Kategoriler
edebiyat Genel

17.01.2019

Bir sayfiye yerinin çarşısı boyunca yürümekteydi. Birkaç dükkandan, birçok tezgahtan müteşekkil küçük bir çarşı…
Çarşının en ucunda, gözleme ve kek satan bir dükkan vardı. Tüm gün boyunca yüzdüğü ve çarşıya kadar epeyce uzun bir yoldan geldiği için açlıktan karnı guruldamakta, halsizlikten adımları sarsaklaşmaktaydı. Onun için de bu gözlemeci dükkan şimdilik derdinin tek dermanıydı.
Dükkandan çıkanlar epey mutlu görünmekteydi. Hallerinden hoşnut birer kedi gibi… Adeta yolda uyuyabilecek denli doyup gevşemişti hepsi… Doğa üstü bir tür rahatlamışlık vardı yüzlerinde.
İçeriye girdi. Tertemizdi ortalık ve harika kokuyordu. Karışık bir gözlemeyi bir bardak ayranla, ardından çikolatalı keki, bir espresso eşliğinde içti.
Gevşemişti…
Sanki sarhoş olmuştu…
Sanki, keklerin içinde uyuşturucu vardı…
Ertesi sabah, kahvaltı zamanı ilk kez acıkmadığı için kahvaltıdan vazgeçmek zorunda kaldı; çünkü zorla dahi olsa boğazından geçmiyordu hiçbir şey
Tüm gün boyunca yüzüp yorgunluktan bitkin düşmesine rağmen hala acıkmamıştı. Yorulsa da; acıkmıyor, dahası boğazından su bile geçmiyordu.
Üç gün sonra, öldü. Tıpkı diğerleri gibi… Yavaş yavaş ve hissederek… Hissedemedikleri bir şey yüzünden…
Bir ihtiyaç…

Kategoriler
edebiyat Genel

20.12.2018

Halı dokumayı hiç sevmezdi; ama geçimini bununla sağlamak zorundaydı. Makineyle dokunan halılardansa, zenginler onların dokuduklarını aldıkları için, bu teknoloji çağında, el tezgahıyla, halı dokuyorlardı. Hem de büyük bir gururla… Baba mesleklerini, dede mesleklerini yaptıkları içindi o saçma sapan gurur…
İnsanlar onlardan bir alıp bine satarken; onlar böyle bir şey için gururlanabiliyorlardı işte. Kendisini körler ülkesinde görebilen tek kişi gibi hissediyordu. Üstelik herkes gelip gelip gözüne parmak atıyor, her defasında biraz daha körleştiriyordu onu…
Yine de bir halı vardı dokumakta olduğu… Bu halıdaki deseni kendisi yarattığı için mi bilinmez, çok seviyordu
. Satılmasını istemiyordu; ama yapılacak bir şey de yoktu…
Halının rengi çilek kırmızısıydı. Tek renkti… Desenini kendisinin belirlemesine izin vermelerinin nedeni, ailesinin bunu ona verilecek on sekizinci doğum hediyesi olarak belirlemeleriydi…
Babası, zımpara kağıdı gibi pütür pütür elleriyle yüzünü okşamış, ona bir lütuf gibi, dokuyacağı deseni tek başına belirleyip halıyı tek başına kendi bitirme hakkı vermişti.
Bir lütuftu gerçekten. bu. Evet, işini saçma bulduğu için sevmediği doğruydu; ama herkes özerkliği severdi. Üstelik daha az insanla muhatap olacaktı böylece.
Gel gelelim, bu halıyı dokuyalı beri işini sahiplendiğini hisseder olmuştu. Belki de ttek ihtiyacı olan şey, karar verme özgürlüğüydü. Ya da karar verdiğini sanma…
İşte bakın, o da kendisiyle gurur duymaya, işini övmeye başlamıştı.
Verilen küçücük bir özgürlükle hemen sukoyvermiş, gözlerini kapayıvermişti.

Kategoriler
edebiyat Genel

19.06.2018

Eline iğneyi aldı ve pürüzsüz bir kumaşı rastgele delmeye başladı. Her delişinde kumaştan iplikler çözülmekteydi. sonunda kumaş sadece iplikler yığını haline geldi. O elinin altındaki dokuma tezgahında pürüzsüz bir kumaş dokuyana dek…

Kategoriler
edebiyat Genel

12.05.2018

Bir alt geçidin merdivenlerinden inmiş yürürken tezgahının üzerinde bir tek radyo bulunan, eciş bücüş, yaşlı bir adam gördü. Gördüğü ilk şey bomboş tezgahın üzerinde öylece duran radyoydu aslında. Tezgahın üzerine serilmiş muşamba bembeyazken; üzerindeki radyo simsiyahtı. Zifiri siyah… Ardından bu tezgahın kime ait olduğunu merak edip tezgaha daha dikkatli bakıp; yaşlanmadan önce dahi eciş bücüş olduğu kuvvetle muhtemel olan adamı fark etti.
Radyodan tuhaf sesler geliyordu. Cızırtı diyemeyeceğimiz; ama hiçbir dile benzetemeyeceğimiz, insandan çıktığına bile emin olamayacağımız türden sesler…
Biraz yaklaştı; zira alt geçit epey gürültülüydü.
o radyoyu satın almak istiyordu. Sesini duymaktansa daha çok bu amaç için yaklaşmıştı tezgaha.
Adam on beş liraya, aceleyle satmıştı. Acelesini son malını da hemencecik bitirme telaşına yorup acele edişine eşlik ederek radyosunu aldıktan sonra ödemeyi yaptı. Parayı verirken adamın söylediği fiyatın tamamen rastgele söylendiğinden şüphelenmekteydi. Fiyat mantıklıydı; ama adamın ses tonu bunu düşündürmüştü.
Radyoyu alıp apar topar eve götürdü ve açtı. Bu arada ne yaptıysa pil yuvasını bulamamıştı; ama nasıl olsa çalışıyordu. Pili bittiğinde düşünürdü artık.
Sonunda radyoyu açtı. Yine aynı sesler duyulmaktaydı. Tanımlayamamıştı sesleri. Tanımlamak zordu. Düğmesini basarak kanal değiştirdi ve kendi adını duydu. Tanıdığı birisinin sesinden… Hafızaya alma düğmesi sınırsızdı ve telefon tuşlarının diziliminde, yani istediğin sayıyı girecek rakamlar bulunan tuşlar kullananın her emrine amadeydi.
Tuşlara teker teker basıp kendi adını ya da tanıdık sesleri duyduğunda o kanalları hafızasına aldı. Zaten radyo istasyonlarının frekansları birbirlerine epey yakındı. Kanalları dinlediğinde, tanıdıklarının, daha doğrusu onu düşünen tanıdıklarının kendi hakkındaki duygu ve düşüncelerinin seslendirildiğini keşfetmişti. Onu düşünüp kendisini tatmin edenden, onun ölmesini isteyene kadar binbir çeşit düşünce, binbir çeşit duyguyu dinleyebiliyordu.
kendisini o kadar kaptırdı ki radyoya, insanların karşılarına çıkmadığı, onlarla iletişim kurmadığı için, onlar da onu düşünmez oldu. Onlar onu düşünmeyince de; radyo kanalları teker teker cızırtıdan ibaret olmaya başladı.

Kategoriler
Genel

27.04.2018

Yağmurda şemsiye, yazın hasır şapka, genel itibariyle çakmak ve anahtarlık satardım kalabalık bir meydanda… Tabii eğer zabıtalar beni rahat bırakırsa…
Her yarım saatte bir gelirlerdi ve ben, ben ve diğerleri, kaçardık onlardan. Düşmandan kaçar gibi…
Bazılarımız da kavga ederlerdi; ama bir tek kişiye üç kişi saldırdığından, çoğunlukla dayak yiyen ve malınnı kaybeden o olurdu.
Neden bizi rahat bırakmazlardı? Devletin bekası için mi? Hayır, şaka mı yapıyorsunuz! Elbette hayır… Yakaladıklarının malını alırlardı. Sonra ceza yazarlardı ve vermezlerdi mallarımızı. Ardından malları depolarda biriktirir ve açık arttırmayla satarlardı. O paraya ne olurdu, en ufak bir fikrim yoktu.
Sokaklarda satıcı olmamasını istiyordu devlet. Oysa sokaklarda tezgahlar vardı. Dükkan sahiplerinin tezgahları…
Sokaklarda şiddet olmamasını istiyordu devlet. Oysa zabıtalar vardı.
Bir gün, bir zabıtaya yakalanmıştım. Yağmur olduğundan şemsiye satıyordum. Tam yüz liralık malı kaptırmıştım.
İşte o an içimde bir şeyler kırıldı ve birkaç aydır düşündüğüm şeyi yapptım. Üst düzeylerde olan bir arkadaşım bana bir şekilde borçlanmıştı. İşte o zaman önermişti bu fikri. Eğer istersem beni zabıta olarak devlete yerleştirebileceğini söylemişti. Hem de gayet ciddiydi.
İşte o an, telefonumu elime alıp düğmeye bastım. Bir haftaya kalmamıştı yerleştirilmem.
Artık, devletine sadık, iyi bir zabıtaydım.