Kategoriler
edebiyat

03.12.2018

Kumar oynamayı seviyordum. Kartları pek sayılmaz; ama zarlar… Bir sürü zarım vardı. İşlemeli, farklı şekil ve renklerde, bir kısmı, çok iyi kumarbazlarca anlaşılacak kadar hassas bir ayarda hileli… Bir kısmı desek ayıp olur. Sadece bir tanesi… Yani bir çifti. Hileli zarı ben de sevmezdim çünkü. Ben zarların tekinsizliğinden hoşlanırdım. Bazen, çok nadiren hileli zar kullanırdım. Çok istediğim bir şeyi elde etmek için değil, başkasının çok elde etmek istediği bir şeyi elde etmemesi için…
Şerefsizler… Onlar da istedikleri bir şeyi tekinsiz bir zara bağlamasınlar.
İt oğlu itler…
Tıpkı benim bir zamanlar yaptığımı yapmasınlar onlar da… Tıpkı benim kazandığım gibi kazanmasınlar…
Kazandım da ne oldu ki?
Ne oldu ha!
Kaybettim!
Kazanarak kaybetmenin o sizinle alay eden acayipliği de üzerime bir çuval bok gibi düştü işte.
Böylece, hayat tüm nezaketiyle bir çuval boku verip ‘afiyet olsun,’ diyerek zarifçe, sandalyemin tam bir adım arkasında, sofradan kalkmamı bekledi. Ne diyeyim, sağ olsun…
Ne mi kaybettim? O kadar değerli bir şey değil. Bir çocuğun sevgisi… Bir ev falan değil yani. Bir kadın da değil.
Aslında, bir kadınla oynamıştım kumarı, karımla. Çocuğumuzun vesayeti için.
Bildiğiniz zarlarla oynamıştık ve kazanmıştım. Çoğunlukla şanslı olmuşumdur zaten.
O ise, acı acı gülmüş, çocuğu alıp gitmişti. Kazandığımda arada bir görebilecektim halbuki.
Ardından gitmedim… Geç de olsa anladım o buruk gülüşün sebebini.
Siz anlamadınız mı?
İşte anlamayanlar için zarlar hileli zaten.

Kategoriler
edebiyat Genel

17.11.2018

‘Kara böcek geldi… Geldi… Geldi…’
Zihnimin derinliklerine yolculuk yaptığımda, hatırlayabildiğim ilk sözleri buydu annemin. Sonra da gıdıklardı beni ve gülerdim. Karnım ağrırdı ama bu tatlı işkence sürsün isterdim. Bıkmazdı annem.
Sonra, altı yaşımda da öldü.
Ardında babamla beni bırakarak. Tabii babam onun bıraktığı yerde kalmayıp tekrar evlendi. Hem de bir yıl bile geçmeden…
Beni bahane etmişti bunu yaparken. Keşke yatılı bir okula gitseydim de…
Kadın sessiz biriydi. Bir alıp veremediğim olmadı. Her ihtiyacımı sessizce gidermişti. Sonra da yatılı liseye gidip kurtulmuştum onlardan. Bir daha da görüşmedik zaten…


Şimdi bir bebeğim var. Bir kocam var ve birbirimizi seviyoruz… Ona iyi bir baba olacağına eminim.
Ona ‘kara böcek’ seremonisini hiç yapmamıştım. Biraz önceye dek…
Yapmamıştım, çünkü kendim ağlarken nasıl onu güldürebilirim diye düşünüyordum. Ama o nasıl olur da bu harika oyundan ben üzülüyorum diye mahrum kalabilirdi ki? Saçmalıktı bu. Hem onu, annemin bana yaptığı kadar güldürmenin belki de tek yolu buydu.
Benim sevdiğim gibi böcekleri sevecek, onlara yapabildiğince iyi davranacaktı o da belki.
Olur da; ben o küçükken ölürsem onun da zevkle hatırladığı şey bu olacak, hüzünlenecekse de attığı o kahkahalarının yarattığı tatlı ağrıyı karnında duyumsayacaktı benim gibi.
Yaptım…
Ağlamadım…
Onunla birlikte, aynı çocuksu neşeyle, katılırcasına güldüm. Belki de o günden beri ilk defa…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ İkinci Bölüm: (25.04.2018)

Adam kütüphaneye gidip oradaki sandalyelerden kapıya en yakın olanına oturduktan sonra Handan özel saatini koluna takarak kameradaki görüntüyü saatin ekranına geçirip gözlerini adamdan hiç ayırmadan kütüphaneye doğru yollandı. Hiç hareket etmeden bekliyordu. Onu beklerken kitaplara bakmamıştı bile. Handan içeri girdiğinde gözleriyle onun yüzüne bakmanın dışında bir tek kasını bile oynatmamıştı. Yüz hatları fazlasıyla durgundu.
Saatini adam fark etmeden kapattı ve karşısındaki sandalyeye oturup onun konuşmasını bekledi.
Adam boğazını temizledikten sonra:
“Bu kadar geç bir vakitte sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim… Ne var ki, ancak şimdi gelebilecek durumdaydım…”
Handan sustu. Bunun önemli olmadığını söylemek onun dürüstlük anlayışına uymazdı çünkü. Üstelik belki de deliksiz bir uykudan çok daha önemli bir şey için gelmişti adam. Uykusunun onun için her şeyden önemli olduğunu, kendisini bir daha rahatsız etmemesi gerektiğini de söylemesi doğru olmazdı.
“Buraya size bir iş vermeye geldim…”
Evet, işte şimdi onun meramını öğrenmişti; ama bu onu son derece kızdırmıştı. Yeni bir iş, uykusundan hiç de önemli bir şey değildi. Yine de rahatını tam anlamıyla bozacak bir terslikten iyiydi. Yavaş yavaş gevşedi. Kendisini rahat bırakıp esnedi; ama gerinmedi…
İşin ne olduğunu sormak bile içinden gelmiyordu. Nasılsa söyleyecekti. Kim bilir hangi aptalı, hangi aptalca bir sebeple öldürmesini isteyecekti ondan. Bekledi…
“Sizden… birisini öldürmenizi istiyorum…”
Elbette. Onun işi buydu zaten. Başka bir şey yapmak işinin tanımında yer almıyordu. Neden bu kadar uzatıyordu bu adam? Kendisinin suskunluğu onu tedirgin etmiş olmalıydı. Doğru ya, kütüphaneye geldiğinden beri bir tek kelime bile etmemişti. Bu tür iş görüşmelerinde pek konuşmazdı zaten; ama bunu o nereden bilecekti. Her şeye rağmen konuşmak içinden gelmediği için yine sustu.
“Beni…”
Kendisini öldürmesini isteyen birisi Handan’a daha önce başvurmamıştı; ama birkaç meslektaşının böyle işler yaptıklarını duymuştu. Onun için o kadar da şaşırmamıştı adamın bu talebine.
Eh artık birkaç soru sormalıydı. Nasıl ve nerede öldürülmek istediğini falan…
“Nasıl?”
“Ustalıkla ve acı çekmeme izin vermeden.”
“Ustalıkla” demişti adam. O kadar soyut bir şeydi ki bu. Handan’ın mesleğinde bu denli ifadelerden nefret edilirdi. “Nasıl öldürürsen öldür” çok daha tercih edilebilir bir talepti. Hatta Handan’ın en çok tercih ettiği talep buydu; çünkü bu taleple, insanlar sanatını özgürce icra etmesine izin vermiş oluyordu. Böyle olunca da bir sürü yeni şey deneme imkanı bulabiliyordu. En yenilikçi öldürme yöntemlerini, ona verilen bu fırsatlarda icat edebiliyordu.
Gerçi “ustalıkla” ibaresi de bir nevi “sana güveniyorum, nasıl yaparsan yap,” demek oluyordu; ama… “Nasıl yaparsan yap” tabiri işin erbabına, yani kendisine olan güveni daha belirgin bir şekilde gösteriyordu.
“Peki ne zaman? Özel bir arzunuz? Söylemek istediğiniz herhangi bir şey? Yapmamı ya da yapmamamı istediğiniz herhangi bir şey…”
“Doğal bir ölüm gibi görünmesini istiyorum. Öyle bir şey olsun ki, intihar ya da cinayet ihtimali düşünülmesin. İnsanların akıllarının ucundan bile geçmesin… Ve… Üç gün sonra ölmek istiyorum. Tam akşam sekizde…”
İşte şimdi meraklanmıştı. Neden bu kadar dakik ve sezdirmeden öldürtmek isteyebilirdi bu adam kendisini? Ve hazır merak etmeye başlamışken, kendisini öldürtmek isteyen bir adam neden çizmelerinde silah taşımaya gerek duyabilirdi? Yoksa bu çizmeler topallar için özel yapım olanlardan mıydı? Madem merak ediyordu, o zaman merakı giderilmeliydi. Bu kadar basitti işte. Üstelik onun bu adama karşı üstünlüğü vardı. Eh, ne de olsa onun katili olacaktı. Yaşamını alacaktı ellerinden. Belki ölme nedenini öğrenmese de olurdu; ama şu çizmeler… Onların sırrını cidden merak ediyordu.
“Peki… İstediğin zamanda ve istediğin şekilde, tereyağından kıl çekercesine öldürebilirim seni… Yalnız merak ediyorum, bu çizmelerin neden böyle uzun konçlu? İçlerinde bir şey mi saklıyorsun?”
Adam güldü ve aniden çizmelerini çıkarmaya koyuldu.

Kategoriler
edebiyat Genel

21.03.2018

Adı söylendiğinde yok olan şey nedir?
İnsanlar ‘sessizlik’ diyorlar; ama ben bu yanıtı doğru bulmuyorum. Sessizliğin adını söylediğimde, bağırdığımda dahi hiçbir şey değişmiyor çünkü. Orada, öylece duruyor sessizlik. Kalın, aşılmaz bir duvar gibi.
Hayır, ben sağır falan değilim. Ama…
Hiçbir ses duyamıyorum. Evet, kulaklarım çalışıyor dedim ya, sağır mısınız!
Duymak istediğimi mi duyamadığımı düşündünüz? E o zaman ne duymak istediğimi soracaksınız tabii. Bunu doğrulamazsam ne yapacaksınız peki? Yani duymak istediğim belli bir şey olmadığını söylersem…
Doğru, öyle özellikle duymak istediğim bir şey yok. Peki neden hiçbir şey duyamıyorum?
Aslında… Size duyduğum, gerçekten duyduğum bir şeyden söz etmek istiyorum.
Bir gün, her zamanki akşam yürüyüşlerimden birisini yapıyorken; yaşlı bir adam bağırmaya başladı. Sesini gerçek anlamda duymasam da; ne demek istediğini anlıyordum. Yani sıradan bir diyalog kurabilecek kadar…
Adam ölümden bahsediyordu. İyilikten, kötülükten; ödülden, cezadan…
Tam o sırada; bir çocuk, iki yaşlarındaki bir çocuk, adamın önüne geldi ve elindeki arabayı adama verdi.
‘Düt Düüüt!’
İşte o çocuğu gerçekten duyabilmiştim. Adamsa, çocuğa bakmadan arabayı geri iterek konuşmasına devam etmişti.