Kategoriler
edebiyat Genel

29.01.2019

Selamlar dostlar…
Aslında neden ‘selam’ın sonuna çoğul eki eklenir, bir türlü anlam vermiş değilim; ama bu geleneği bozmayacağım. Ha bir de ‘merhaba’nın sonuna eklenir sevgili çoğul eki.
Oysa hoş karşılanmışlık, çevresi sınırlanmamışlık, yeri geniş olmuşluk, cömertlik falan demektir Arapçada ‘merhaba’
Aslında bu gereksiz çoğul ek israfı ‘teşekkür’ sözcüğü için de geçerli; ama bir galad-ı meşhur olup çıkmış sevgili dilimizde.
Olsun be! Çıksın… Ben ‘teşekkür’ü -ler ile seviyorum zaten. Ne o öyle kuru kuru…
‘teşekkür….’
Ulan öküz! ‘teşekkürler’ desene…
Neyse neyse…
Ben şimdi sizlerin huzurlarınıza, -lar… bak yine çoğul konuşuyorum, neden geldim onu anlatayım.
Şimdi bakın… yok bakmayın, dinleyin… Sakın bakmayın bak! Baktığınızda dinlemiyorsunuz çünkü. Gözünüz başka bir şeye kaydığı an onda toplanıyor dikkatleriniz.
Hem zaten gözle değil, kulakla dinlenir..
Hah hah hah…..
İşte şimdi yanıldım. Siz bakmak zorundasınız; çünkü okuyorsunuz beni.
Ayrıca dinlemek ne gözle ne de kulakla yapılır. Zihinle, ruhla yapılır asıl… Zaten onun için zordur ya…
Ben sizlere ne anlatacağım biliyor musunuz?
Ruhumun bir parçasını nasıl olup da bir oyuna kaptırdığımı…
Telefonda oynanabilen özel bir oyuna…
Oyunun özel olmasının nedeni şuydu. Bir ilan vermişlerdi bir video sitesinin reklamlarında. Ayda sadece bir gün geçinebileceğiniz bir para vereceklerdi, ve parayı verdikleri insanlar günün iki saatini bu oyunda geçirecekti. En az iki, en çok beş… Beş saatten sonra sistem kullanıcıyı dışarı atacaktı.
Diğer oyunlardan bir başka farkı da; oyunla birlikte telefonla kablosuz bağ sayesinde bağ kuran bir şapkanın veriliyor oluşuydu.
Oyun, hayali sevgililerimizle yaşadığımız maceralardan ve gerek kendimize, gerekse sevgilimize karşı dürüstlüğümüz üzerinden puan toplayacağımız bir oyundu.
Şapka yardımıyla, hem nasıl bir sevgili profilini hayal ettiğimizi çözüyor hem de dürüst olup olmadığımızı anlıyorlardı oyunun yaratıcıları.
Çok defa atıldım oyundan fazla çevrimiçi olduğumdan. Gerçi hayali sevgili önce oldukça gıcıktı. Gıcık birisini hayal etmiyordum gerçi; ama belki de şapka hatasıydı.
Bir gün, hayali sevgilim bana benim bilmediğim güncel bir haberden söz ettiğinde şüphelenmeye başlamıştım aslında onun hayali olmadığından. Yine de profilime uygun birisini seçmiş olmalıydılar. Karşımdaki gerçek bir insan olsa bile yani.
En azından oyunun topluma salınmadan önceki son gününde denekleri toplayıp yapılan konuşmaya kadar böyle teselli etmiştim kendimi.
Rastgele, bilgisayar kurasından çıkan bir rakamdı benim sevgilim olan gerçek adam. Ben de onun için öyleydim…
Ama… oyunun yaratıcısına göre, hayalimizdeki sevgiliye inanıp ona karşı dürüst olarak; rastgele bir insanla dahi mükemmel uyumu bulabilirdik.
Bu oyunda yaşadıklarımız kanıtlıyordu bunu. Hem de hiç istisnasız…
Biliyor musunuz, onunla da sizinle olduğu gibi konuşur, yani yazışırdım.
Artık bir çiftiz…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Onuncu Bölüm: (08.05.2018)

Her şey, yani mahallenin altın çağı, Güvercinci Abdullah’ın güvercinlerini seyrettiği damdan düşüp aniden, acı çekmeden ölmesiyle bitti. Adamın ani ölüşünden neredeyse bir gün sonra su sayaçlarımızın hesabı sorulur, karakolun içine polisler doluşur olmuştu.
Evet, her şey bir adama bağlıydı. Bir tek adamcık, Güvercinci Abdullah’çık ölünce nasıl olmuşsa, devlet devletliğini hatırlayıvermişti işte.
Aynı zamanda, bir tek adam koskoca mahalleyi devletten kurtarabilmişti. Nasil olmuş da her şey bir tek insana bağlı olabilmişti? Güvercinci Abdullah gibi bir insan daha olsa… Bir insan daha… Bir insan daha… Bir insan… Bir…
Sonra tüm insanlık…
İnsan yığınları hep bir tek adamı beklemişti. Tarih boyunca böyle olmuştu. O adam gidince de yas tutmuşlardı. Bizim mahallede olduğu gibi…
Oysa hiçbir Allah’ın kulu, o hasretle andıkları insanın kendisi olabileceği ihtimalini bile düşünmemişti. Hayal bile kurmamışlardı ki gerçekleştirmeye çalışsınlar…
Oysa ben… Ben bu hayali kurabilmiştim. Hayır, kendim için değil… Bir tek insan için bile değil… İnsanlık için…”
Handan ekrandan gözlerini ayırdı ve okuduklarını düşünmeye başladı. Zihninde bir yer karıncalanıyordu. Bir şeyleri daha önce duymuş gibi geliyordu ona…
Güvercinci Abdullah… Bu isim, hiç yabancı gelmiyordu. Her yerde duyulabilecek bir şey değilken hem de. Hayal meyal hatırlıyordu zaten. Nerede duyduğunu, kimin bu adamdan bahsettiğini falan hiç hatırlamıyordu. Belki de Selim Amca… Belki de annesi… Annesi de o mahallede yaşamıştı sonuçta. Selim Amca’nın söylediği bir şeyi hatırlaması çok daha düşük bir olasılıktı.
Ne de olsa, bu günlük Selim Amca’ya ait olabilirdi. ‘saçma’ dediği ihtimal gerçek olabilirdi! Keşke öyle olsaydı. Öyle olsa, Selim Amca hakkında annesinin bildiklerinden bile fazla şey biliyor olacaktı. Hep yakından tanımak istediği bir adamı, Selim Amca’sını, herkesten fazla tanıyabilecekti. Belki de bu bir saplantıydı onun için. Ne olursa olsun, onun için önemli bir yeri vardı bu adamın. Günlüğü yazan için Güvercinci Abdullah neyse Handan için Selim Amca oydu. Eğer bu günlük Selim Amca’ya ait olursa bu saplantısını da nihayete erdirmiş olacaktı.
Aniden garip bir ses eşliğinde, program ekranında küçük bir mesaj penceresi açıldı. Ses, ölmek üzere olan bir kadının çığlığına çok benziyordu. Bir mesaj uyarısı için oldukça alışılmadık bir tercihti doğrusu…
Mesajda yazanlar daha da tuhaftı: “Kapının önünde bir paket göreceksin. Paketin içinde bir saat, bir şapka ve bir not bulacaksın… Saati bileğine, şapkayı kafana tak, notu oku. Her şey notta yazıyor olacak… Tüm bunları da sana bu günlüğü gönderen adamın garip bir kaprisi olarak düşün ve hoş gör. Bu arada, umut ettiğin şeyi biliyorum. Günlüğün kime ait olduğuyla ilgili umudundan bahsediyorum. Neden olmasın! Sana tüm bunları yapman karşılığında bu cümleyi armağan ediyorum… “Neden olmasın!” Güvercinci Abdullah’ı annen Selim Amca’ndan bahsederken anlatmaz mıydı… Hatırlamıyor musun… Günlüğün bu sayfasında birkaç dakika durakladığından, hatırlamaya çalıştığına eminim; ama benim sayemde şimdi emin olabileceksin… Gerçi nasıl oldu da bu adı ilk duyduğunda hatırlamadın, hatırladıysan bile, neden duraklamayıp okumaya devam ettin, bunu yaparken ne düşündün bilmiyorum. Her neyse… Şapka, Saat ve senin için her şeyi daha açık hale getirecek olan not seni beklemekte şimdi. Paket tam bahçe kapısının önünde, öylece durmakta. Şimdilik hoşça kal o zaman… Paketteki notta buluşana dek…”
Handan hemen paketi almaya, kapının önüne yollandı. Pakette bulunan ipince ve hafif malzemeden yapılmış, sanki göze batmaması için özel olarak tasarlanmış şapka ve saati hemen kuşandı. Notu da kütüphanesinde okumak üzere eşofmanının cebine koydu. Vakit geçirmeden hiç yapmadığı kadar hızlı adımlarla kütüphaneye gidip notun zarfını açtı ve okumaya başladı:
“İşte kısa bir aradan sonra yine ben… Şimdi dediklerimi harfi harfine yapmanı istiyorum senden. Böyle yapman ikimizin de yararına olacak, buna emin olabilirsin. Zaten o kadar zor şeyler istemeyeceğim. Sadece, belki biraz tuhaf gelecek sana. Kulak asma, yalnızca, aşağıda yazacaklarımı olduğu gibi uygula…
Banka hesabına yaklaşık bir buçuk milyon lira yatırdım. Bunun karşılığında da birisini öldüreceksin… Hayal edebildiğin en yaratıcı ve en… fark edilebilir tarzda yapacaksın bunu. Farklı bir ölüm olacak bu, anlıyor musun? Bunu yaparken de; şapkan ve saatini hiçbir suretle çıkarmayacaksın.”
Şimdi düşünme zamanıydı. Bilgisayarının başında, karşısında bulunan ekranda Selim Amca’nın günlüğü, klavyenin yanında gizemli elçinin ona gönderdiği not…
Çok nadiren böyle yapsa da; acil bir şeyi gerçekleştirdikten sonra onun hakkında düşünmeyi tercih ederdi Handan. Elçi, onun neden Güvercinci Abdullah’ın adını görür görmez bu adı nerede duyduğunu sorgulamadığını merak etmişti… Handan duraklamaya gerek olmayacak kısa bir süre bunu zihninde elbette sorgulamıştı; ama o, günlükten ne kadar çok veriye ulaşırsa o kadar çok bilgi edinebileceğini ve o ismi nereden duyduğunu kesin olarak hatırlayabileceğini umduğundan günlüğü okumaya devam etmişti. Peki duraklamadığını nereden biliyordu? Bu saatle şapkanın hikmeti neydi? İşte anlam veremediği tek şey buydu. Tamamdı, birisini öldürebilirdi. Hem de kusursuzca… Tam istenildiği gibi… Peki ama kimi öldürecekti?
O bir seri katil değildi ki, kiralık katildi. Öldüreceği kişiyi asla kendi seçmezdi o. Prensiplerine uymazdı böyle bir şey… Peki ne yapacaktı? Bu adamla nasıl iletişim kuracaktı? Programdaki mesaj penceresi tek yönlü çalışıyordu. Programı hackleyip adama mesaj yollasa… çok uzun sürebilirdi. Üstelik adamın bu işte usta olduğuna kalıbını basardı. O istemese, programını kendisine uydurmasının Handan’ın saatlerine maal olması işten bile değildi. Programda var olan yegane düğmeyi, “Fotoğraf Çek” düğmesini kullanırdı o zaman o da. Yani önce adama söylemek istediklerini bir kağıda yazıp kağıdın fotoğrafını çekerdi. Günlüğün bir sayfasında durakladığını dahi fark edebilen birisi için programın hafızasına yüklenen fotoğrafı görmeme ihtimali düşünülemezdi bile zaten.
Kağıda: “Ben bir kiralık katilim…. Siz söylersiniz, ben öldürürüm. Siz gösterirsiniz, ben öldürürüm…” yazıp fotoğrafını çekti. Kısa ve öz bir mesajdı bu; ama Handan’a göre meramını anlatmak için yeterliydi. Adamın cevabını beklerken günlüğü okumaya devam etmeye karar verdi. Bakalım Selim Amca Güvercinci Abdullah öldükten sonra ne yapacaktı…

Kategoriler
Genel

27.04.2018

Yağmurda şemsiye, yazın hasır şapka, genel itibariyle çakmak ve anahtarlık satardım kalabalık bir meydanda… Tabii eğer zabıtalar beni rahat bırakırsa…
Her yarım saatte bir gelirlerdi ve ben, ben ve diğerleri, kaçardık onlardan. Düşmandan kaçar gibi…
Bazılarımız da kavga ederlerdi; ama bir tek kişiye üç kişi saldırdığından, çoğunlukla dayak yiyen ve malınnı kaybeden o olurdu.
Neden bizi rahat bırakmazlardı? Devletin bekası için mi? Hayır, şaka mı yapıyorsunuz! Elbette hayır… Yakaladıklarının malını alırlardı. Sonra ceza yazarlardı ve vermezlerdi mallarımızı. Ardından malları depolarda biriktirir ve açık arttırmayla satarlardı. O paraya ne olurdu, en ufak bir fikrim yoktu.
Sokaklarda satıcı olmamasını istiyordu devlet. Oysa sokaklarda tezgahlar vardı. Dükkan sahiplerinin tezgahları…
Sokaklarda şiddet olmamasını istiyordu devlet. Oysa zabıtalar vardı.
Bir gün, bir zabıtaya yakalanmıştım. Yağmur olduğundan şemsiye satıyordum. Tam yüz liralık malı kaptırmıştım.
İşte o an içimde bir şeyler kırıldı ve birkaç aydır düşündüğüm şeyi yapptım. Üst düzeylerde olan bir arkadaşım bana bir şekilde borçlanmıştı. İşte o zaman önermişti bu fikri. Eğer istersem beni zabıta olarak devlete yerleştirebileceğini söylemişti. Hem de gayet ciddiydi.
İşte o an, telefonumu elime alıp düğmeye bastım. Bir haftaya kalmamıştı yerleştirilmem.
Artık, devletine sadık, iyi bir zabıtaydım.