Kategoriler
edebiyat Genel

16.08.2019

Bilir misiniz beyefendi, bir tavuğun sesinin hep çilekeş olduğunu düşünmüşümdür. Oysa herkes ‘tavuk gibi gülme,’ der bana; ama bunu dediklerinde gülüşüme bir ara verir, acı acı gülümserim. Mutluluktan eser olmayan bir gülümsemedir bu. Bir saniye önceki o katıksız mutluluğu özleyen bir tebessüm. Gözlerim bulutlanır. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yapmak zorunda hissederim kendimi ve öyle yaparım. Oysa kahkaha atan diyaframıma bir değirmen taşı oturmuştur sanki. Bu taş orada kalıcıymış gibi gelir.
Bunun nedeni, çocukken bir adamı, bir tavuğa; tavuk için çok kötü olan, ama adama zevk veren bir şeyi yaparken görmemdir. Bu yetmezmiş gibi, bir sonraki gül tavuk öldüğünde, adamın onu afiyetle yiyebilecek bir mideye sahip olduğuna bizzat şahit olduğumdandır.
Onun için beyefendi, bir tavuğun gülüşü ve kaderine sahip olmak, gerçekten hiç komik değildir.

Kategoriler
edebiyat Genel

02.04.2019

Taştan bir yatağın üzerindeydi. El ve ayak bileklerinden bağlanmıştı. Buraya nasıl geldiğini hatırlamamaktaydı. Açık havadaydı; ama gözleri bağlanmıştı. Nerede olduğunu anlayamıyordu. Sadece havalandırılmış, verimli toprağın kokusunu alıyordu. Muhtemelen sürülmüş, belki de tohum atılmış bir tarladaydı. Bir tarlada neden taş bir yatağın bulunduğu, mantıkla ya da iyi niyetle açıklanacak gibi değildi ona göre. Ve neden bileklerinden yatağa bağlanıp gözlerinin, kumaş bir şeritle sıkıca sarıldığı…
Vücudunun hiçbir yerinde herhangi bir acı hissetmiyordu. Henüz…
Bir çocuğun hafif ellerinin gözlerindeki şeridi çözdüğünü hissetti. Yanılmamıştı. Sürülmüş bir tarlanın kenarındaydı ve gözlerinin bağını çözen, uzun ve bol tuniği sebebiyle cinsiyeti belli olmayan bir çocuktu. Çocuk onlu yaşlarındaydı; ama gözlerinde çelik bir ışıltı vardı. Niyetini bilmese de; gözlerindeki sertlik, içinde bulunduğu muammanın bir parçasıydı.
Karşıma geçip beklemeye başladı. Diğer arkadaşlarını bekliyor olmalıydı.
Neden? Ona ne yapacaklardı?
En son ne olmuştu? Neyi hatırlıyordu?
Yatağında radyo dinlemekte olduğunu…
Yalnızca rock müzik çalan bir radyoydu. Sadece onu hatırlıyordu. Dinlediği son şarkı… Hayır, aklına gelmemişti.
Hafızasını yokladı. Geri kalan her şeyi hatırlayabiliyordu. Normal bir adamdı. İri yarı olmasa da birkaç çocuğun onu nasıl buraya getirebildiğine şaşıyordu.
Uzaktan iki üç yaşında bir çocuğu elinden tutan başka bir çocuk gelmekteydi. İki üç yaşındaki çocuk, tuhaf görünmekteydi.
Onu elinden tutan, yumuşak ve ince bir sesle konuşuyordu. Bir kız çocuğu olmalıydı. O da aynı tuniği giyiyordu.
Küçük çocuğun eline bir kağıt ve bir kurşun kalem verdi ve ona anaç bir sesle resim yapmasını söyledi.
Çocuğun yaptığı resmi görmemiştim; ama bu kağıdı üçgen şeklinde katlayarak kesin fakat yumuşakça ağzımı açmamı sağladıktan sonra ağzıma soktu. Yutmam isteniyordu bu kağıdı.
Bunun için mi? Bunun için mi getirmişlerdi onu buraya?
Sonra hatırlayamadığı bir şekilde evinde buldu kendisini.
O günden sonra bilmesi gereken her şeyi bilip; vermesi gereken her kararı netliklikle vermeye başladı.

Kategoriler
edebiyat Genel

05.03.2019

Bu yazı, Bursa Malcılar Lisesi’nin, sokak hayvanlarına yemek sağlamak amacıyla yürüttükleri “Katık” projesinin dergisinde yayınlanmak amacıyla yazılmıştır.
İnstagram:

View this post on Instagram

Sevgimiz karşılıklı!

A post shared by KATIK (@katik.16) on

İrili ufaklı kayaların ve yıllanmış ağaçların arasından koşuyordu rüyalarında. Sürüsüyle… Alfa erkek oydu. Önde koşuyor, ilk yemeği o yiyordu.
Ahhh! Yiyemiyordu ki… Bir hayvandan döktükleri ilk kanda uyanırdı o güzel rüyadan ve başlardı karnı guruldamaya. Daha onu yiyemeden uyanırdı.
Yıllanmış bir ağaç görmemişti rüyalarının dışında. Yamru yumru birkaç ağaçtan başka, sadece gökdelenler görebilmişti kısa hayatında. Bir sürüsü olmamıştı. Sadece aç birkaç köpek vardı. Bağlasa bağlasa açlık bağlardı onları birbirlerine. Yemek az olduğundan o bile bağlayamıyor, yemeği kapan doyuyordu. Birlik olmak anlamsızdı; çünkü avlayacak av bulunmuyordu.
Yavrusu bile yoktu. Çiftleşecek takati mi vardı ki…
Ancak yaltaklanarak alıyordu yemeğini. Çelimsiz, bir alfa erkeğinin yanından bile geçmeyecek, hatta bir sürünün en güçsüz üyesinden daha güçsüz bir yaratığa yaltaklanarak…
Bazen yaltaklandığında bile başını okşayıp o tuhaf kokularını üzerinde bırakmakla yetiniyorlardı üstelik. Buna da ‘sevgi’ diyorlardı.
Sevgiyle mi kesmişlerdi ağaçları? Sevgi yüzünden mi yoktu yosun tutmuş kayalar? Onun yüzünden mi tuhaf yuvarlak şeylerin üzerinde, gürültülü, pis kokulu, önüne geçeni ezen şeyler vardı etrafta? Sevgiyle mi eksiliyordu midesini dengelemek için yiyeceği otlar? Sevgi burnunu ve gözlerini kapatıp göstermiyor muydu ona yiyebileceği küçük avları; tavşanları, keçileri, ördekleri…
Sevgi mi ayırıyordu onları birbirlerinden ve onun yüzünden mi birleşip bir sürü olamıyorlardı?
Sevgi kalbi hızlandırmaz mıydı? Yanlış mı biliyordu? Onun midesini guruldatıyordu da…
Bir yerlerde bir yanlışlık olmalıydı.
Madem öyleydi, o da midesini bir şekilde dolduruverirdi. Sevgiyle…
İşte, bir taş vardı orada! Haydi bakalım… Kemik niyetine. Beyazdı rengi nasıl olsa… Bir kozalak… Kahve rengi bir sıçanın kemikleri gibi… Çatır çatır çatırdıyordu ağzında…
Bir… oyuncak… Bir türlü çiğnenmiyor; ama et gibi… Bir lokmalık bir şey zaten…
Yedi… Yedi… Yedi…
Ne kadar da yememesi gereken şey vardı etrafında?
Oysa rüyalarında…
Neyse, birazdan uyuyacaktı nasılsa.
Ama önce…
Dayanılmaz bir acı, vücudunda…
Geçecekti…
Sürüsüne dönmeye az kalmıştı… Açlığın acısı bitecekti, bu acı neydi ki!

Kategoriler
edebiyat Genel

25.10.2018

Zemin kötüydü. Bisikletimi süremiyordum. İnip yedeğime aldım. Yokuş dikti, taşlarla ve irili ufaklı çukurlarla kaplıydı. Yine de gitmekte olduğum yoldan hiç kimse döndüremezdi beni.
Gitmek istediğim yer bir uçurumun başıydı.
Ve sonra…
Bisikletin üzerinde uçurumdan atlamak suretiyle ölen, belki de bir şekilde yaşamaya devam edecek olan nadir insanlardan olacaktım.
Belki de tek insan…

Kategoriler
edebiyat Genel

07.06.2018

Tek başıma oturduğum alçak duvara bakıyordum. Bir bahçeyle yolu sadece ayırmak için örülmüş bir duvardı. Tehditkar değildi, uyarıyordu sadece. Rica ediyordu.
“Burada bir bahçe var ve bahçedekiler bunu bilmenizi istiyor haberiniz olsun. Buyrun, üzerime de oturabilirsiniz. Belki bir şeyler yer, bir şeyler okursunuz. Yalnız çok rica edeceğim, bahçeye girmeyin. Belli mi olur, belki ayağınızla yeni bitmekte olan bir çiçeği eziverirsiniz. Yazık değil mi? Topunuzla bir gülün dalını kırıverirsiniz belki. Kedilerin, köpeklerin başımızın üzerined yeri var. En kötüsü bir kökün dibine tuvaletlerini yapıp toprağı eşerler. Ne güzel, gübre olur oncağızlara da. Bir de kuşlar gelir. Onlar da buyursunlar gelsinler. Zaten bir bahçenin, bir ağacın süsü kuştur…”
Sanki bunlar, duvarın herbir taşında harf harf, yazıyor, dalga dalga çınlıyordu. Çınlamıyordu, fısıldıyordu. Sakin bir yapısı vardı duvarın. Mütevazıydı. Taşları yumuşaktı. Yani elini sürdüğünde pürüzsüz ve yumuşak bir his veriyordu. Soğuk kış günlerined güneşin ısılarını saklayıp; üzerinde dinlenen canlılara sunuyordu. O kadar da cömertti işte.
Bu duvarla geçmişimiz çok eskiye dayanıyordu. Altı ya dayedi yaşıma… Şimdi on dokuz yaşında olduğumu düşünürsek, bu duvarın üstünde büyüdüğümü söylesem abartmış olmam sanırım.
Komşumuzun bahçe duvarıydı. Duvarıydı, derken hikaye etmek için değil, geçmişten bahsetmek için diyorum. Babam komşumuzun evini satın alınca, bahçe duvarı da bizim olmuştu. Bir şeye sahip değilken benim olması ve sahip olduğumda onu kaybetmek… Bu çok az rastlanabilir bir şeydi bana göre. Ne var ki, bu durum tam da öyle bir durumdu. Bahçeyi satın alır almaz duvarı yıkmaktan, hatta evi yıkıp büyük bir ev yapmaktan söz ediyordu babam. Ona duvarı yıkmadan bir çözüm bulmasını söylediğimde bana tuhaf gözlerle bakıp nedenini sormuştu. Aslında söylemek istemiyordum; ama işin ucunda duvarımdan olmak vardı. Onun için bana ne kadar tuhaf bakarsa baksın söylemeye karar verdim. Duvarı sevdiğimi ve onun üzerinde kitap okumaktan hoşlandığımı falan söyledim işte. Tabii ki her şeyi anlatmayacaktım.
Yine de yetmemiş, babam kararından vazgeçmemişti. Duvar yıkılacaktı.
Yıkıldı…
Taşlarını saklayıp başka bir şey yapacaktım. Teker teker taşıdım. Parçalanmışlardı; ama onun taşlarıydı. Korumaya ve yeniden kullanılmaya layıklardı. Herbirinin anısı vardı. Üzerlerini oymuştum bazılarının. Küçük bir keskiyle bir şeyler kazımıştım. Bazılarına gözyaşlarım dökülmüştü. Renkleri falan değişmemişti belki; ama belki mor ötesi bir ışıkla bakarsanız, gözyaşı damlalarımla yazdığım isimleri ve fiilleri okuyabilirdiniz.
Çok güzel bir evimiz olmuştu babama göre. Oysa ben artık evin dışında vakit geçirir olmuştum akşamları. Taşların yanıbaşında, onları başka bir halde hayal ederek; üzerlerinde oturup kitap okuyarak.
Gündüzleri de iki yıllık bir üniversitede Diş Protez Teknolojisi Bölümü’nde okumaktaydım. Öyle başarılı bir insan olmamıştım hiç; ama çok okumuştum. Cesaret edebilsem, belki de iyi yazacaktım; ama duvarıma anlatmak yetiyordu bana. Yani bir sanatçının izlenme, beğenilme ve önemsenme arzusuna sahip değildim.
Bir akşam eve geldiğimde, yani duvarımın yıkıntılarının yanına gittiğimde, orada hiçbir şey olmadığını gördüm. Yoktu… Taşlar kaldırılmış, arkalarında bir kırıntı dahi bırakılmamıştı.
Babama sorduğumda hiçbir şey söylememişti; ama ben onun bir şeyler yapmış olduğunu anlamıştım.
En büyük utesellim onlarla başka bir şey yapıldığıydı. Belki babamın onları attığı yerden alıp alçak duvarlara taş olarak kullanılmıştı bir kısmı. Belki de bir köpek kulübesi. Bir çiçeğin etrafındaki küçük taşların arasındaydı bir kısmı da…
Taşlar olmayınca neye anlatacağımı bilmediğim için kağıtlara anlatmaya başladım derdimi ben de. Aklıma ne gelirse, ne anlatmak istersem yazdım defterlere. Keskiyle taşlara yontmak yerine, içimdekileri defterlere çizdim kalemle.
Defterlerimi koyacak bir şey ararken; onu gördüm. Taşlardan örülmüş bir kütüphane…
Duvarımı bulmuştum.