Kategoriler
edebiyat Genel

17.03.2020

Süslü kadınlardan oluşan bir taburun komutanı olarak atanmıştım. Merkezden komutan atamak zorunda olmasalar benim yanıma bile yaklaşacaklarını zannetmediğim tiplerdi hepsi de. Ben tam bir maço kadındım çünkü. Bakımsızdım, sesim sertti, çekicilikten son derece uzaktım, minimalist bir bakış açım vardı.
Silahlarım son derece erkeksiydi. Oysa onlar takılarını silah olarak kullanıyorlardı. Hepsi güzel ve işlevseldi. Öldürmek için kullanılmayan bir tek şey bile yoktu üzerlerinde. Hatta parfümleri bile ancak panzehirleri olanlara güzel kokuyordu. Olmayanlar için ise, güzel ve ölümcüldü. Hepsi son derece nüktedan, son derece civelekti. Bu da casuslar arasında bir numara oldukları anlamına da gelmekteydi. Onlar çocuk da dünyaya getiriyorlardı. Amazonlara hiç benzemiyorlardı. Erkeklerden nefret etmiyorlardı. Benim gibi değildiler. Erkekleri taklit ederek büyüyen; ama onlardan nefret eden bir kadın olmak akıllarına bile gelmemişti.
Önce onları anlamalı, sindirmeli, onlardan öğrenmeli; ancak ondan sonra onları komuta etmeliydim.
Eğer bunu hak ettiğimi düşünürsem. Aksi taktirde başka bir yere atanmak isterdim; ama bunu arzulamıyordum. Kimliklerini kabul ederek savaşı kendilerine uydurmuş bu harika kadınlardan birisi olmak için can atıyordum…

Kategoriler
edebiyat Genel

28.08.2018

Birazdan okuyacağınız iki kelime ile ilgili tüm düşündüklerinizi, önyargılarınızı bir kenara bırakın ve beni, benim düşüncelerimi özümsemeyi deneyin.
Haydi rastgele…
Kelimeler:
Kütüphane; namı diğer kitapların bulunduğu bina ve kıraathane, yani asıl anlamı okuma odası olan; ama en iyi ihtimalle gazete ve dergi okunan kahveden , en iyi ihtimalle çay içmekten başka bir şey yapmayan insanlarla dolu yerlerden bahseden…
Peki bunların hangisi daha saygın? Hangisinde olmak isterdiniz yani?
Ben, okuma odasında diğer insanlarla birlikte bulunup; kitap odasını depo olarak kullanırdım.
Okuma odalarının; yani doğru anlamı ve çağrışımıyla kıraathanelerin içine bir de tartışma bölümü inşa ederdim. Hatta o bölüme ‘hasbihalhane’ adı verir, tıpkı kadınların altın günlerinde olduğu gibi kurabiye ve börek gibi ufak tefek şeylerden atıştırmaya izin verirdim.
Böylece kıraathanelerde harika bir gelecek şekillenmiş olurdu hem. Sigara dumanı ve oyun kartı pıtırtıları, ya da okey şakırtıları değil de kitap hışırtıları ve hasbihal mırıltıları işitilirdi camlardan.
Ve silah gümbürtüleri, kadın çığlıkları, erkek homurtuları ya da ağlamamaya çalışan erkeklere ait diş gıcırtıları duyulmazdı artık.
Ya da; kütüphanelerdeki sessizlik hummalı bir hışırtıya dönüşür; daha, daha, daha çok ziyaret edilirdi kitap depoları.

Kategoriler
edebiyat Genel

07.07.2018

Bir oyuncakçıdan oğluna bir silah almıştı. Silahı eline alan çocuğun ilk işi onu vurmak olmuştu. Oyuncakçı hile yapmıştı.

Kategoriler
edebiyat Genel

08.02.2018

AHHH!
Yarım saate kalmadan öleceğim. ölürken çok büyük ihtimalle birisini öldürerek hem de…
Üçüncü sıradayım. Benden önce iki tanesi ölecek. Büyük bir gürültü eşliğinde…
Ben de… Gürültüyle öleceğim. Tıpkı benden öncekiler ve sonrakiler gibi…
Bizim yazgımız bu. Gürültüyle ölmek…
Tek tesellim, ölmeden önce uçuyor olmak. Döne döne uçmak… Devasa bir mutluluk olsa gerek uçarak ölmek. öğrensem de açıklayamayacağım; zira bir salise sonra ölmüş olacağım. Ve öldürmüş…
Herkes bizden nefret ediyor. Bizi kullansalar da; bizleri kendileri yaratıp amaçlarına göre yönlendirseler de; bize ‘kör’ diyorlar. ‘kör bir kurşun…’
Oysa herkes biliyor, hepimiz biliyoruz bizleri yönlendirenlerin, gezi gözü ve arpacığı aynı hizaya getirenlerin bizzat onlar olduklarını. İnsanlar…
Oysa bize kör diyorlar. Doğru… Basit yaratıklarız biz. Baruttan küçük, sıkıştırılmış ruhlarımız var ve düzgün, öldürücü gövdelerimiz…
Kanatsızken uçabiliyoruz ölüm hücrelerimiz olan silahlar sayesinde.
AAAAHHH!
ölüm hücrelerinde sıkışmışız. Birbirimizle konuşamıyoruz bile. Üşüyoruz; çünkü soğuğuz. Soğuk vücutlarımız. Barutlarımız bizi ısıttığında çoktan can çekişiyor olacağız. En azından o zaman ısınacağız. Ve sonra, son nefesimizde, eğer şanssızsak, kanın sıcağında yanacağız. Birini öldürmenin üzerimize yüklenmiş azabıyla…
AAAHHH!
İşte şarjör çekildi. İlkimiz gitti.
Kim bilir kimi öldürdü? Bir insanı mı? Yoksa bir kayadaki salyangozu mu? belki de bir ağacı can evinden vurmuştur.
AAAHHH! İkincimiz de gitti! Bir çığlık yankılandı ölüm hücremizden duyulan. Bir sırtlanın acı kahkahası…
OYYY! İşte gidiyorum! Kendime değil, öldüreceğim şeye, param parça edeceğim rüzgara ağıt yakıyorum!

Kategoriler
edebiyat Genel

29.01.2018

Bir hayvanat bahçesine gitmiştik. Yeğenimi götürmüştüm. On yaşındaydı ve çok iyi gözlem yapan, dışa dönük ve cesur bir çocuktu. Sorgulayabiliyordu. ‘neden’ sorusunu öylesine sormuyordu. O yaşta öğrenmişti felsefi düşünmeyi.
Hayvanat bahçesinde, bitişik kafeslerde bir aslan ve bir koç durmaktaydı. Bu çok şaşırtıcı gelmemişti bana. Yeğenim, duraklayıp bana önlerindekileri göstermeseydi durumu fark bile edemeyecektim hatta. Koçun önüne kanlı bir et koymuşlardı yemesi için. Aslanın önüne de bir sürü tahıl ve ot…
Yeğenim cılız ve kıvrak bir çocuktu ve kafesler arasından geçip yiyecekleri değiştirmek istediğini, bunu yapabileceğini söyledi. Kör bir gençten bastonunu ödünç aldı ve gerçekten de tastamam tasarladığı gibi yaptı ve yiyecekleri değiştirdi. Tereyağından kıl çeker gibi hem de…
Üstelik hiçbir görevlinin dikkatini çekmeden…
Aslan ve koç, yemeklerini bitirene kadar… Doymuş olan aslan mutlu bir kükreme kopartana, doymuş koçun böğürtüleriyle bir düet yapana dek…
İki yaratık da mutluydu ve birbirlerini anlamışlardı. Oysa hayvanat bahçesinin görevlilerinin gözleri açılmış, duruma uyanmışlardı.
İki üniformalı, silahlı görevli, silahlarını hayvanlara doğrultup ateşlediklerinde; kükreme ve böğürtü sesleri yerini aynı anda ateşlenen silah seslerine bıraktı aniden.
Silah sesleri, eğlenen insanları da susturmuştu.
Geçici olarak…