Kategoriler
edebiyat Genel

27.07.2018

Bir zamanlar, şansa çok fazla inanan bir adam varmış. Adama herkes Ali Baba dermiş. Bu adamın, eti kemiği bir, cılız mı cılız bir atı varmış. Atın cılız olmasının nedeni, Ali Baba’nın ona sadece dört yapraklı yonca, o da bulursa, yedirmesiymiş. Onun dışında sadece su içebiliyormuş hayvan. Zaten nasıl olup da ölmediğine herkes şaşıyormuş. Ali Baba dışında…
Ali Baba’nın kendisi de; nasıl olduğunu kimsenin bilmediği bir şekilde çok dinç kalıp hiç yaşlanmıyormuş.
Böyle böyle, atı da; kendisi de; bu zamanlara kadar yaşlanmadan; ama deri kemik bir, üflesen yıkılacak halde olsalar da gelmişler. Ali Baba’nın dediğine göre yüzyıllar boyunca yaşamış ikisi de…
Ne derler, her şey sonunda ölüverir gider. Ali Baba da bunu biliyormuş zaten. Onların ömürlerinin tükeneceği, yoncaların tükenişinden belli ediyormuş kendisini.
Bir gün, Ali Baba beygir gibi görünen kıratının üstünde tıngır mıngır giderken; ayağında terlik, balkonunda, tuhaf bir tıngırtı dinleyen; ter koktuğu Ali Baba’nın bir bakışından dahi anlaşılan bir adam görmüş.
Yaklaşmış balkonun altına, başlamış tıngırtıyı dinlemeye…
Şanstan bahsediyormuş tıngırtı… Şanssızlıktan, kısmetsizlikten…
Aranan; ama hiç bulunamayan şans üzerine tıngırdıyor ha tıngırdıyormuş…
Tıpkı onların biteviye uzayan; ama hiçbir şeye değmeyen yaşamları gibi.
Bağırmış Ali Baba… ‘Bu tıngırtı da ne ola!’.
Adam geri bağırmış:
‘Damar bu beybaba! Arabeskin kralı bu!’
Ali Baba Anlayamamış. Önemli de değilmiş zaten.
Bizim beygir görünümlü Kırat’ın kulağına eğilip:
‘Dinle oğlum Kırat, işte bizim hayat… Nasıl olsa hikaye etmişler arabesk derler bir tıngırtı eşliğinde. Biz ölsek ne; yaşasak ne…’

Kategoriler
edebiyat Genel

18.12.2017

Penceremden görüyordum onu. Rengarenk yamalı paltosu, yeşil şapkasıyla her gün başka bir şey satıyor olurdu penceremin altından geçerken. Her gün de; sattığı ne olursa olsun alırdım. Önce durdururdum. Apar topar, terliklerimle çıkardım sokağa ve yanına giderdim. Sakin sakin beni beklerken bulurdum. Artık penceremin önüne geldiğinde yavaşlar, hatta durup sesini yükseltir olmuştu çağıracağımı bildiği için. Eğer onu fark etmeyeceğim tutarsa, ki bu hiç olmamıştı, ama insanlık hali, böyle bir şey olursa dahi sesini duyurmak için bağırırdı avazı çıktığınca.
Ne satmamıştı ki!
Balık, domates, karpuz, terlik, simit, midye, kolye-küpe, çanta, pantolon, ayakkabı, çorap, dizlik…
Bunlar için her gün başka bir şey uydururdu. Bazen bir mani, bazen bir tekerleme, şarkı… Hatta bir gün pandomim bile yapmıştı. O kadar insanın nasıl dikkatini çekmişti aklım almamıştı. Sonuçta bir satıcı sesiyle kazanmaz mıydı? O başarmıştı. Pencereden bile gözüme ilişmişti abartılı; ama gereksiz olmayan, rahatsız etmeyen hareketleri. Aslında abartılı değildi. Gösterişliydi hareketleri. Dikkat çekiciydi…
O gün, elinde bir tek saatle gelmişti penceremin altına. Sadece benim için geldiğini hemen anlamış ve sevinmiştim bu duruma. Kendimi ayrıcalıklı hissetmiştim.
Saat parlıyordu; doğa üstü bir saatti adeta; çünkü her saat başı rengi değişiyordu. Ayrı bir sesle çalıyordu bir de.
Bunlar başlı başına saati doğa üstü yaparken; bir de saatin zamanı geri aldığını ileri sürmüştü bana satarken.
Biliyor musunuz, ona inanmıştım…
Hiç düşünmeden saati epey pahalıya satın aldım. Satın aldıktan sonra bana söylediklerine çok şaşırmıştım.
Beni sınadığını, bana bir şey satarak sınadığını, nasıl bir alıcı olduğu insanın kişiliği hakkında çok fazla ipucu vereceğinden beni bu şekilde sınadığını, Aslında herkesi sınadığını; ama beni seçtiğini, sınavını benim kazandığımı söylemişti.
Saati de kazanan kişiye satacağını, bedava dahi vermeyi düşündüğünü; ama bedeli ödenen bir şeyin değerinin daha iyi bilineceğinden pahalıya satmaya karar verdiğini söylemişti.
Doğrusu, ne hissedeceğimi bilemedim. Samimi miydi; yoksa gözümü mü boyamaya çalışıyordu?
Saati alıp evime gittim. Saat sadece zamanı geriye alıyordu. Geçmişine bağlı ya da geçmiş konusunda takıntılı bir insan değildim.
O özelliğini kullanacağımdan bile emin değildim aslında. Doğru çalıştığına, hiç denemeyecek olsam da; emindim ve bununla, renk ve ses değiştiriyor olmasıyla yetinecektim.
Sanki hayatımızdaki her mucizeyi değerlendirebiliyor muyduk! Tabii ki böyle bir şeyin yanından bile geçemiyorduk.
İşte ben bunu değerlendirmemeyi tercih etmiştim. Bir koleksiyoncu gibi, böyle bir şeye sahip olmanın mutluluğuyla idare etmeyi. Diğer her şeyi en küçük zerresine kadar değerlendirebilmek için hayatı bir kere yaşadığımı bilmeye, hatta birkaç kere yaşama fırsatım olsa bile bunu tercih etmediğimi bilip kendime saygı duymaya ihtiyacım vardı çünkü