Kategoriler
edebiyat Genel

14.02.2019

Bir tırtıl beslediniz mi hiç? Ben beslemiştim. Bir dut yaprağını tüketirken ona yapışıyordu salgıladığı ipliklerle. Gövdesinin her miliminin altında bir iplikçik vardı ve yaprakla bu şekilde bütünleştikten sonra tüketiyordu yaprağı.
Bir tanesini sökerek almıştım pörsüyen yapraktan. Tırtılı ezesim gelmişti. Nasıl bu kadar bağlanabiliyordu bir an sonra tüketeceği yaprağa?
Ve ben, nasıl oluyordu da bağlanamıyordum bir an sonra tüketeceğim o ana?

Kategoriler
edebiyat Genel

24.12.2018


Birkaç haftadır müdavimi olduğum barda oturmuştum. Şu eski para atılarak çalıştırılan müzik kutularının daha teknolojik versiyonlarından vardı. Ben de o yarımlaşamamış, sadece bozuk paranın ucunu alabilecek kadar yarımlaşmış ağzına devamlı bir liralık lokmalar tıkmak suretiyle besliyordum onu. O yarım yuvarlaklaşmaktan aciz ağzı, ben para tıktıkça büyüyüp olgunlaşmayacaktı. İstediğini veriyorduk nasılsa. Neden değişmeye, evrimleşmeye gerek duysundu ki?
Her bir lira, üç şarkı ederdi ve ben her üç şarkı çalma hakkımı tek tercih yapmak için kullanıyordum. Eh, belki ağzı yarım yuvarlak bile değildi; ama ben ona bir verirken o bana üç veriyordu. Hakkını vermek gerekti alete. Bir toprak değildi; ama toprak olsa ne yazardı…
İşte bakın, elimdeki viski yarılandıkça düşüncelerimin halini görüyor musunuz?
‘Sayende büyüyorum işte, ne var bunda? İçeceksin tabii.’
İşte kulağımın arkasındaki tırtıl böyle diyor. O küçücük siyah noktası, yani kafası odur diye düşünüyorum hangi kulağımın arkasında olmak isterse oraya gider. Kulağım ve iki kulağım arasındaki hafif kavisli; ama düz patika dışında hiçbir yere uğramaz. Şimdi sağ kulağımda. Sevap yazan melek görevinde şimdi. İyimser…
Evet, ben içtikçe o büyüyordu; çünkü içtikçe ona gıda temin etmiş oluyordum. Diğerleri gibi yaprakla beslenmiyordu. Boş, tekrarlanan düşünceler… Epeyce semirmişti. Bazen kafamda düşünce olmamasının tek sebebi oydu. Eh, boş düşünceleri yiyince…
‘Şarkı bitiyor, doyursana aleti? Bak şu adam hareketlendi, galiba o…’
‘Bıktım aynı şarkıdan.’
‘Ama ben bıkmadım… Dolayısıyla sen de bıkmadın.’
‘İnsanlar bıktılar, bana ters ters bakıyorlar.’
‘Boş ver onları. Onlar da öğrensin. Her şey yalnızlıktan…’
‘Zaten şarkı söylüyor, o yankılı sesinle bir de sen başlama… Beynimin içine ettin!’
‘Yemem gerek, beslenmem gerek… Hem bu senin de çıkarına. Haydi, lütfen! Besle şu aleti!’
‘Neden? Bu şarkı anlamlı bir şarkı oysa…’
‘Anlamlı olduğu için zaten… Ben gıdamı aldıktan sonra sana kalan anlamı olacak… Haydi!’

‘Sağ ol ortak…’
‘Biz neden ortağız peki?’
‘Ben senin öküzkakan kuşunum. Zihnindeki asalakları yiyip seni rahat ettiririm, biliyorsun zaten.’
‘Tamam da neden herkesin bir öküzkakan kuşu yok? Neden başkasında senden yok?’
‘Bilmem, Ben yumurtadan çıktığım anı bile hatırlamıyorum ki. Hatta bir yumurtadan çıktığıma bile emin değilim.’
‘Aşk yok mu gerçekten sence?’
‘Ona göre yok. Haklı nedenleri de var üstelik.’
‘Peki sence?’
‘Bence de yok; çünkü sence de yok. Bana niye soruyorsun ki?’
‘Belki var diye düşünüyorumdur. Belki… Bilinçaltımda… İnanıyorumdur.’
‘Sen o tür şeylere inanmazsın, bilmiyor musun? Sen…’
‘Ben?’
‘Sen aşkın neden-sonuç ilişkilerini darmadağın ettiğine ve aklı boşu boşuna buğulandırdığına inanırsın. Aslında, sen aşka inanırsın; ama kendini bilen aşka… Zaten şarkı da ona ‘artık yok,’ diyor bence. Yani sence.’
‘Peki suça ne diyorsun? Var mı sence? Yani bence?’
‘Zihnini çınlatmamak için gülmüyorum bak.

… Şu mermerin çatlağından uzak tut tırnaklarını da; kendi zihninin çatlaklarına odaklan, çatlak!’
‘Kusuru seviyorum, biliyorsun. Dümdüz mermerde, o pürüzsüzlükte… Şu güzelliğe baksana!’
‘Hadi hadi… Ben tıka basa doydum. İç bir kahve de gidelim.’
‘Söylesene, sen ne zaman kelebek olacaksın? Nasıl bir şey olacağını çok merak ediyorum.’
‘Bilmiyor musun?’
‘Neyi?’
‘Ne zaman kelebek olacağımı…’
‘Yoo.’
‘Ohoo, sen zom olmuşsun be kızım, haydi gidelim artık. Yarın iş var…’

Kategoriler
edebiyat Genel

19.11.2018

Yeşil bir halıdan geçerek gidiliyordu odama. Başka bir şeyin de önemi yoktu kanımca. Yerden başka bir tarafa bakmazdım. Benim de burada olmamın nedenlerinden birisi de buydu. Yatağım bile yerdeydi ve yüksekliği yaklaşık, hatta neden yaklaşık olsun, sekiz santimetreydi.
Belki de bunun için, çocukları, özellikle bebekleri, pek severdim. Onları görebilirdim çünkü.
Oynayışlarını, emekleyişlerini, ağızlarından akan salyayı… Severdim bebekleri.
Bir göz doktoruna gitmiştim elbette. Aslında bir düzine… Hepsi gözlerimin normal çalıştığını, sorunun zihinde, ruhta olduğunu söyledi.
Eh, adı üstünde… Ruh ve sinir hastahanesi…
Ruhun hastahanesi mi olurdu oysa? Saçmalıktı bunlar. Bu yazdıklarımı yazdığım zamanlar yaklaşık on üç yıldır burada kaldığımı söyleyebileceğim zamanlar… Tanrı dedikleri muamma izin verirse, ömrümü burada bitireceğim büyük ihtimalle.
Ben bilmem. Ben yere bakarım… Yerde olmaz tanrı manrı. Derler ya hep, tanrı göklerdedir diye… Onun için ben anlamam tanrıdan manrıdan.
Bir sürü şey düşürüyorlar insanlar yere. Hatırlıyorum. Dinlediğim bir Kel Oğlan filmi vardı yıllar önce. Orada bir Tırtıl vardı. İşte o Tırtıl benim; ama ben ne onun kadar huysuz görünümlü, arkadaşa ihtiyacı olan bir mahlukum; ne de tamamen huysuzum. Ben umursamıyorum o kadar. Ya da çok umursuyorum. Ya da sadece rahatımı düşünüp; deliliğimle bir şekilde yaşamanın yolunu kimseye ilişmemekte bulmuşum.
Bir Kel Oğlan’ım da yok bana muhabbetle bakacak. Belki de…
Boş versene… Tek bildiğim huysuz olamadığım. İyi huylu bile sayılabilirim. ‘Gel,’ derler gelir, ‘git,’ derler giderim. ‘Al şu ilacı iç,’ derler içerim.
Ama…
‘Bak şu göğe!’
‘Yıldız kaydı, haydi dilek tutalım!’
‘Şu gökdelenin tepesinde bayrak ne güzel görünüyor!’
‘Kuşlara bak! Şu ne kuşu, biliyor musun?’
dedikleri zaman çıldırırım. Bakamadığım, göremediğim, düşünemediğim şeylerdir bunlar.
İşte o zaman ağzım köpürür ve…

Kategoriler
edebiyat Genel

20.02.2018

Bir tırtıl, kozasını örmekten vazgeçti; çünkü nasılsa ölecekti.
Bunu gören çocuk, tüm tırtılların böyle yapmaları halinde tanrının ne yapacağını merak etti; ama tüm diğerleri kozalarını ördü, kelebek olup öldü.