Kategoriler
edebiyat Genel

27.05.2018

Kedisini severken ölmüştü. Gözlerimin önünde, öylece kapayıvermişti gözlerini. Öldükten saniyeler sonra dahi, beyin ellerine komut vermeyi bırakmamıştı kediyi sevmesi için. Kediyse fark etmesine rağmen sadece bıyıkları ve kulakları kıpırdamış, onun sevmesine devam etmesine ses çıkartmamıştı. O öldükten sonra, tamamen davranışları değişmişti kedinin. Sanki akıllanmış, bilinçlenmişti. Bana daha yumuşak davranır olmuştu mesela. O ölmeden önce bana tahammül bile edemezken, öldükten sonra yanıma gelip saatlerce bana sürtünerek mırlar, geceleri benimle uyur, tıpkı onun gibi, sabah erkenden uyandırmaya çalışırdı. İşte o konuda eski sertliği devreye girip ayaklarımı ısırarak uyandırmasına neden olurdu.
Ben de o öldükten sonra kediye düşmüştüm. Başka kimsem yoktu ki… Bir de daha sempatik gelmeye başlamıştı.
Belki de; kedinin bedenine bir misafir daha vardı…

Kategoriler
edebiyat Genel

22.05.2018

Erkenden kalkmak için erkenden uyumak gerekirdi. Ya da hiç uyumamak…
O genellikle hiç uyumamayı seçerdi. Daha doğrusu hiç uyumamak zorunda kalıp bunu seçtiğini söylerdi kendi kendisine. Hiç uyuyamayan bir insanın varlığı konusunda şüpheye düşerseniz onu izlemeniz yeterliydi. Hayatında hiç uyumamıştı ve uykusuzluk hastalığı çekenler gibi bu durumdan mustarip olduğunu hissetmemişti. Uyku onun için hiç olmamıştı. Tıpkı doğuştan hiç görmeyen birisi için hiç ışık ve karanlık kavramının olmadığı gibi.
Hafızasında ya da öğrenebilme yeteneğinde de bir sorun yoktu. Halüsinasyon falan da görmüyordu hiç. Sadece uyumuyordu.
Uyku hapı verildiğinde bile sadece yavaşlıyordu. Doz aşımı durumu söz konusu olmuyordu hem de.
Yüz on dokuz yaşına geldiğinde, ölebilmesi için önce uyumanın bir yolunu bulması gerektiğini anlamıştı.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.04.2018

Çelimsizdi. Yüzü bir avuç bile değildi. Gözleri hep uykusuzluktan kıpkırmızıydı. Uyuyamıyordu. Onun için uyumak ölümden de beterdi sanki. Uyuduğunda elinden bir şeyleri alınabilirdi. Ya da bir yere sürüklenir, öylece, bağlanabilir ve yavaşça, çok yavaşça işkence ile öldürülebilirdi. oysa ne kadar uykusuz da olsa, uyumadığında her an kaçabilirdi. Kaçamasa bile, en azından uykusunda yakalanmamış olurdu. O, kaçmakta ve saklanmakta ustaydı. Gündüzleriyse durum başkaydı. O zamanlar öğreniyorlardı. Kendisine işkence yapabilecek insanlarla birlikte hem de; ama gündüzler yasaklıydı. Kimse zorbalık yapamazdı.
Bir okuldu burası. Sıra dışı olduğunu çoktan anladığınız bir okul…
Bu okulda, çoğunlukla en çok parayı verenin belirlediği yüksek bir amaca uyması için mubah olan her yolu öğretiyorlardı. Amaç önemli değildi. Her daim değişebilirdi. Kişi de önemli değildi. Tek önemli olan okulun adı ve çıkarlarıydı. Bu çıkarlara uymak için motivasyon da vardı. Gizli bir motivasyon…
Yani bu okula alınan çocuklar, emirlere neden uyduklarını bilmiyorlardı. Onun amacı da bu motivasyonun ne olduğunu, insanları kendilerine nasıl bağladıklarını öğrenmekti.
Elbette para sıkıntısı çekmiyorlardı. Eğitimlerini bitirdikleri ve görevlere çıktıkları an krallar gibi yaşamaya başlıyorlardı, ama bu yeterli miydi? En baştaki motivasyon neydi? Zihinlerini etkileyecek bir tür çip mi? Etkisinde oldukları bir tür hipnoz mu?


İşte, bu motivasyonun ne olduğunu öğrenme amacı onu güçlendirmişti. Artık çelimsiz değildi; çünkü her gece spor yapmış, diğerlerinden yiyecek aşırmış ve güçlendirmişti vücudunu amacını gerçekleştirmek için. Bununla beraber gözlem yapmak, insanların zayıf noktalarını anlayıvermek konusunda da eğitmişti kendisini. Bunun sayesinde okuldaki öğretmenlerinden birisinin zayıf bir noktasını keşfetmiş, onu kullanmanın, bilgiyi ondan almanın bir yolunu bulmuştu.
Kadın kan içmeyi seviyordu ve bunun için hayvanlar besliyor, düzenli aralıklarla onlardan kan alıyordu. Aslında kimse ona bir şey demezdi; ama bu huyundan çok utanıyordu ve o utancı kullanmak hiç de zor olmamıştı daha on yaşındaki o çocuk için.
Ve çocuk, bir yolunu bulmuş, sorusunu vampir özentisi olan öğretmenine sormuştu.
Kadın gülmüştü:
‘Sizi burada tutmamızı sağlayan hiçbir şey yok… Sadece bilinmezliğin gücü…’ demişti.

Kategoriler
edebiyat Genel

29.03.2018

Kar yağıyordu. Usul usul yağıyordu. Yere düşen her kar tanesini duyabiliyordu. Bu sesler ona huzur veriyordu. Bir ağaç kovuğunu birkaç gündür mesken edinmişti. Hatta sağ olsun örümcekler bir pencere bile örmüşlerdi. Hem o yararlanıyordu bundan hem de elbette örümcekler. Ağların ısı yalıtımlı olduğunu keşfetmişti. Ya da zaten üşümemekteydi. Hangisinin geçerli olduğundan pek emin değildi. Zaten pek o kadar önemli değildi.
Birkaç saat sonra, uykusunu alır almaz oradan ayrılmayı düşünüyordu. Kar tanelerinin sesi eşliğinde uyudu.
Uyanır uyanmaz, tek harekette, örümcek ağını en az yırtacak şekilde kovuktan çıktı.
Nereye gideceğini bilmese de; oradan ayrılmak istediğini biliyordu. Biraz yürüdü. Temiz bir su birikintisinden biraz su içti. Biraz daha yürüdü. Yanından geçtiği meyve ağaçlarından meyveler toplayıp yedi.
Böceklerle oynuyordu yürürken. Bir yere yetişmesi gerekmiyordu nasıl olsa. Uykusu gelmişti, bir mağara bulup tok bir ayıya sokularak uyudu.
Uyanıp mağaradan çıktı. Biraz oradan buradan bulduğu böcek ve meyvelerden yedi ve yürümeye ve diğer şeyleri yapmaya devam etti.
Nasıl olsa gidecek bir yeri, buluşacak bir ailesi, içine karışacak bir sürüsü yoktu.

Kategoriler
edebiyat Genel

03.02.2018

Demir bir kapı… Som demir olmalı. Kolsuz, tokmaksız…
Peki bu neden benim rüyalarıma giriyor? Her gün. Kazayla uyukladığımda bile, zihnimin kapalı olduğunu sezer sezmez; bir hırsız gibi, haylaz bir çocuk fırsatçılığıyla giriveriyor rüyama.
Ne istiyor benden bu kapı?
Ne zaman açılacak? Açılması için ne yapmam gerekecek?
Rüyama her girişinde, yeterince büyük ve güçlü bir mıknatısın bu kapıyı açıp açamayacağını sorarım kendime.
Tokmak yok, kilit yok… Ya vurmam, ya da bir mıknatısla çekmem gerek açılması için. Ya da beklemem… İşte en zoru da bu.
Beklemek… Beklerken ne yapılır ki? Rüyaları gözetip aynı düz, pas kırmızısı şeye mi bakacağım? Acaba paslanmasını mı beklemem bekleniyor? Paslanıp umufak olana kadar zaten benim kemiklerim çoktan un gibi ufalanıp böcekler mezarımdan umudu kesip teker teker terk ederler. Bu olduğunda bile o demir kapı sapasağlam kalacaktır.
Yok yok… Bu kadar gaddar olamaz… Kim? Bu rüyayı görmemi sağlayan şey… Peki o kim? Bilmiyorum, belki tanrıdır, belki de bilinçaltımın kendisi.
Peki ne istiyor benden? Bir bilsem…
Kapıya vuruşumda ellerim ağrıyor sadece. Uyandığımda bile devam ediyor ağrı. Ne yapacağım ben? Ne yapacağım!
Bu sabah, cumartesi sabahı, saat erkenden kalkmıştım. Tabii bir doz kapı almadan değil… Nasıl olsa işe falan gitmeyeceğimden yine sızıverdim. Zaten bir doz almışlığıma bakmayan doktorum bir doz daha enjekte ediverdi… Fazla dozdan olacak, bu kez, bir anahtar düştü kafama. Tam da kapıya alık alık bakarken… Tam da rüyanın bitmesini hasretle beklerken düşmüştü.
Düşmüştü düşmesine de; anahtar deliği yoktu ki kapının! Yoktu işte. Üzerine tırmansam da; dibini kazsam da bulamamıştım bir delik kaç yıldır.
Ben de kendimde, kendi naçiz vücudumda arayacaktım anahtar deliğini.
Vücutta dokuz tane delik vardı. İster inanın, ister inanmayın; ama hepsinde teker teker anahtarı deneyecek kadar delirmiştim. Delirmiştim Yahu!
Eh, tabii ki uymayacağını biliyordum…
Öğrenilmiş bir hareket olan, düşündüğümde başımı kaşıma eylemi sayesinde anahtar deliğini bulduğumu söylesem bana inanır mısınız?
Evet… Evet… Anahtarın başıma düştüğü kısımdaydı delik. Zaten orası epey kaşınmıştı o zaman… Tevekkeli değil, anahtar kendi deliğini de açarak belirmişti.