Kategoriler
edebiyat Genel

12.07.2019

Çocuk, çamurla oynuyordu. Aslında o kadar da küçük bir çocuk değildi. On dört yaşındaydı. Bir çay bahçesinde garson olarak çalışıyordu okuldan çıktıktan sonra. Canı istediğinde kil alıyor, canı istemezse de kendisi yapıyordu. Akşamları, ne kadar yorgun olursa olsun bunun için zaman ayırıyordu. Bir kömürlük dolusu şey vardı kendi elleriyle yaptığı.
Bu aralar satranç taşlarına merak sarmıştı. Bir satranç taşı üzerine, kendi elleriyle yaptığı taşlarla oynuyordu satrancı. Taşları karşı taraf yedikçe o da onları kırıyor, kömürlüğün toprak zemininde açtığı çukurun içine atıyordu.
Her oyun bitişinde takımı tekrar yapıyordu. Kalan taşları tamamlayarak…
Çukur dolduğunda, kurumuş kili yumuşatacak, yenilmiş, kırılmış taşları birleştirerek kendi heykelini yapacaktı. Sonra onu fırınlatacak, belki bir gün kıracaktı… Sonra belki… Ufalayarak başka bir kilin içine katarak bambaşka bir şey yapacaktı…

Kategoriler
edebiyat Genel

18.12.2018

En işlek, en modern caddenin kenarında, hasır sandalyesinde oturup dört meyve kasasını birbirlerine ikişer ikişer yan yana ve üst üste birleştirerek hem geniş hem yüksek olan bir masanın üzerine malzemelerini koymak suretiyle fal bakan bir kadın durmaktaydı. Kadının yerini söylemeyeceğim size. Gördüğünüzde anlarsınız kimden bahsettiğimi; çünkü normal bir fal bakma tarzı yoktu. Fülfül denen bir baharatı, tıpkı Türk kahvesi gibi cezvede, artık kahve makinesinde, pişirerek insanlara içiriyordu. Zehir gibi oluyordu bu içecek. İnsanlar yakındığında da; ‘Geleceğin her zaman bir bedeli vardır,’ diyordu. ‘Geleceği öğrenmenin de; yaşamanın da…’
Kadını gördüğü ilk anda, onun böylesine işlek bir yerde bulunmak için kimlere rüşvet verdiğini merak etmişti. Öyle ya, kadın resmen insanların hakları olan yolu daraltıyordu. Tıpkı bugünümüzü gasp eden gelecek kaygıları gibi…
Ardından yanındaki adamın yüzünün bu denli buruşabildiğine hayret etti ve oraya doğru yürüdü. Yaklaşık on adım kala, o baharatın kokusunu duyabilir hale gelmişti bile. O karabibere çok benzese de; bir şekilde farklı bir şey olduğunu ilan eden kokuya…
Tabelada da resmi, resmin altında da ismi vardı. Onun altında da açıklaması…
İsmi, muhtemelen kadının tezgahtan bozma dükkanının adıydı, ‘Fülfül-ü Fal’… Açıklaması da; ‘Fülfül kahvesinden bakılan fallar derhal çıkar. Zira geleceğin bedeli erkenden acı çekerek ödenmiştir.’ şeklindeydi.
Eh, o da meraklıydı böyle şeylere. Anı yaşamaktan korkan tiplerden birisiydi o da.
Gitti, o zehir gibi fülfül kahvesini bir dikişte içti, fincanı kapatıp bekledi.
Fil…
Sadece bir fil görünüyordu falında kadının dediğine göre. Koskoca tabakta bir tek şey vardı ve bu durum, kadının on dokuz yıllık falcılık hayatında bir defa şahit olduğu bir durumdu.
‘Fil,’ dendiğinde aklına gelen tek şey, bir satranç ustası olduğundan satrançtı; ama…


Fal doğru çıkmıştı. Bir fille onu mat eden bir kadına aşık olmuş, onunla evlenmişti. Sonra… Hindistan gezilerinde, eğitimli bir filin bir hortum darbesiyle ölmüştü aynı kadın…
Bu da yetmemişti. Fildişi saplı bir bıçakla şah damarını keserek yaşamına son vermeyi, bir borç bilmişti. Belki de bilinçaltında falı doğru çıkarmak için yapmıştı bunu. Nasılsa ölecekti…
Ölürken son düşüncesi, fülfülün falın bedelini ödememiş olduğu idi.
Geleceğin bedelini ancak yaşanan an ödeyebilirdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

15.10.2018

Geldiğini çok uzaktan aldığım karanfil kokulu parfümü ile anlıyordum. Kalbim kalp olduğunu anımsıyordu o zaman, atmaya başlıyordu son hızla. Sanki o olmadan çarparken sadece gelişi için idman yapıyordu.
O kokuya onun dışında kimsede rastlamamıştım çok şükür. Eğer rastlasaydım kalbim şaşırıp hayal kırıklığına uğrayacaktı, biliyordum.


O gün, elimde bir kasa dolusu elma, bahçeden eve doğru gitmekteydim. Elmaların suyunu çıkarıp şişelemeyi, canım istediğinde içmeyi düşünüyordum.
Küçük bir çiftliğim vardı ve hemen hemen tek başıma kalıyordum. Bazen uğrayan birkaç işçi ve bir veteriner olan onun dışında…
Bir kadının hayvan doktoru olması, hayvanlara bakan bir kadının evime gelmesi, son derece baştan çıkartıcı görülebilirdi. Ne var ki, onun varlığına verdiğim tepkinin böyle düşünmemle pek az ilgisi vardı. Söyledikleri, benimle arada bir satranç oynaması, birbirimize bilmeceler sormamız, sorduğum bilmecelere hemen cevap vermesi ve bunun gibi birçok şeydi onun varlığına bu denli tepki vermemin sebebi.
O gün, kasayı taşırken o karanfil kokusunu almıştım. O gelmişti, görmüştük birbirimizi. Elmaları eve bıraktıktan sonra, ansızın bedenlerimizin isteklerine yenilivermiştik.
‘yenilivermiştik,’ diyorum; çünkü bunu yapmadan önce herhangi bir şey söylememiş, bir girizgahta bulunmamıştık. Medeni değildi yaptığımız şey. Ya da birbirimizi gerçekten sevdiğimizi kanıtlayan bir şey değildi.
Bir sonraki gelişinde, o karanfil kokusu buruk bir utanca düşürmüştü beni. Kalbim koşmamış, tökezlemişti.