Kategoriler
edebiyat Genel

07.04.2019

Fincanı kapattı…
Önce kendisine değil de göğe doğru çevirdi. Fal kurallarına göre kendisine çevirince kendi geleceğini niyetlediği anlaşılıyor olmasına rağmen, o evrenin falına bakmak istiyordu. En azından bu dünyanın…
Fal bomboştu. Sadece telve vardı. Bir kara delik gibi, her şeyi içine çekiyordu sanki. Hiçbir şey anlaşılmadığı gibi, ona gereksiz bir şey yaptığını haykırıyordu adeta bu hiçlik görüntüsü.
O kimdi de; koskoca bir evrenin falına bakabilsindi? O bir sinek bile değildi bu evrende.
Aniden, hala baktığı telvede küçük bir madalyon göründü. Sanki madalyonun içinde onun resmi vardı, görmese de biliyordu bunu.
Umut etmeye, kendisinin de evrende bir şey ifade ettiğini düşünmeye başlayabilirdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

19.01.2019

Bir tür luna park açılmıştı ilçenin meydanında. Çok yakın olmasına rağmen gitmekten korkuyordu. Gidip eğlenememekten… Hayal kırıklığına uğramaktan… Orada eğleneceğine dair, birçok sıkıntısından sonra rahatlayacağına dair umudunu taze tutmak istiyordu; çünkü çok, gerçekten çok sıkılıyordu.
On bir yaşındaydı ve babasının halasının yanında kalıyordu. Yaşlı bir kadınla yaşamak, yani en azından bu yaşlı kadınla yaşamak, can sıkıntısından ibaretti. Bakıldıkça çoğalan fotoğraflar, devamlı anlatılan anılar; en önemlisi doğru düzgün anlaşılmayacak kadar boğuk, yaşlı bir sesin mütemadiyen konuşması…
Can sıkıntısı! Can sıkıntısı! Can sıkıntısı…
Üstelik büyük halası ona oyuncak niyetine birkaç tahta vermişti sadece. Onları ne yapacağını bile bilmiyordu. Oysa evde, onlarca askeri vardı. Binlerce…
Bir gün, evden aniden çıkıp luna parka gitmeye, biraz eğlenmeye karar verdi. Ne olursa olsun, içinde bulunduğu durumdan iyiydi.
Büyük halasına haber verip çıktı.
İşte luna park… ‘Dünyanın eğlendirebilen tek eğlence parkı’ yazılmıştı her yere büyük harflerle.
Görecekti gerçekten eğlendirip eğlendirmediğini…
İçeri girdiğinde, birkaç dakika boyunca vücudu kalabalığın baskısına alışamamıştı. Bağıran, etrafa parlayan aç gözlerle bakan yüzlerce insan vardı çevresinde. Umutlu, meraklı; ya da ilgili değil… Aç gözlerdi bunlar… Bir ihtiyaç falan yoktu ortada. Belli bir ihtiyaç, arayış ya da bulamayış yoktu. Sadece bilinçsiz bir açlık vardı bu gözlerde. İnsanlar ne arayacaklarını umursamıyor, bulacakları şeyin, açlıklarını doyurup doyurmadığıyla ilgileniyorlardı sadece.
Bir salıncak, jeton oyunları, bir çark, yumruk oyunu, silahla öldürebileceği oyunlar…
Henüz aradığı eğlenceyi bulmamıştı. Bulacak gibi de değildi galiba.
Parkın sonlarında, her an yakalanmaktan korkan, yaşlı bir adamın oturmakta olduğu bir masa gördü. Masanın önündeki, orada bulunan tek mütevazı olan karton tabelada: ‘eski mutluluklar’ yazıyordu. Aklına büyük halası geldi. Oynadıkları saçma sapan oyunlardan bahsetmişti birkaç defa. Acaba onlarla mı ilgiliydi bu masa?
Yaklaştı… Masanın üzerinde, takoz denebilecek kadar eski bir dizüstü bilgisayar vardı.
Eğer birkaç lira verirsen bir şey gösteriyordu adam tabelada yazan küçük harfli yazıya göre.
İlk defa eli cebine gitti ve birkaç lira verdi. İlk defa fiyat yazmıyordu. ‘gönlünden ne koparsa,’ diyordu yaşlı adam. Kaçak tezgah açmış olmalıydı. En başından anlamalıydı bunu. Gerçi umrunda değildi, o eğlenmek istiyordu.
‘Çocuklar vardı videoda ve çocuk sesleri duyulmaktaydı. Tahta kılıçlarla oynayan, gözlerinde açlık değil, mutluluk, coşku ve oynadığı şeyin gerçekliğine olan inanç bulunan çocuklar…
Tebeşirle seksek çizgileri çizen, sonra onlarla oynayan, yüzlerinden gerçek bir amaç okunan çocuklar…
Evcilik oynayan ve tıpkı aileleri gibi davranan, sahici çocuklar…
Bisiklet yarıştıran, coşkulu çocuklar…
Evet, bunları görmüştü; ama bunlarla oynayacak bir arkadaşı yoktu ki.
Luna parktan çıkıp evine gittiğinde, büyük halasına anlatacak bir sürü anlamsız şeyi vardı. Bir tek şey dışında…
Yaşlı adamı anlattığında, büyük halası ona verdiği tahtaları getirdi. Çocukken bunlarla eğlenmişti. Onlarla oynadığı oyunları anlattı ona. Birlikte oynamak için. Hem kendisi için de iyi olacaktı. Hiç kimsenin dinlemediği birisi olmaktan bıkmıştı.

Kategoriler
edebiyat Genel

15.12.2017

Çok mutluydum! Gerçekten çok mutluydum… Uzun zamandır mutlu bile olamazken şimdi çok mutluydum.
Şansıma inanamıyordum. Resmen piyangoda büyük ikramiyeyi tutturmuştum. Hem de tam bilet almıştım. Yani tümü bana çıkmıştı.
Tam ihtiyacım olan şeydi. Bu parayla neler neler yapmayacaktım ki… Bir çiftlik alacaktım. Özel bir okul yaptıracaktım. Sonra… Henüz düşünmemiştim fazlasını; ama yapacaktım bir şeyler işte. Kim gerçekten para kazanacağını düşünür ki? Detaylı planlarım yoktu. Basmakalıp planlarım vardı henüz.
Belki de bu ülkeyle hiç uğraşmaz, yurt dışına çıkardım. Nereye gidebilirdim acaba? Amerika’ya… Neden olmasın.


Paramı aldığımda medya benimle epeyce ilgilenmişti. Planlarımı öğrenmek istemişti herkes. Bilmediğimi söyleyince yüzlerinde kıskançlık dolu ifadeleri görmüştüm. İşte o zaman medyanın bir uzantısı değil de; insan görüvermiştim karşımda. Bir sürü arkadaşım karşıma tekrar çıkmıştı. Bana sözler verip tutmayanlar, ‘bir gün görüşelim,’ dedikten sonra yüzüme dahi bakmayan, benden sözümona daha avantajlı, zeki, şanslı ya da öylece, başarılı olanlar…
Bir sürüsü…
Hatta bir kafede tanışıp sonra yıllardır görüşmediğim birisi bile aramış ve kendisini hatırlatmıştı. Komiktir, hemen hatırlayıvermiştim onu; çünkü aramasını çok beklemiştim o günden sonra. Ben aramıştım; ama o aramayınca bir daha aramayı uygun bulmamıştım. İyi birisiydi aslında; ama şimdi arayınca gözümden kayıp gitmişti magmanın en derinliklerine.


Paramı iyi kullanıyordum. En azından kendimce iyi kullandığımı düşünüyordum. Uyuşturucuyu denememiştim mesela. Ya da kendime yakışmayacak bir şey yapmamıştım. Bir yerde duymuştum
piyango talihlileri hep bağımlıya dönüşüp ya deliriyor, ya da eskiden olduklarından katbekat yoksullaşıyorlarmış.
Ben paramın bir kısmını faize yatırmıştım. Diğer kısmıyla bir özel okul yaptırmış, yüzde ellisini fakir çocuklar için bedava kılıp; yoksul mahallere gidip sınav yapmak için seyyar öğretmenler görevlendirmiştim. Hep hayal ettiğim gibi…
Paramın bir diğer kısmıyla da bir çiftlik yaptırmıştım. Bir at çiftliği… Günümün büyük kısmını orda geçiriyordum. Atlara biniyordum. O zengin sporu, artık benim de yapabileceğim bir spordu. At binmeyi çok seven insanların çiftliğimde bedava ata binmelerini de sağlayıp içimi rahatlatıyordum.
Mutluydum işte!
En azından mutlu olmam gerekiyordu…
Geceleri dışında mutluydum da…
Uyumaktan korkar olmasaydım, mutlu olduğumu çok daha rahat söyleyebilirdim emin olun.
Şu rüyalar yüzünden uyuyamıyordum. Onları rüya şeklinde adlandırmakla rüyalara ayıp etmiş olurdum. En beter kabustan da beterdi hepsi.
Aynı tema üzerinden gidiyorlardı. İnsanları yiyen, kemiklerinin iliklerini dahi ağzıyla vakumlayarak emen bir yaratık görüyordum birinde mesela. O yaratığın her parçayı yerkenki hislerini bizzat hissediyordum. Rüyanın sonunda bir bakıyordum aynaya, daha doğrusu yaratık aynaya baktığında kendi deforme olmuş, kana-iliğe bulanmış yüzümü görüyor, çığlıklarla uyanıyordum.
Bazen bir elektrik süpürgesi gibi her şeyi içime çekiyordum. İnsanlar, mini minnacık insanlar, paralar, evler, arabalar, atlar…
Hepsini çekiyordum. Sonra öyle şişkin hissediyordum ki, bunalmış… Patlıyordum! Patlıyordum…
Bunlar gibi, her gün birbirinden beter kabuslar görüyordum.
Tüm bu kabuslar piyangoyu kazanıp parayı aldıktan sonra başıma bela olmuştu.
Aslına bakarsanız bunun nedenini de biliyordum. Piyangoya oldum olası karşı çıkan ben, hangi akla hizmet bir bilet almıştım ve kazanmıştım. Kazanmıştım kazanmasında da; kendimle çelişmiştim. Her yerde piyango karşıtı nutuklar atan, milletin umutlarından, boşa çıkmış umutlarından gelen paranın hayırlı bir şeye harcanamayacağını, kötü, çirkin bir para olduğunu, bu paranın her kuruşunda boşa çıkmış bir umudun, gerçekleştirilmemiş bir hayalin olduğunu söylerdim dinleyen olursa.
Bunları dini hiçbir kaygım olmadan söylerdim. Bunun hiçbir ilgisi yoktu. Bu ahlaksal bir çekinceydi.
Peki ama; neden almıştım bileti? Madem o kadar tepkiliydim, neden?
Bilmiyordum… Aniden, düşünmeden…
O sabah, yatağımdan kalktığımda artık nihai kararını vermiş birisini görüyordum aynada. Sabah erkenden avukatla yarım saatlik bir görüşmeden sonra at binmekle birlikte edindiğim bir hobim olan motosikletime atlayıp çıktım yola. Muhteşem, gürültüsüz; ama altımda mırıl mırıl mırlayıp yeri titreten bir motosikletti. Benim için üretilmişti sanki. Susturucu falan yoktu. Öyle tasarlanmıştı alet.
Her neyse, dağa doğru sürdüm motosikletimi. zor zahmet bir uçurumun başına kadar gittim. Onunla birlikte ölüme atlamak için…
İnsanların kırık umutlarının yükünü daha fazla taşımamak için…