Kategoriler
edebiyat Genel

26.02.2020

Çatı akıyor galiba.Ama… Su değil bu… Bu… Kakaolu süt… Yok artık… O mu yaptı yine? Böyle saçma ama komik, mucizevi ama kolay şeyleri ancak o yapabilir. O kim mi? O… Mail sapığım. Somut olan bir mail sapığı bu. Sadece yüzünü görmeyip sesini duymadığım. Hayatıma her yönüyle kendisini göstermeden; en azından o olduğunu bilmeden kendisini göstererek katılabilmiş bir zat. Erkek muhtemelen. Yaptığı bazı işler oldukça kuvvetli birisinin yapabileceği şeyler. Ya da arkası çok güçlü bir kadın. Ekibi olan bir adam… Biri işte…
Bilgisayarımı açıp maillerime baktığımda göreceğim maili tahmin ediyorum.
‘En sevdiğin şeyi kafan havaya dikili içmeye çalışmanı görmek isterdim…’
Muhtemelen bir gülümseme emojisi de olur. Sonra gülümseyip kakaolu sütü çatıdan içmeye çalışan bir kadın karikatürünü de ekte bulurum. Aslında çizgilerinden onu tanıyabilirim. Tanıdığım herkese bir şeyler mi çizdirsem acaba?
Bak olabilir.
Yine de onun kim olduğunu bilmemek hoşuma gidiyor. Merak etmek…
Karikatürlerinde hep tuhaf bir kolye oluyor boynumda. Aslında çocukluğumda benim olan, ergenlik çağlarımda nasıl olduysa kaybettiğim, sedeften, yuvarlak ama yassı boncukları olan bir kolye bu.
Belki de o kolye ondadır. Belki şu an tesbih niyetine elinde çevirip beni düşünmektedir.
Ben de onu düşünmekteyim…
Kapı çalınıyor…
Belki de odur. Artık gizlenmekten vazgeçip elinde kayıp kolyem, bana kendisini göstermeye gelmiştir.
İlk gördüğüm şey kayıp kolyemse… Evet, bu adam o olsa gerek.
Onu çok iyi tanıyorum.
Hayatımda kaybolmuş bir şey daha… Onu nesneleştirdiğimden değil, kavramsallaştırdığımdan ‘şey’ diyorum.
Beni aniden bırakıp giden, meraktan yapılmış bir kafese hapseden çocukluk aşkıma, hayır platonik değil, ‘şey’ demeyip ne diyebilirim ki?
Soru falan sormayıp kapıyı yüzüne kapatıyorum. En azından kafesim çatırdayıp kırıldı.

Kategoriler
edebiyat Genel

22.11.2019

Onu ilk gördüğümde koşuyordu. Görür gibi olduğumda desem daha doğru olacak aslında. Ölüm kalım meselesi gibi görünen bir meselesi olmalıydı. Öyle bir koşuşu vardı ki, kasları kesinlikle ona bu koşuyu ağır ödetecekti. Koşarken yanımdan geçtiğinde o boğuk inlemesini de işitebildiğime göre son anlarını yaşıyordu bayılmadan önce. Yine de o koşmaya devam etmek zorunda hissediyordu kendisini. Nitekim yüz metre sonra düştüğünü görmüştüm. Durumuna bakmak için ona doğru koştuğumda hala inlemekte olduğunu işittim. Sesi hafifti. Ölmek üzere olan bir köpeğin inlemesini andırıyordu. Ölmek üzere olan bir köpeğin son anlarına şahit olan biri olarak söyleyebiliyorum.
Yerden kaldırmak gereksiz ve zalimce olacağından, kapağı açılmamış plastik şişemi onun için açtım. Ağzına birkaç damla su döktüğümde kurumuş olan dilini uzattı. Tıpkı bir köpek gibi…
İktisat yapmayı huy edinmiş yaşlı, huysuz bir adam gibi, yavaş yavaş damlaları yalıyor, huysuzluktan değil de; yorgunluktan homurdanıyordu. Suyu burun deliklerine kaçırmamaya dikkat ediyordum. Kafasını silktiğinde şişeyi kapattım. Hala başında beklememin sebebi merak mıydı?
Birkaç dakika, artık monotonlaşan inlemesini dinleyerek başında dikilmeme rağmen bir gelişme olmamıştı. Yedi-sekiz dakika sonra telefonu çalmaya başladı. Gürültülü bir melodisi vardı. Acilen açılmayı talep eden…
İrkildi, kalkmaya çalıştı, tekrar yekindi, iki denemesinde de başarısız olmuştu. Telefon ısrarla çalıyordu. Merakıma yenilemeyip; yanına sokularak deri bel çantasından telefonu aldım. Ekranda ‘katil’ yazıyordu.
Eline verdim. Ancak telefonu açtıktan sonra kesilmişti o tuhaf iniltisi.
Ölgün bir sesle:
‘Bir ay daha ver bana,’ dediğini duydum. ‘Eylülde ölmeme izin ver.’
Belki muzipliğin hiç sırası değildi; ama aklıma bir türkünün şu mısraları gelmişti.
‘…
Gelme ecel Gelme
Üç gün ara ver
Üç günden ne çıkar
Beş gün ara ver…’
Arkamda yavaş, emin, sakin ayak seslerini duyduğumda, gelenin telefondaki olduğunu tahmin etmiştim. Bir el hapşırık sesi de tahminimi doğrulamıştı. Susturucuya rağmen tam alnının ortasına bir delik açılmıştı. Kafasının arkasının nasıl göründüğünü merak etmiyordum ama.
Arkama dönmedim. Şişemi açıp amacına uygun olarak kullanmakla daha çok ilgileniyordum. Kendim içmek için almıştım bu suyu ne de olsa.

Kategoriler
edebiyat Genel

27.04.2019

İşte, yoldan duyulan ayak sesleri… İşte, geliyor!
Birazdan burada olacak ve tekrar her anından haberdar olmaya devam edeceğim. Yepyeni şeyler getirecek bana. Duvarlarıma yepyeni masallarını anlatacak, sorunlarından bahsedecek ve duvarlarım onu dinlediği için belki de; onlara çözümler bulacak ve sevinecek. Sevindiğinde ayaklarından, tam topuklarından yerçekimine karşı bir itiş, yükseliş gücü fışkırır hep, bilmez miyim…
Çiçek ya da hayvan beslemeyi sevmez. Sadece duvarlarıma mozaik yapar, bazen zeminime de… Beni besler o çiçek yerine.
Tavanım için bile bir fikri var biliyor musunuz?
Musluklarımı bile değiştirdi. Kendi yaptı musluk başlarımı, sonra da dökümcüye verdi. Onlar da, onun mumdan yaptıklarını pirinçten döktüler. Susadığında musluklarımdan içer hep suyunu. Arıtmaya çalışırım ben de o içecek diye. Bana güvenir… Temizliğimi de hiç aksatmaz sağ olsun.
Koltuk yok döşemelerime baskı yapan. Bir oturmak için, bir de sırt dayamalık birbirlerine uyan birkaç takım minder var onun yerine.
Perde de yok gözlerimde. Perdeyi sevmez nedense. İyi ki de sevmez.
Bir gün, duvarlarımın arkasında, öylece ölene dek sürdü böyle beni beslemesi. Bir kedi gibi olmayacaktım, yemeye çalışmayacaktım onu; ama kimse gelmezse kendi kendisini yiyecek, çürüyecekti. Kokacaktı da…
Çok şükür, birisi geldi. Kapımı kırdı. Ağıt yakarken ki acımın yarısı kadar acımadı canım kapım kırıldığında.
Ama… Yaptığı oymalar bozulmuştu. Onlar için üzülüyordum sadece.
Aldılar, götürdüler onu bilmem nereye.
Yeni birisi gelmişti. Farklıydı. Akşamdan akşama geliyor, sadece yatıyordu yatağında, yatağımda; o yatağa kokusunu bile bırakmıyordu adeta.
Öncekinin yaptığı hiçbir şeyi taktir etmedi, bir deri bir kemiktim artık; ama yaşıyordum bir şekilde işte.
Onu da yaşatıyordum, yıkılacağım günü hasretle ve korkuyla bekliyordum. Bizim de bir ‘öbür dünya’mız var mıydı acep? Ona kavuşacak mıydım orada? Bilmiyordum. Belki bir kara delik her şeyi karıştırıp birleştirdiğinde…

Kategoriler
edebiyat Genel

21.12.2018

Doğuştan kuduzdu. Evet, bu hastalık kimseye bulaşmazdı; ama genetiğinde böyle bir şey vardı. Sık aralıklarla salya üretir, irtifalı yerlerdeymiş gibi oksijen kapmak istercesine soluklar alır, sudan nefret eder, karanlığı sever, en ufak şeye kızar ve incir çekirdeğini doldurmayan şeylerden nem kapıp huysuzluk nöbetleri geçirirdi. Vücut ısısı da pek fazlaydı kendisini bildi bileli. Ayrıca, cinsel iştahı çok küçük yaşta artmış, başını sık sık derde sokmasına neden olmuştu.
Sudan hoşlanmamasına rağmen kudurganlığını beslediği, onun kendi doğal ortamında hissetmesini, rahatlamasını sağladığı için alkole bayılırdı. Alkolü mezelere katarak tükettiği bile olurdu. Katı kıvamlı, kaymak gibi haydarinin içine en sertinden bir çay bardağı alkol…
O gün de; bir yerde gözüne kestirdiği bir sokak çocuğunu, kız-erkek fark etmezdi, savunmasız olması yeterliydi onun için; kedi yavrusu gibi kaldırıp getirmişti evine… O bitip tükenmez işthaını doyurmak için…
Çocuk kuduzdu. Bir sokak köpeği tarafından ısırılmış, umursamadığı; ya da bir şey yapamadığı için hastalık içinde yer etmişti. Ona da bulaşmıştı böylece.
O, kendi içindeki hastalıkla çocuğu, çocuk da; bir köpekten gelip ona musallat olan hastalıkla onu iyileştirmiş, kuduz yok edilmiş, mucize gerçekleşmişti.
Yolları selamsız sabahsız ayrılmıştı; ama hayatları değişmişti. Evet, birbirlerinden nefret etmişlerdi… Çocuk, onun kendisine tecavüz etmesinden dolayı nefret etmişti adamdan. Adamsa, çocuğun bilinçsiz de olsa yapmış olduğu iyilikten… Kendi kötülüğüne rağmen…
Ne var ki, değişmişti adam. Farklı biri olmuştu.
Eskiden olduğu adamdan geriye, sadece alkollü haydariyi aynı tabakta karıştırıp tüketme huyu kalmıştı.

Kategoriler
edebiyat Genel

30.10.2018

Yaşını göstermeyen, zayıf bir adamdı. Postacılık yapardı. Yanında, oldukça sıradan bir köpek olan bir köpeği vardı. Köpeğe baktığında cinsini bile anlamazdı insan. Muhtemelen kırmaydı. Sadece göğsünde madalyaya benzeyen altın sarısı bir leke bulunuyordu. Köpek o kadar sıradandı ki, ona bile dikkat etmezdi sıradan bir göz. Sırf bu leke için postacı ona ‘Paşa’ ismini vermişti. Sadece madalyası değildi Paşa’yı farklı kılan. O, mektupları, paketleri koklayarak onları alanın mutlu olup olmayacağını anlar, postacıyı onların ruh haline uygun küçük jestler yapması için yönlendirirdi. Evet, bir köpek yapardı bunu ve postacı onu dinlerdi. Bir köpeği dinlemesi postacı kadar mütevazı bir adamı son derece sıra dışı yapıyordu işte.
Mesela bir zarfta hüzün taşıyorsa, ona zarfı verirken güzel bir şey anlatırdı postacı. Umut taşırdı mektubu alana. Bazen küçük bir çiçek verirdi mektupla birlikte. Mektupta mutluluk taşıyorsa mutsuz bir çocuğu da yanına alır, mektubu alanın onu açmasını teşvik eder, onun mutluluğunun o çocuğa da bulaşmasını sağlamaya çalışırdı.
Her şey her zaman istediği gibi gitmezdi; ama bazen Paşa da zorlardı durumu.
İşte böyle, iki kafadar, mektuplarıyla dünyayı kurtarmaya çalışırdı.


Bir gün, bir mektup geldi ve Paşa konuşmadı. Mektup postacıya gelmişti çünkü. Postacının artık çalışmamasını gerektirecek bir şeyler olmuştu, mektup da bunu bildiriyordu.
Postacı taşınmalıydı. Ona ihtiyaç duyuluyordu.
Postacı artık bir postacı değildi…
Olsun… Aynı adam ve aynı köpektiler. Postacının adı hala Hasan’dı, köpeğin adı hala Paşa…
Bu kez de Hasan Amca yaralılara ya da diğerlerine su taşıyordu. Paşa da onun yanı sıra yürüyor, soluk alış verişi ve havlamalarıyla yol gösteriyordu. Hasan Amca da; hem Paşa’nın dediğini yapıyor, hem de kendi sezilerini dinliyor, insanlara ihtiyaçları olanı vermeye çalışıyordu. Birlikte yapıyorlardı bunu.
Hep yapacaklardı… Hangi şartta olursa olsun. Belki ölüm ayıracaktı onları; ama birbirlerinden aldıkları ilhamı ölüm bile engelleyemeyecekti.
İkisi ölse de; mutlaka birileri onların sırrını çözecek ve belki de farklı yollarla insanlara, kendilerine… yardım etmenin bir yolunu bulacaklardı.