Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Dördüncü Bölüm: (27.04.2018)

“Kumar borcumdan ötürü ailemi öldüreceklerini söylediler bana. Ben de ödeyemeyeceğim için…”
“Peki zarlar, yani elmaslar ne zaman devreye girdi?”
“İşte o kafamı hala karıştırıyor…”
“Beyefendi…”
“Yani… Onları, kumarhanede tanışıp ahbap olduğum biri verdi.”
“Adı ne?”
“Sizi bana tavsiye eden şahısın ta kendisi…”
“Peki bu elmasları bana ücret olarak vermenizi de o mu söyledi size?”
“Evet… Zaten bunun için vermişti…”
“Neden üç gün sonra ölmek istiyorsunuz?”
“Parayı ödemem için verilen süre üç gün… Ben de bu üç gün boyunca ailemle yeterince vakit geçirmek istiyorum.”
“Sizi bana yönlendiren adam hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz bana?”
“Aslında… Hergelenin tekidir. Şansı mı iyi yoksa hile mi yapar kimse anlamaz. O kadar kurnazdır ki kerata…”
“Boyu kilosu falan nasıldır? Biraz tarif eder misiniz?”
“Daha iyisini yapabilirim sizin için… İlkokuldayken çok iyi resim yapardım da… Allah vergisi yani…”
“İnsan resmi yapmak zordur; ama…”
“Ben yaparım efendim. Bari bu şekilde ödeyeyim size ücretinizi… Elmaslar için de kusura bakmayın ne olur. O hergelenin aklına uydum. Zaten başka çarem de yoktu ya…”
“Peki… Resim yapmak için gereken her şey burada.” Masanın arkasındaki bir dolabı açarak bir ara resme merak sarmış olduğu için almasına rağmen yeterli zamanı olmadığından kullanamadığı, envaiçeşit malzemeyi adamın gözlerinin önüne serdi. Adam hiç vakit kaybetmeden bahis konusu edilen adamın resmini çizmeye başlamıştı. Bu resmi yaparken, adam hakkında düşündüklerini gözden geçirmesi gerektiğini düşündü Handan. Resim yapmaya başlamadan önce şapşal bir adam olduğunu düşünmüştü. Resmini yaptığı adama hergele diyordu; ama aslında kendisiydi hergele olan. Bir ailesi olmasına rağmen ölçüsüzce kumar oynaması bir yana, tam olarak “hergele” kelimesinin karşıladığı anlamı içinde barındıran bir kişilikti. “Hergele: Binmeye ya da yük taşımaya alıştırılmamış at veya eşek” anlamına geliyordu. O da öyleydi işte. Kumar oynamak ve serserilik yapmak dışında bir şeye kafa yoramayan, hiçbir şey beceremeyen biri… Zaten onun için resmi yapılmakta olan adam tarafından yavaşça itilip kakılmış ve tıpkı resmini yaptığı adamı tarif ederken sarf ettiği “kerata” gibi tam anlamıyla kullanılmıştı.
Onun için artık bir hergele olmaktan çıkıp bir kerata olmak oldukça zahmetsizdi; çünkü yük taşıyan bir eşeğin taşıdığı yüklerden kurtulması kolay olmazdı; ama yükü olmayan biri kolaylıkla her yere savrulabilir, özellikle yeterli ağırlığı yoksa her amaca göre kullanılabilirdi. Tıpkı onun gibi…
Evet, tüm bunları o resmi yapmadan önce aklından geçirmişti. Ne var ki, artık öyle düşünmüyordu. En azından tümüyle değil…
Tanık olduğu bu sahneden sonra, böylesine bir adamı öldürmek konusunda son derece zorlanacağını kavramıştı. Öyle bir yoğunlaşmışlıkla yapıyordu ki söz konusu resmi, sanki bu sanata ve bunu yapmasını sağlayan tüm enstrümanlara tapıyordu. Sanki, bu iş sırasında, parmakları, kolları, gözleri, zihni… kutsallaşmıştı!
Bu adamı öldürmek çok zor olacaktı…
Yine de; adamı öldürmekten vazgeçme gibi bir seçeneği yoktu elbette. Her ne kadar bu adamdan ücretini alamamış olsa da; ölmek zorundaydı. Acaba neden kendisi halletmemişti bu işi de Handan’ı boşu boşuna rahatsız etmişti. Kendi kendisine güldü. Elbette ki korktuğundan ve kendi yaşamının sorumluluğunu almaktan dahi aciz olduğundan…
Peki neden üç gün sonra? Neden şimdi değil? İşte bu çok saçmaydı Handan’a göre. Madem ücretini ödememişti, o zaman onun için boşa çaba ve emek harcayamazdı. En azından düşünmesi gereken bir şey eksik kalırdı ve nihayet rahatça uyuyabilirdi. Cesetten kurtulmak da çocuk oyuncağıydı. Gerçi ilk kez kendi evinde birisini öldürmeye kalkacaktı; ama her şeyin bir ilki vardı öyle değil mi?
Her ihtimali hesaplamayı kendisine ilke edinmesi bu kez de işe yarayacaktı. Yani evde birisini öldürmek zorunda kalırsa hazırladığı bir düzenek hali hazırda mevcuttu…
Adamı içeri alırken sol elinin yüzük ve serçe parmakları arasına gizlediği, epeyce yontulmuş küçük bir kurşun kaleme benzeyen nesneyi baş ve işaret parmakları arasına aldı ve beklemeye başladı. Resmi bitirmesini…
Resmi bitiren adam, eserini incelemek amacıyla uzaktan bakarken, tam o an… elindeki nesneyi kulağının arkasına sapladı…
Adamı öldürmüştü Handan… En mutlu anında… Bir kumandan gibi hissedeceği, nadir anlarından birinde.
Ona vereceği son hediyeydi bu. En mutlu anında hayatına son vermek…
Şimdi de sıra cesedi yok etmeye gelmişti. Bunun için özel bir tekne yaptırmıştı. Obsidyen kaplı çelik bir tekne… Bu tekneye vücudu yerleştirip asidik bir çözelti ekledi mi, vücut yavaş yavaş erimeye başlayacaktı. Kemikler bile… Bir gün sonra da bu asidik çözeltiyi çevreye zararsız hale getirmek için onu nötrleştirecek olan bazik bir çözelti daha ekleyecekti. Böylece, bitkilerine yararlı olacak bir nevi gübre de imal etmiş olacaktı. Bir taşla birkaç kuş…
Tüm bu planladıklarını hayata geçirmeye koyuldu hemen. Vücut tekneye yerleştirildi, çözelti hazırlandı, tekneye yavaş yavaş döktü… Bunu yaparken musalla taşında ölü yıkayan biri gibi hissediyordu kendisini Handan. Daha önce hiçbir ölüyü yıkamamasına rağmen… Onu kişiliğinden, kimliğinden azade ediyormuş gibi hissediyordu. Ruhunu özgür bırakmak için yardım ediyordu sanki. Asit eti ve kemikleri eritirken çok tuhaf, zehirli bir koku çıkmaktaydı. Solur solumaz ölüler dünyasına geçiş yapmak isteyebilenecek türden bir koku…
Tüm bu iğrenç kokuya rağmen Handan maske takmayı düşünmemişti bile. Ölümün kokusunu solumayı, yaptığı işin bedelini ödemek istediği için hoş karşılamasını bilirdi o. Hep bilmişti…
Bir müddet sonra, asidik çözeltiye cesedi teslim edip yatmaya gitti.
Bu arada, adamın son eserine, resme, bakmamıştı bile…

Kategoriler
edebiyat Genel

21.12.2017

Bir dolapta duruyordu maket. Ne zamandır bir uçak maketiyle uğraşıyordum. İşten sonra uğraştığımdan pek hızlı ilerleyemiyordum. Neler yapmamıştım ki! Evler, parklar, arabalar, tapınaklar, okullar, kütüphaneler…
yaptığım bu maketleri bu iş için özellikle boş bıraktığım bir odada bulunduruyordum. Özel raflar yapmıştım onlar için duvarlara. Bu uçağı tavana asacaktım. Diğer uçaklara yaptığım gibi. Küçük bir havuzum da vardı gemiler için.
Maket bitmek üzereydi. Hatta bugün biterdi.

Bitmişti.. Bir gün sonra bitmişti ama.
Ertesi gün, ev alışverişi için pazara gitmem gerekiyordu. Yine iş çıkışında halletmeyi düşünüyordum.
Pazarda bir adam çiçek coşturan su satmaktaydı. Bu manzarayı daha önce de görmüştüm; ama adam ısrarla bu suyun bir damlasının dahi tüm canlıların canlarına can kattığından; hatta cansızların bile canlandığından bahsediyordu gülerek.
Evde çiçeklerim olduğundan biraz aldım.
Eve gittiğimde, içimdeki muzip kurt, adamdan etkilenmiş olsa gerek, beni bu sıvıdan biraz maketlere damlatmam için dürttü. Ben de kurdumu kırmayıp azar azar damlattım.
Ertesi gün evde fısıltılar ve tıkırtılarla uyanmıştım. Uçaklara, evlere, gemilere, yaptığım her makete bir sürü canlı figür yapıp koyardım. Gemilere tayfa ve bazılarına yolcu, uçaklara ve arabalara, evlere ve okullara da… Bahçelere ve parklara bitki ve hayvanlar da yapardım.
İşte bu sıvı, hepsini canlandırmış, adeta onlara ruh vermişti.
Konuştuklarını anlayabiliyor, bazılarıyla konuşabiliyordum bile.
Eh, en azından artık yalnız olmayacaktım…