Kategoriler
edebiyat Genel

27.03.2020

Çok çok eski bir çağdan kalma bir binaydı. Tavanı çökmüş, granitten sütunları, merdivenleri ve koltukları kalmıştı. Ve yine granitten yapılmış altı tane kemer… Kapısı da ya sökülmüş, ya da çürümüştü. İşte oraya bir sürü turist gidiyor, koltuklarına bile doğru düzgün oturmadan, merdivenlerinin ancak iki üç basamağına çıkma zahmetinde bulunarak; o canım sütunlarındaki o emek emek işlenmiş oymalara el bile sürmeden ziyaretlerini sonlandırıyordu.
Yirmilerinin başlarındaki genç kız ise, oranın yaşamasını, amacı dahilinde kullanılmasını düşlüyordu. Bunun için yapmayı planladığı şeyler rüyalarına giriyordu. Bir tür takıntı olmuştu bu bina. Belediyeyle konuşmaya çalışmış, amcasının bir tanıdığıyla bağlantı kurmuştu bunun için.
Orada bir arkadaşının tek kişilik bir dans gösterisi yapmasını hayal ediyordu hep nedense. Arkadaşını o binaya yakıştırıyordu. Perküsyonu, flütü bulunan, zilli bir çift halhalın desteklediği bir orkestrayla, her adımı anlatacağı eski bir hikâye için son derece önemli olan bir dans…
Ontolojik bir hikâye olacak, bizim hikâyemizi, yaratılmış olan tüm evrenlerin hikâyesini anlatacaktı. Bir tek kişi yapacaktı bunu. Yapmıştı da… Birçok kere… Yine de; hiçbir yere oraya yakışacağı denli yakışmamıştı.
Biliyordu, çok iyi biliyordu bunu. Hiç kimse olmadığı zamanlarda, elinde bir vurmalı, cebinde bir flüt, oraya gidip seslerini dinlerdi. Önce flütü çalardı. Arkadaşının dans ettiği, bizzat bestelediği müziği çalmak hiç de zor olmazdı onun için. Sadece flüt ile perküsyonu aynı anda çalamamasına hayıflanırdı. Dansın koreografisini de kendisi tasarlamıştı. O dansı icra etmenin dışında her şeyi o yapmıştı. İcra etmeyi bilse, zaten hiç durmaz, yüzeysel turistlerin huzurunda yapmak pahasına orada gerçekleştirirdi performanslarını. Her gün, bıkıp usanmadan yapardı bunu.
Yine de; bir gün flüt ve perküsyonun tüm elemanlarını çalar, ertesi gün sadece bir önceki gün çaldığı müzikle dans ederdi.
Biliyordu, belediye o yıkık dökük binayı olduğu gibi bırakacak, hiçbir müzisyen orada çalma riskini almayacak, arkadaşı orada dans etmeyecekti.
Biliyordu, o dansın koreografisini idrak etmeyecekti hiç kimse. Onu icra eden arkadaşı bile…
Biliyordu, kimsenin bunu neden umursadığına dair en ufak fikri olmadığını, ona deli gözüyle baktıklarını biliyordu.
O sadece, aynı anda sahnedeki her kişinin yerine geçemediğine üzülüyordu. Eğer geçebilseydi… Harika bir gösteri gerçekleşecekti. Zaman ve mekan birleşecek, o ancak o imkansız anda doyuma ulaşacaktı.
İronik bir şekilde, kendi yarattığı bir şeye tam olarak sahip olma arzusu onun cezası olmuştu.
Bunu da biliyordu.

Kategoriler
edebiyat Genel

13.01.2019

Yabancılaşmış olmak herkesin hissettiği bir şey midir acaba? Belki de; insanlar hissetse bile; hissettiklerini akıllarından geçirmekten korktuklarından, birkaç cesur insanın hissettiği bir şeymiş gibi gelir. Herkes gibi olmak, herkesle birlikte yaşamak, insanlarla kaynaşmak isteyip; bunun şevkiyle içindeki sesi bastırmak daha kolaydır çünkü.
İşte o da öyleydi; ama beni görünce içindeki sesi dinlemek zorunda hissetmişti kendisini. Yani bana öyle söylemişti. Nedenini sorduğumda, bilmediğini söylemişti sadece. Rahatsız bir hali vardı. Bu kadar açık olmayı kendisinden beklememiş olmalıydı. Onu tanıyordum. Birkaç aydır iş arkadaşıydık. İşe yeni başlamıştı. Benim tam zamanlı metin yazarlığı ve buna benzer işler yaptığım reklam ajansında grafiker olarak çalışmaktaydı.
Pek yakın sayılmazdık; ama ikimizin asansörde kalmış olmamız, onun bu kadar açık olmasını sağlamıştı. Biraz tedirgin olduğu söylenebilse de; bunu bir fırsat olarak değerlendirmesiydi kendi kafasında. Doğrusunu isterseniz pek yakınlık göstermemiştim ona ve o da bu düşündüklerini bana söyleyecek ortamı bulamamıştı doğallıkla. Ben oradaki kimseye yakınlık göstermezdim zaten. Kendi halimde takılırdım. İş arkadaşlarım muhtemelen kendini beğenmiş kasıntı herifin teki olduğumu düşünüyorlardı. Öyleydim de belki. Kendimi beğeniyor muydum, emin değildim de; onları beğenmediğim doğruydu. İşimi beğenmiyordum. Aslında işimi değil, reklamını yaptığım ürünleri beğenemiyordum. Sadece o da değildi, ben reklam sektöründen nefret ediyordum. Diğer taraftan, ne yapacağımı da bilemiyordum. Yaratıcı bir şeyler yapmak istiyordum ve kazandıracak tek iş buydu.
İş çıkışında da altı kişilik bir toplulukta vakit geçiriyor, kendimle birlikte sadece onları beğeniyordum. Topluluğun adı Sihirli Tiyatro’ydu, ‘Yalnızca Aptallar İçin…’
Herman Hesse’in Bozkır Kurdu adlı romanındaki yerden esinlenmiştik. İnternette aptalca bir forumda tanımıştık birbirimizi. Sonra ortaklaşa bir yer almış, kapısına paslı bir tabela iliştirip kitaptaki aynı sözcükleri yazmıştık tabelaya. Bina içinde de ne istiyorsak yapmış, kendi katmanlarımızı hep birlikte tanımıştık. Kendilerimizden binlerce yaratmıştık…
Sonra öylesine kaynaşmıştık ki, mitolojik yaratıklarda olduğu gibi, bir yarısı birimizden, diğer yarısı diğerimizden oluşan insanlar/katmanlar yaratmıştık. Bilerek ve isteyerek değil, kendiliğinden…
Galiba, muhteşem altılıya bir yedinci eklenecekti. Asansörde birlikte kaldığım herkes bu kadar açık olamazdı ya… Olabilir miydi?

Kategoriler
edebiyat Genel

26.04.2018

Çok yorgundu. Vücudunun her santimi çözülmüştü sanki. Derisi vücudunu kaplamaktan, damarları kanını taşımaktan, kanı bir temizlenip bir kirlenmekten ve devamlı hareket etmekten bıkmiştı ve bu bıkkınlık, vazgeçmişlik, vücudunu oluşturan tüm atomlar için geçerliydi.
Bu durumun somut bir nedeni yoktu. İşi güzeldi, seviyordu işini. Bir tiyatro sahnesinde kostümlerden sorumluydu. En devasa sorunlara en pratik çözümler bulmakta usta olduğu için oyunlar hiç sınırlanmadan oynanabiliyor, çok daha gerçekçi görünüyorlardı seyirciye. İş arkadaşlarıyla da bir sorunu yoktu. Üzerine sinen bıkkınlığı bile anlayan yoktu. İyi idare ediyordu. Canlı duruşundan taviz vermiyor, fazlasıyla enerjik görünüyor, evine girene kadar hiperaktif bir insan profili çiziyordu. Evine girdiği an kendisini bırakıyordu. Neferet ettiği yorgunluğu onu ele geçiriyordu. Bununla birlikte, kapı çalındığı an yine değişiyordu. Kapıyı çalan, on saniyeliğine gördüğü, çöp almaya gelen kapıcı olsa bile bir şey değişmiyordu.
Bir gün, kostümünü hazırladığı bir oyunu, boş bir koltuğa oturup seyretmeye başladı. Seyretmeye çalışmaya… Onu görecek kimse olmasa bile yorgunluğunu sezdirmemekte epey idmanlı olmasına rağmen, tiyatrınun gerçekçi hhavası bunu zorlaştırmıştı. İyi ki salın karanlıktı…
Oyun bitip salondan çıkmak için hareketlendiklerinde, yanındaki koltuktan kendi vücudunu kaldırmaya çalışan, oraya annesi olması kuvvetle muhtemel bir kadınla gelmiş olan çocuğu gördü. En fazla on yaşlarındaki çocuk, henüz o kendisindekine eş bıkkınlığı kamufle edecek kadar uzman değildi.
Heyhat, çocuğun daha yaşayacak yılları olmalıydı önünde ve bunun çocuk için ne ifade ettiğini çok iyi bilmekteydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

04.11.2017