Kategoriler
edebiyat Genel

25.12.2019

‘Eskiden luna parklar daha zevkliydi. Bu ne böyle yav! Köydeki Deli Düldül bile daha çok sarsardı beni sırtına bindiğimde. Bu mu bizi heyecanlandıracak yani? Bırak Allah aşkına çocuğum!’
Haklıydı ninem. Halbu ki teknoloji gelişmişti. Daha deli olabilirdi her şey. Daha uçuk… Oysa sadece sallanıyorduk şu an. Ani dönüşler ve ani salıntılarla kotarmaya çalışıyorlardı. Neden luna parka gitmiştik ki?
Hiçbir şey eğlenceli değildi burada.
Kendi fotoğrafımızın çıktısını almamızı öneren bir standın başında acı bir kahkaha attı ninem. Ekrandan yüzünü buruşturan bir fotoğrafını gösterip:
‘Ayyy, ne güzel eğlenemiyoruz mu diyeceğiz de bu saçma kartpostalları alacağız ay ol? Eskiden dağlardan inen şelaleler alırdık kartpostal olarak. Bunlar da hiç utanmıyorlar. İçlerinde kendileri olacak ya, sıçarken fotoğrafları çekilse bile dünyanın parasını verip alırlar.’
Yine haklıydı. Benim ninem her zaman haklıydı. Dedemin gece gündüz kartal yuvalarının tepelerinden topladığı, dağ bayır keçi gibi tırmandığı için ve biraz da inatçı olduğundan ‘keçim’ diye sevdiği ninemden daha iyi mi bilecekti bunlar heyecanı? Benim de yaptığım işti. Niye gelmiştik ki buraya. Kararımı vermiştim, buraya çocuklarımı bile götürmeyecektim.

Kategoriler
edebiyat Genel

01.11.2018

Onu sevmediğimi biliyor; ama ondan vazgeçemiyordum. Peki neydi hissettiğim? Onu da bilmiyordum. Bazen sevmediğini bilmek yetmiyordu demek ki. Bazen sevmeyişinin bile üzerine gitmek gerekiyordu. Tamam da; ne yapabilirdim ki?


Konuşmaya başladım. İpe sapa gelmeyen konular açıyor, onu lafa tutuyordum. Sırf sesini dinlemek, sözlerini işitebilmek; mantığını, bakış açısını anlayabilmek için. Ya daha çok sevebilmek; ya da; ‘bunu mu sevmişim ben,’ diyebilmek için.
Peki ne fark etmişti? Hiçbir şey…Ben hala onu sevmediğimi düşünüyor, hala aklımdan çıkaramıyordum. Bir tek şey değişmişti, onu daha fazla anladığımı hissediyordum. Bundan hoşnut ya da hoşnutsuz değildim ama. Onu yargılayamıyordum; çünkü kafam tam çalışmıyordu yanında. Vazgeçemeyişimin nedenini bile bulamamışken; nasıl olur da benden onu yargılayabilecek bir kafa açıklığı beklenebilirdi ki?
Acaba, ben sevginin tanımını yeterince bilmiyor muydum? Ya da zihnimde yeterince bu tanımı oluşturamamış mıydım?
Mümkündü…
Bu tanımı kim oluşturabilmişti ki? Peki madem tanım oluşturamamıştım, sevmediğimi nasıl oluyor da düşünebiliyordum?


Bir gün, ona hakkımda ne düşündüğünü sordum. Durdu…
‘Seni seviyorum…’
O kadar özensiz; ama o kadar kesindi ki üslubu, sanki ‘iki kere iki dört eder,’ demişti.
Galiba, ben ona olan sevgimi bile özensizleştirmeye kıyamayacak, iki kere ikinin dört ettiği gerçeğinin kesinliğini bile yakıştıramayacak kadar uçsuz bucaksız seviyordum onu. Zaten onun için olmuyordu bu iş. O beni kesinlikle, düşünmeye gerek kalmayacak kadar seviyorken; ben…
Tamam da; benim sevgim ne işe yarıyordu? İki kere ikinin dört ettiği gerçeğiyle insanlar teknolojinin, bilimin hakim olduğu sapasağlam bir dünya kurmuştu. Ya benim o uçsuz bucaksız; ama… tuhaf, temelsiz… sevgimle?
Bir çift dahi birleşememişti.
Hasılı kelam, iki kere iki dörttü, ve ben onu seviyordum.