Kategoriler
edebiyat Genel

06.02.2019

“Beni sevdiğine ikna oldum… Peki sadık mısın?”
“Ben bir köpek miyim?”
“Yani sadık değilsin.”
“Seni sevmediğimde, ya da aramızda bir sorun olduğunda sana söylerim. Ya da bilinen hiçbir şey yokken; öylece başkasına aşık olduğumda. Sana bunu söylemeden hiçbir şey yapmayacağım.”
“Yani sadık değilsin, başkasını sevme ihtimalini şimdiden düşünebiliyorsun…”
“Sorduğuna göre, sen de düşünebildiğinden sormuş olmuyor musun?”
“Evet ama…”
“Sen sadık olmayı hak ediyorsun. Sadık birisi her şeye rağmen seni sevecektir… Ne yaparsan yap, ne olursan ol… Kendini değiştirip geliştirmene gerek olmayacak sadık birisiyle birlikte olduğunda. Şunu unutuyorsun… Sadık birisi seni gerçekten sevdiği için mi; yoksa sana sadık olduğu için mi yanında kalacak, bunu asla bilemeyeceksin. Sadece yanında kaldığına emin olacaksın o kadar… Oysa benimle birlikte olduğunda, seni sevdiğim için yanında olduğumu kesin olarak bileceksin. Hem…”
Arkadan bir ses, sözünü kesti konuşanın:
“Aptallar!
Nasıl oluyor da bu kadar saçma bir konu üzerinde tartışabiliyorsunuz?
dilinizin sözlüğünde “sadık” kelimesinin anlamının “doğru, gerçek” olduğunu bilmiyor musunuz? Yani sen sadıksın… ve sen de… kendin ile ilgilenip sadık olup olmadığını tartmak için sadece kendine güven. Tabii sadık olmaya kendin de özen göstererek… Aranızdaki aldatan kişi sen olursan ne gülerim ama…”
Arkalarına, etraflarına baktıklarında hiç kimse yoktu…
Peki o kimdi?

Kategoriler
edebiyat Genel

10.10.2018

İnsanlara içten bir şekilde güzel bir tek söz söyledim mi hatırlamıyorum. Oysa bazen… O kadar çok söylemek istiyorum ki… ama sözler gelip gelip boğazımda düğümleniyor ve büyüyor… Büyüyor… O kadar çok büyüyor ki, boğazım daralıyor, bir yerden fışkırmaya çalışırken ülserleşip kabuk bağlıyor. Sonra da; irinlenip kötü sözler halinde patlayıveriyor.
Neden böyle oluyor?
Herkes birbirine güzel sözler söyleyebilirken; ben neden bu en doğal şeyi yapamıyorum?
Şimdi aklınızdan hemen çocukluğuma inmek geldi değil mi? İnin bakalım…
Çocukluğumda insanlar bana oldukça ikna olduğum güzel sözler söylerdi. Dengeli olarak… Yeri geldikçe eleştirirlerdi de. Ya da kötü sözler…
Yani, diğerlerinden farklı bir çocukluk yaşadığımı hiç sanmıyorum. Peki neden, neden böyleyim ben? Neden insanlara iyi, onları ve beni mutlu edebilecek sözler söyleyemiyorum? Bir şey oluyor ve ben her daim, her daim sözü olumsuzundan alıyorum. Oysa bana çocukluğumda bu denli bir konuşma tarzıyla laf eden kimse olmadı hayatımda.
Oysa onlardan, büyük ihtimalle korkudan, bazen de; sevilme, onaylanma isteğinden ileri gelse de; hep iyi şeyler duyuyorum. Hatta, bazen içten bile oluyor. Çok nadiren…
Acaba beynim yanlış mı çalışıyor?
Evet evet… Bir doktora gidemem bunun için… Ama belki bir sinirbilimci? Bir taramaya tabi tuttursam beynimi?
Param bol nasılsa. Yurt dışına çıkabilirim ve bu işi en iyisine yaptırabilirim.


Yok… Beynimde hiçbir şey yokmuş…
Psikolojik bir şey olsa gerek… Belki de korkak olduğumdan…
Belki de… İnsan sevgimde bir eksiklik olduğundandır.
Öyle olsa neden o kadar çaba harcayayım ki?


Yolda bir bağırışın desteklediği bir el işaretiyle durduruluyorum…
Bir kadın… Bana küfrediyor…
Sebepsiz bir şekilde hem de… Şu falcı kadınlardan…
Ağza almadık küfürler ediyor bana.
Yepyeni çeşitlemeler öğrenebilirsiniz bu küfürlerden. Oldukça ilham verici.
İnanın, zevkle dinliyorum!

Kadın bir an duraksıyor…
Ve ben, biriktirdiğim tüm güzel sözleri, saatlerce, ona teker teker söylüyorum.

Kategoriler
edebiyat Genel

26.08.2018

Yıllardır içinde büyüttüğü hayali, sonunda gerçekleşmişti. İşte Japonya’daydı. Ne gerekiyorsa yapmıştı. Tek başına, yanında kimse olmadan; amacına ulaşmıştı. Braillein, otomatik makinelerin ve düzgün sarı çizgilerin ülkesine. En çok da braillein… Yazısı her yerdeydi işte. Elleriyle okuyordu; çünkü Japonca biliyordu. Buraya gelmeden yıllar önce öğrenmişti. Ona düşeni yapmıştı. Hatta gelmeden önce bir iş bile ayarlamıştı.
Burayla ilgili kötü şeyleri de kabullenmişti. Yalnızların ülkesi Japonya, meyve fakiri Japonya, canı çeyrek kokoreç çekse yiyemeyeceği Japonya, yabancıları kolay kolay kabullenmeyen, onları küçük bir çocuk yerine koyan, ciddiye almayan Japonya, bir kafede tanışıldığında; seni aramak, tekrar görüşmek için binlerce söz verip birini bile tutmayan insanların olduğu Japonya…
Ama o; istemişti burayı işte. Kabullendikten sonra arzu etmişti. Her haliyle, daha görmeden; ama bilerek sevmişti.
Burayı cinayet işlemek için istemiş olmalıydı. Gerçi daha bunu bilmiyordu. Önce küçük şeyleri, küçük insanları öldürmeye başlamıştı çünkü. Farkına bile varmadığı insanları, farkına bile varmadığı olayları…
O yalnızların arasına karışmak onun için hiç zor olmamıştı. Dışlanıp küçümsendiğini anlamıştı; ama bunu bildiği için o kadar da rahatsız olmamış, kendisi gibi dışlanıp küçümsenenleri arama ve bir topluluğa katılma dürtüsüne bile kendisini teslim etmemişti. Kendi ülkesinde ona yapılan karşısında buradaki küçük şey kıyaslanamazdı bile. İlk aşamada çoğu söylenen sözü anlayamıyordu hem, varsın küçümsesinlerdi, varsın dışlasınlardı…
Ardından rutine kendisini kaptırmıştı. Sonra da arayışlar… İstediği şeyleri yapabilirdi burada. İstediği gruplara, topluluklara ya da; geçici takımlara katılabilir, onlarla bir kere her şeyini paylaştıktan sonra, onları sonsuza kadar unutabilirdi.
Arkadaşı bile olabilirdi; ama başka birisinin arkadaşı olduğu; ya da bir şekilde topluluklardan birisinden olup onunla mecburiyetten karşılaştıkları için değil; gerçekten arkadaş olmak istedikleri için…
İşte bu hengamede, oraya alışırken; her gün bir cinayet işlediğini önceleri fark etmedi. Hem de buraya geldiğinden beri her gün…
Geçmişini, geçmişindeki insanları ve olayları teker teker öldürüyordu. Kendisini buduyor, desteklerle, büyüyecek yerlerini şekillendirmeye başlıyor, yavaş yavaş değişiyordu kendi elleriyle.
Bu, köksüzleştiği ya da bunu hedeflediği anlamına gelmiyordu. Eski ülkesinden; diğer ağaçlarla köklerini bile sıkıştıracak mesafesizlikte büyüdükleri bir yerden gelmişti ve gövdesiyle dalları onlara göre büyümüştü. İşte o da; diğer dallara uzanan dallarını teker teker budamaya başlamış, gövdesini desteklerle değiştirmeyi; ya da budamayı uygun görmüştü. Ya da budayamadığı yerleri kabullenmeyi…
Diğer ağaçların çok yakın olduğu yerde; yani eski ülkesinde, gökyüzünü görememişti doğru düzgün. Gerçi şimdi de gerçek mavinin ne demek olduğunu bilmiyordu; ama onu anlayabiliyordu artık.
Eskiden; ona renkleri bilip bilmediğini, onlar hakkında bir fikri olup olmadığını soran onlarca kişiye söylediği şeyi anımsamıştı o zaman.
‘Mavi,’ demişti onlara, ‘iki cam şişenin birbirlerine vurmasından çıkan sese benziyor.’
Aslında yanılmıştı. Daha doğrusu eksik söylemişti; çünkü orada o kadar duyabiliyordu maviyi. Oysa burada; mavinin bir sürü cam şişeden çıkan bir dalga sesine benzediğini, arada küçük bronz kaselerden çıkan çınıltı seslerinin ona eşlik ettiğini işitebilmekteydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

05.06.2018

Sinek…
Rahatsız ediyordu beni. Oysa kitap okumaktaydım. Kıpırtısız bir şekilde. Sadece kitaba dikkatimi vermek istiyordum. Küçücük bir sineğin vızıltısına ve yüzüme ya da vücudumun muhtelif yerlerine temas etmesine en ufak bir tahammül ya da rıza gösteremezdim. Diğer taraftan da; sineği öldürmeyi asla istemiyordum. Ne haddimeydi böyle bir terbiyesizlik yapmak! Bununla beraber sineği camdan dışarı güdecek motivasyonum da yoktu; çünkü kitap okuyordum ve epey önemli bir kısmındaydım okuduğum bitkibilim kitabının Hiçbir paragrafını yarıda bırakıp elimdeki incecik tığla zor zahmet ördüğüm anlam zincirimi koparıp kaçırmak istemiyordum.
Zaman geçiyor, kitap okunuyor, sinek rahatsız etmeye devam ediyordu. Geçen zamanla kitabımın sayfalarında azalma olsa da; motivasyonumda da dikkate değer bir azalma oluyordu. Üstelik sinir kat sayım da epey katlanmaktaydı.
Kitabı, sayfalarına dikkat ederek oturmakta olduğum son derece rahat olan yer minderine yerleştirdikten sonra sineğin yerini tespit etmeye çalıştım. Epey zorlandıktan sonra onu açtığım pencereye doğru gütmem gerekiyordu ve ben bu konuda bir arpa olsun yol kat edemiyordum. Bir yandan da aklımda kitap vardı ve epey yer kaplamaktaydı okuduğum bölümle ilgili kafamda oluşturduğum sorular. Bir yelpaze gibi kullandığım müsvedde kağıdıyla sineği gütmeye çalışsam da bana mısın demiyordu sinek efendi. Beş santim yol kat ettiğimizde, ne yapıyor ediyor geri uçuyordu ve yaptığım hiçbir şey işe yaramıyordu.
Doğa bilimlerini çalıştığımdan beri hiçbir canlıyı öldürmeyeceğime, en azından kendi mutluluğum için öldürmeyeceğime yemin etmiştim; Bilim adına işlediğim sayısız cinayetlerin dengesini bulabilmem için şarttı bu yemin.
Anlamıştım. Sinekle yaşamak zorunda kalacaktım.


Geçen iki saatin son saniyelerindeydik ve ben artık dayanamamıştım. Kendim bile anlamadan; artık kesinlikle evcilleşmiş, ele gelen sineği, okumakta olduğum kitapla, sayfasını bile tutmadan ezerek öldürmüştüm.
Böylece, kendime olan tüm saygım da en az sineğin olduğu kadar ezilmişti. Anlamıştım artık. Mevzubahis olan şey bilimin selametinden ziyade insanın devasa merakıydı. Bu merak zorba ve inatçıydı. Geçimsiz, devamlı ter kokan bir insandı sanki ve bizim ona ihtiyacımız olmasa, yatacak yeri olmazdı yanımızda. Çünkü bazen yaptığı gayri ahlaki ve tahammülsüz eylemler insanlığın kulağına çalınsa da tıpkı kanalizasyona gönüllü girebilen, ya da en azından girmeyi sorun etmeyen bir işçi gibiydi ve insanlığın ona ihtiyacı vardı.

Kategoriler
edebiyat Genel

15.01.2018

Buz gibi havayla sarılmış yürüyordum. Rüzgar dalgalanan çarşaf gibi ses çıkarıyordu etrafımda. Ben yürüyordum. İsterse dünya dalgalansın, yürüyordum ve ne olursa olsun yürümeye devam edecektim.
Gitmem gereken bir yer vardı.
Bir deniz kıyısı. Sonra da çırılçıplak yüzmem gereken bir deniz, son nefesimi verip bir çift ciğer dolusu almam gereken tuzlu su olacaktı. Söz vermiştim. Bir yıl beklemiştim bunun için. Bir koca yıl…
Sonunda o gün gelmişti ve ben ona verdiğim sözü zevkle yerine getirmeye gitmekteydim.
Aniden önüme çıkmasaydı…
Kolumu tuttu ve beni ona verdiğim sözden alıkoymaya çalıştı. Oysa çok geçti. Söz verilmiş, her şey verilen o söze göre ayarlanmıştı ve ne yaparsa yapsın geri dönüşü olmayacaktı.