ve o düşünürken böyle yapardı. Kıyıda hissetmenin aklına fikirler, yeni fikirler getirdiğini onlarca kere tecrübe etmişti.
Bir senaristti. Bir ekibin yapacağı işi tek başına yapardı. Zengin bir adam olduğu için, sadece kendi senaryolarını oynattığı film ve diziler bulunan bir kanalı vardı. Üretken bir zengindi o. Kimseye hesap vermez, riskini kendisi alır; ama korkmazdı. Hayalperest, üretken bir zengin adam.
Geçindirecek bir ailesi, yani ayak bağı bulunmayan…
Bu kez çok daha önemli bir şey üzerinde çalışıyordu. Onun için riski biraz daha arttırıp sandalyesinin arkasında yüksek bir kaldırımın olacağı şekilde ayarlamıştı oturacağı yeri. Eğer sandalye arkaya devrilirse… Hatta arka ayakları bir santimetre kayarsa…
Bulması gereken şey, kozmonotlar için bir yıllık eğlence planıydı. Bir yıl meraklarını taze tutabilecekleri bir dizi olabilirdi pekala bu. O uzay istasyonunda zaman geçirmelerini sağlayacak bir şey…
Ne olabilirdi?
Ne! Ne! Ne!
Belki de; ilkel bir kabilenin bir yılı hakkında olabilirdi.
Kozmonotların kendilerini iyi hissetmelerini, gururlanmalarını sağlayabilirdi. İşlerine yoğunlaşmalarını hızlandırır, motivasyonlarını arttırırdı bu da.
Eh, kişi kendisini başka insanlara göre belirlerdi. İyi ya da kötü olduğunu, önde ya da arkada olduğunu…

Kategoriler
edebiyat Genel

17.09.2018

Mikrofonu eline aldığından itibaren, ağzına kadar dolmuş koskoca salonda çıt çıkmıyordu. Hiç de tuhaf bir şey değildi; çünkü yılların münzevi Kuklacı’sı ortaya çıkmış, neyi nasıl yaptığını anlatıyordu. Zaten sadece salondakiler dinlemiyordu onu. Dünyadaki tüm medya kanallarında tek gösterilen şey oydu.
Altında bir ördek bulunan bir tekerlekli sandalyede otursa bile ihtişamından hiçbir şey kaybetmemişti. İnsanlar onu tanımasa durum değişebilirdi; ama bebekler bile tanıyordu onu artık. Estetisyenlere bir sürü erkek gelip; vücutlarını onunkine benzetmeyi talep ediyorlardı. Hatta kadınların bir kısmı da…
Ona kimse benzemiyordu çünkü. Benzeyemiyordu… Vücudunun her yerine ucu ufukta kaybolan kukla iplerini simgeleyen, diğer yandan da bir örümcek ağının karmaşıklığındaki ip dövmeleriyle kaplamıştı. Bu dövmelere verilerle dolu diskçikler gömülmüş, ondan başkasının erişmemesi için şifrelenmişti. Onunsa dövmelerine gömülen verileri kontrol etmek için bir düşüncesi kafi kılınmıştı. Bu verilerde ne gizli olduğu ve bunun amacı da şimdi tam anlamıyla anlatılacaktı işte.
Aslında, bir sürü insanın rahatlıkla düşünebileceği üzere, oturma yerinde ördek bulunan tekerlekli sandalye bile yaratmaya çalıştığı imajın bir parçasıydı. Yani bence öyleydi.
Olayı televizyondan izlememe rağmen olan her şeye gülmekteydim. Kendime bile…
Ne sanıyordu bu insanlar? Gerçekten Kuklacı’nın her şeyi anlatacağını mı?


Hiç dinlemediğim bir sürü şey anlattıktan sonra, herkes pür dikkat dinlemekte ve hayretten hayrete düşmekteydi, o zamana kadar kullandığı en yüksek sesle:
‘Şimdi de; yapabileceğim en iyi şeyi yaparak; size kaderlerinizi armağan ediyorum,’ dedi. Tam bu anda, ellerinde incecik kancalar bulunan bir düzine doktor önlüğü giymiş kişi üzerine üşüşüp dövmelerdeki küçücük diskçikleri çıkararak görevlilere verdiler. Görevliler de; bu diskçikleri dünyadaki sahiplerine dağıtmaya başladılar.
Hatta bana bile gelmişti bir tane günler sonra.
Peki ben bu diskle ne yapacaktım? Kaderime nasıl yön verecektim? Onu nasıl kullanacaktım?
Kuklacı, bu soruların cevaplarını vermiş miydi? Ya da verebilir miydi? Ne kadar verebilirdi?

Kategoriler
edebiyat Genel

17.05.2018

Farecik, insanlar arasında olmaktan son derece mutsuzdu. Onlar ona çok yakışıksız görünüyordu. O çığlıkları, o iğrenen, kocaman bir bebeğin yapabileceği saçmalıktaki devasa çırpınışları, o saygısızlıkları... Ah o saygısızlıkları! Küçük ve iğrenç bir şey olarak görülmenin onda uyandırdığı rahatsızlık yetmezmiş gibi, insanların bulunduğu yerlere yakın olmak zorunda kalışı deli ediyordu onu. Mecburdu; çünkü ancak insanların olduğu bölgelerde yemek bulabiliyordu. Zaten insanların bulunmadığı bir bölge yoktu ki. En azından onun ayaklarının gidebileceği mesafelerde...
Kum gibi insan vardı ve herbiri bir kum tanesinden oldukça büyüktü. Bir de farelerin çok fazla doğurduklarını söylerlerdi utanmadan. Evet, dinlerdi farecik insanları. Onların aksine, onları dinlemeyi severdi. Bir fare nasıl ses çıkarır deseler, çoğu bilmezdi bile; ama herkes bir fareden korkar ya da iğrenirdi. Bunu hiç anlayamamıştı farecik. Onun sesini bile dinlemeye zahmet etmeden; iğrenip korkmaya hazırdılar. En fenası da; onu öldürmek için buldukları iğrenç çözümlerdi. Kendilerine bile dehşetengiz işkenceler yapan bir türden daha ne beklenirdi?
En kötüsü de yapıştırılarak ölüme terk edilmekti. Üstelik bunu zevkle anlatıyorlardı birbirlerine. Duymuştu bunları. Şu kapanlar da... Ah! Yavrularından birisini kaybetmişti bir kapanın demir pençelerinin arasında. Bir fare çok fazla doğurabilirdi; ama içi acırdı boşu boşuna kaybettiği yavruları için. Oysa insanlar saçma sapan sebeplerle savaşa gönderiyordu kendi yavrularını. Hem de yemek bulmak için falan değil, kendileri bile bilmedikleri, koklanıp tadılamayan, görülüp duyulamayan nedenlerle...
Bu iğrenç değil miydi asıl? Bir faarenin ayaklarının dibinde koşması daha iğrenç görülüyordu oysa insanlar katında.
İşte o gün de öyle olmuştu. Bir insan onu görmüş, ayaklarıyla ezmeye çalışmış, başarılı olamayınca da; iğrentisinden bir sandalyeye çıkmıştı. Böyle bir davranışı da ilk kez görüyordu. Genelde ya öldürmeye çalışır, ya da kaçarlardı. Onun yaptığı gibi ikisini ardı ardına yapmaya çalışmazlardı.
Farecik artık bıkmıştı. İnsanın bulunduğu sandalyenin ahşap ayağını hızla kemirmeye başladı. Artık o da bu insanı öldürmeye çalışacaktı. Ya da başka insanları...

Kategoriler
edebiyat Genel

17.03.2018

Rahatsız, katlanabilir bir sandalyeye oturmuş konuşmacıyı tüm dikkatiyle dinliyordu. Temiz olsa da pecmürde görünen kıyafetleri, onlardan çok daha eskimiş botlarıyla oradaki diğer insanların dikkatini çekecek kadar farklı görünüyordu. Vücudu da en az kıyafetleri kadar yıpranmıştı. Doğa şartlarında kavrulmuştu teni. Orada bulunanların çoğunun teni solgun görünüyordu.
Yanına oturduğu kadın gözlerini konuşmacıdan çok ona dikmişti; ama o bu ilgiden habersizdi. Konuşmacı en çok onunla göz teması kuruyordu; çünkü onu en dikkatli dinleyen kişi oydu.
Nasıl dinlemesindi ki? Bu kadın, hayal gücüyle etkileşime geçebilen tek maddenin kaşifiydi ve bu maddenin nereden temin edilip nasıl kullanılacağından bahsediyordu onu dinleyenlere.
Bu kadını böyle şevkle dinleyen bu zat kim miydi? Bir askerdi. Aslında eski bir askerdi ve şimdilerde hamallık yaparak geçimini sağlıyordu. Gerçi emekli maaşı geçimini sağlamak için yeterdi; ama o bedenini kullanmazsa, yorulmazsa kabuslarla yüzleşeceğini bildiğinden en ağır yükleri taşımak için gönüllü oluyordu daima. Böylece rahat uyuyabiliyordu. Bu maddenin varlığını da müşterinin az olduğu zamanlarda bir çay içmek için oturduğu kahvenin televizyonunda duymuştu. Sonra da kadını takibe almıştı. Bu madde kendin aradığın taktirde çok nadir bulunuyordu. Satın alınabiliyordu; ama çok pahalıydı. O da bu maddeyle ilgili her şeyi bizzat onu keşfeden kişiden dinlemek istemişti.
Kadın bu maddeyi nasıl bulduğunu anlatıyordu. Anlattığına göre, gözyaşının durumdan duruma içeriği değişiyordu ve o, gözyaşının içeriğini araştırırken keşfetmişti onu.
Bu madde, ancak gerçekten istediği bir şeye ulaşamayan birisinin gözyaşlarının tortusunda bulunuyordu. Onun için asıl halini bulmak çok zordu; ama sentetik bir şekilde çoğaltmanın bir yolunu bulduğunu söylüyordu.
Kadın bir eldiven icat etmişti bu maddeyle hayal gücünün etkileşime girmesini sağlayan. Maddeden biraz alıp herkesin gözü önünde küçücük, ipek görünümlü bir şapka yarattı. Bu şapka herkesin başına uyabilecek ve onu yağmurdan ve soğuktan koruyabilecekti.
Eski asker güldü. Eğer o maddeden yeterince elde edebilme şansı olsaydı o çok daha farklı bir şey yapardı. Çok daha yararlı bir şey…
Bir düzenek… Düzeneğe bir isim bile bulmuştu. ‘Kısas’
Askerler ve savaşlara karar veren politikacılar arasında bir bağlantı kuracaktı bu düzenek. Askerlerin künyelerinden politikacıların koltuklarına bağlanacaktı. Aslında sadece koltuklarına değil… Dokundukları… DNAlarının bulaştığı her yere… Ve ölen her askerde bir miktar elektrik verilecekti. Ölenlerin ruhlarının o güçlü enerjisi, politikacılara yönlendirilecekti. Belki de o muhkem sarayları, sadece ölen askerlerin enerjisiyle yıkılabilecekti.