Kategoriler
edebiyat Genel

08.12.2018

Terlemişti. Saatlerdir koşuyordu. Yokuş yukarı koştuğu düşünülürse, oracığa, iki adım sonra yıkılmaması bir mucizeydi. Çok yorulmuştu; ama bir şey düşünmek için kendisine izin veremezdi. Tüm varlığını koşmaya vakfetmişti ve tek nedeni, ne kadar koşabileceğini görmekti.

Kategoriler
edebiyat Genel

14.10.2018

Merdivenlerden çıkıp koltuğa oturdu. Kemerler otomatik olarak ayarlandı. Güvenlik çubuğu, tıpkı bir eğlence parkındaki araçlarda olduğu gibi aşağı inip kitlendi.. Araç kapandı, tüm sistem kendisini otomatik olarak ayarladı. Sıra kontrol etmekteydi. Aracın tek yolcusu olan ona düşüyordu bu rutin görev.
Rutin ama önemli bir görevdi; çünkü uzaya gidecekti. İlk defa, tamamen yeni bir teknolojiyle çalışan bir aracın ilk yolcusuydu. İlk defa başka bir yıldıza doğru yolculuk edecek, ışık yılları aşacaktı.
Roketler ateşlendi ve hafif bir sarsıntıyla uzaya çıkıverdi.
Araçtaki tek gereksiz eşya bir balya samandı. Saatler süren toplantılara mal olmuştu bu balyayı götürmek. Herbir saman çöpü teker teker kontrol edilse de; onun götürmek istediği şey bulunamamıştı.
İnce bir iğne…
Aslında incecik bir tüpe bağlanmış, ince bir iğne…
Tüpün içindeyse bir çip bulunuyordu. Kendisini inşa etme gücüne sahip olacak, biricik dostunu içinde barındıracak bir beyin… Bir bilgisayar… Sıradan olmayan bir bilgisayar.
Çip işini bitirdiğinde, o saman balyası artık bir bilgisayar olacaktı. Sağlam bir bilgisayar…
Araç söz konusu yıldızın yörüngesine girdiğinde, lise çağlarındaki uğur kalemliği olan; ama şimdi iletişim bilgisayarının kılıfı olan şeyi açıp görevinin ilk aşamasını başarıyla tamamladığını söyledi. Görüldüğü gibi, geçmişe bağlı bir insandı. Uğur kalemliğini ve ilk yarattığı eseri olan muhteşem arkadaşını yanına almasının bir yolunu bulmuştu.
Peki neden bu yolculuğa gönüllü olmuştu? Geçmişi sadece bir bilgisayar ve kalemlikten oluşmuyordu ya…
Tek zaafını yenmek istemişti ve bir bilgisayar ve bir kalemlik, kendisine verdiği tek tavizdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.09.2018

‘Fedakarlık nedir?’ diye sormuştu öğretmenimiz derse girer girmez.
‘Bir yanılgıdan ibarettir,’ desem ne düşünürlerdi acaba?
Hiçbir şey demedim. Vatandan söz ettiler. Aşktan, savaştan…
Cehaletlerine, öğretmeniminki dahil, gülmekle yetindim. İçlerindeki iyimserlik ışığının sönmemesi, daima yanması için dua ettim.
Gerçi bu iyimserlik miydi; yoksa cehalet mi, emin değildim. Peki ben niye böyleydim? Neden insanlar fedakarlıkla aşılanırken ben aşılanmamıştım?
Hayat bana tuhaf mı davranmıştı? Herhangi bir şey mi yaşamıştım?
Doğrusunu sorarsanız hiçbir şey yaşamamıştım. Fedakar insanları gözlemlemiştim sadece. Ve fedakar olmayanları…
Fedakar olmayanların fedakarlarla ralarındaki tek fark hakimiyet, otorite ve bilgiydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

10.06.2018

Yavru akbaba yuvasından çıkmazsa öleceğini biliyordu. Anne ve babası gelmemişti ve tek başına kalmıştı yuvada. Diğerleri ya düşerken ya da açlıktan ölmüştü. Zaten yuvadakilerin leşlerini yiyerek hayatta kalmıştı. Kanatları da uçabilecek olgunluğa gelmişti ölen kardeşleri sayesinde.
Öyleyse uçmalı, başka leşler aramalıydı.
Leş yiyerek beslenmek zorundaydı yavru akbaba. Kimse onun seçimini sormamıştı ki. Zaten sorsaydı da başka bir tercihi olmazdı. Annesi söylemişti, ‘herkes seni leş yediğin için yargılayacak, takma kafanı,’ diye. Sesinde ezeli bir bıkkınlık vardı bunu söylerken. Gerçi çoğu zaman öyleydi. Bıkkın olmadığı zaman da öfkeli olurdu annesi. Muhtemelen her adımında, yediği her leşte yargılanmasıydı öfkesinin sebebi. Diğerlerinin yargılaması önemli değildi. O, annesi kendi kendisini yargılıyordu. Kendisinden kurtulamayacağından, aldığı her nefeste yargılanmaya devam ediyordu.
Doğuştan gelen bir bilgelikle, yavru akbaba kendisini yargılamanın anlamsızlığını kavrayabilmişti annesinin tersine.
O bir leş yiyiciydi ve bunun anlamı öldürmediğiydi. Hiçbir suretle öldürmediği. Kan dökülmesinin sebebinin kendisi olmayacağı anlamına geliyordu. Bir katil değildi yavru akbaba. Olmayacaktı. Zaten ölmüş bir şeyi temizleme görevi verilmişti ona. Zerrece yargılamadan temizlemek… Yenip öylece bırakılmış leşleri, son nefesini yeni vermiş taze ölüleri yemek… Hem doymak hem temizlemek…
Bunun neresi kötü olabilirdi? Neresi iğrençti?
Yavru akbaba, geniş kanatlarını açarak yere doğru süzüldü. Muhtemelen kardeşlerinin birinden kalma birkaç kemiği görüp midesine indiriverdi.
Aslında ne kadar dürüst bir hayat yaşadıklarını düşündü yavru akbaba. Leşlerini yediği insanları sindirirken öğrenmişti annesi. Öğrendiği her şey gibi, onu da öğretmişti yavrularına.
İnsanların çoğu aldatırlardı. Ne oldukları ve ne olmadıkları, ne yaptıkları ve ne yapmadıkları konusunda. Eşlerini aldatırlardı mesela.
Oysa bir akbaba ölene kadar tek eşli olurdu ve ne oldukları konusunda aldatmazdı kimseyi. Bir akbabanın yanına gelmesi ölümün habercisiydi yaralı bir canlı için. Akbabalar dürüst ve gerçekçilerdi.
‘Belki bunun için kızıyorlar bize,’ diye düşündü yavru akbaba. Ve özellikle insanların iğreneceği bir şey daha yaptı. Kendisini serinletmek ve ayaklarındaki parazitleri öldürmek için ayaklarına işeyip dışkıladı.