Kategoriler
edebiyat Genel

21.06.2018

Aslında batıl inançları yoktu ve bu tür şeyleri küçümserdi. Ne var ki, vücudunun hiçbir parçasını ortalığa bırakmaz, kestiği tırnakları ve dökülen saçlarını bile yakardı. Kazayla damlayan bir damla kanını bile yanında taşıdığı ağır bir dezenfektanla yıkardı. Tuvalete gittiğinde tuvaleti aynı dezenfektanla yıkamayı ihmal etmezdi. Kazayla düşürdüğü bir yara kabuğunun bile izini sürerdi. Saçlarının yere dökülmemesi için perukla gezerdi. Neredeyse dökülen derisinin hesabını soracaktı havadan. İşte o kadar düşkündü vücut parçalarına.
Ama…
Bazen bilerek ve isteyerek verirdi insanlara bir tel saçını. öyle büyük bir şey verir gibi değil… İçinin ısındığı bir insanın omuz başına usulcacık iliştiriverirdi mesela.
Çok büyük bir şeyi, küçük bir şeymiş gibi yapmak bazen zor gelirdi ona. İçi içine sığmaz, söz konusu şahsa bir çiçek aranjmanı yaptırmışçasına mutlu olurdu.
İnsanları severdi; ama kendi vücut parçalarını, artık ondan kopmuş olanları bile, daha çok severdi.
Bir gün, hiç tanımadığı bir insana kan vermeye gitti. Bunun nedeni kendisince dahi muammaydı.

Kategoriler
edebiyat Genel

21.01.2018

Kalın parmaklıklar arasında, açıktaydı. Herkesin onu her an izlemesiyle cezalandırılmıştı. Şehir meydanının tam ortasındaydı hücresi. Tek hücre onunkiydi. Bu cezaya çarptırılan tek kişi o olmuştu tarih boyunca. Tuvaletini dahi oradaki bir kovanın içine yapmak zorunda bırakılmıştı. Kova, içindeki taşmadan boşaltılamazdı. Yasaktı… Tuvaletini yaptığında dahi göz önünde olması, kırk yılın başında onu hortumla yıkarlarken ya da uyurken insanların bakışları altında olması alışıldık bir şey miydi merak ediyordum. Hiç karıncalanmıyor muydu vücudu bu bakışlardan, bilmek istiyordum. Her an şehre yeni insanlar geldiğinden, bir an bile gözler üzerinden ayrılmıyordu. Kaldı ki, şehrin sakinleri dahi sadistçe bir merakla her meydandan geçişlerinde onu izlemekten kendilerini alamıyordu. Oysa her gün aynı şeyi yapıyordu. Yemek yiyor, taşlaşıyor, tuvalete gidiyor, taşlaşıyor, uyuyor, taşlaşıyordu… Bir heykelin, nefes bile aldığı görülmeyen, taşlaşmış bir adamın neyini izleyecekti ki insanlar? Ama izliyorlardı işte.
Adam çırılçıplak olduğundan, daha doğrusu adamı çırılçıplak bıraktıklarından, ergenlerin dikkatini çekiyordu ve bu yaşamak zorunda kaldığı şeylerin en hafifiydi. Kendisini tatmin etmeye bile cesareti olmadığından, ya da isteği, gece gördüğü ıslak rüyalar, herkesin gözü önünde olmaktaydı. En azından sabah işe gidip yolları meydandan geçen insanların…
Nöbet tutan polisler durmaktaydı kafesinin yanında yöresinde. Kimsenin onunla konuşmasına izin vermiyorlardı. Gerçi böyle bir izin verseler de kimseyle konuşacağı yoktu.
Bir gece, şehrin elektiriğini kesip polislerin dikkatini başka bir yere çekilmesini sağlayıp onun yerine geçmeyi planlıyordum hep. Nedenini bilmesem de; bazen yolumu sırf onu görüp bu fantezimi canlandırabilmek için meydana düşürüyordum. Bir gün polislerin afacan bir çocuğa dikkatlerinin kaymasını fırsat bilerek planımı yazdığım kağıdı tam öylece duran avcuna attım. Avcunu kapatıp kağıdı hemen gayri ihtiyari gizledi. Sonra da küçük, dikkat çekmeyen hareketlerle kağıdı okudu. Bunu öylesine bir ustalıkla yapmıştı ki, gözüm üzerinde olmasaydı ve kağıdı ona verdiğimi bilmeseydim fark edemeyecektim. Kağıdı okudu. Vücuduna yapışan kirle kağıda bir şeyler yazdı ve dikkat çekmeyen bir hareketle, bir anda bana geri fırlattı. Bir tek kelime yazılıydı kağıtta:
‘HAYIR’
İşte o zaman ilk kez, gerçekten merak ettim. Ben neden böyle bir şey istemiştim? Ve daha da önemlisi, o neden böylesine bir kurtulma fırsatını tepmek istemişti?