Kategoriler
edebiyat Genel

31.01.2019

Kapıları sever misiniz?
Eğer severseniz açık mı seversiniz; yoksa kapalı mı?
Peki kapı zillerini?
Kuş seslileri mi, cazırtılı olanları mı; ki artık yok onlardan ya da çok az var, yoksa şu melodili olanları mı?
Ha, ‘ding-dong’ sesini havaya salan o harikulade zilleri seçeneklere koymayı unuttum.
Söylememe bile gerek yok tabii, ben onları seviyorum.
‘ding’ ya da ‘dong’ kardeşim. ‘var’ ya da ‘yok’ ‘açacak’ ya da ‘açmayacak’
Bu zil bana diyor ki:
‘Hocam ben bir kapı ziliyim. Kapıya geldiğinde varlığından haberdar ederim. Bu kadar benim işim. Basit… Biliyorum, zaten hayatın karmaşalarla dolu, niye sana daha fazla karmaşa yaratayım ki? Neden kafanı saçma sapan şeylerle, bir gıdım bile olsa, doldurayım? Sen raaad ol hocam, kapıya geleni haberdar etme işi bende…’
Acaba ben şu kapı zilceğizinin yaptığının yarısını biri için yapıyor muyum?
Sağ ol be kardeş.
Yaşasın ‘ding-dong’ tipi ziller!

Kategoriler
edebiyat Genel

17.07.2018

Asla tam anlamıyla ulaşamayacağım bir insandı; ama varlığı gerekliydi işte. Bir yerde var olması önemliydi bir şekilde. Her gün diyalog kursak bile ulaşabileceğim bir insan olmasa da; hatta böyle bir şeyin olmasını bile istemesem de; yani tercih etmesem de; varlığın her zerresinden hoşnut olmak bile yetiyordu.
aslında ulaşmak sözcüğü, bir isteği anlatıyordu. Ben öyle acil bir şey istemiyordum ona ilişkin; ama öyle bir şeyin olması uygun olmadığından ulaşamamayı söz konusu ediyordum. Yani kişiliğinde ya da ona olan muhabbetimde bir sorun olmadığı gibi, yüksek bir sempati olsa da; bir aciliyet ya da kavuşma isteği bulunmuyordu içimde.
Sözün kısası, ona çok büyük bir sempati besleyip; sempatimin gerektirdiği gibi davranmam halinde olacakları hayal ediyorsam da; bu hayalimin gerçekleşmeyeceğini bilmek beni üzmüyordu.
Bazen her şey bu kadar olurdu işte.
Birisini görürdünüz, onu severdiniz; ama işte hepsi bu kadar olurdu sizin için. İhtimaller uygun olmazdı ve zorlamak anlamsız kalırdı. İçinde azıcık hüzün, çokça kabullenme, yeteri miktarda da güzellikleri gerçekleşmemeleriyle en küçük bir şekilde azalmayan hayaller barındıran bir gülümseme ve muhabbetle düşünürdünüz onu. Sonra da; zaten tükenir ve bir anının izini bile taşımadan selamladığınız, ya da hatırasıyla şöyle bir gülümsediğiniz birisi olup çıkardı.
İnsanın hayatında böyle gerçekleşmemiş ihtimallerin bulunması gerekliydi; çünkü o zaman zamanın ne kadar iyi bir hafifletici, hatta silici bir şey olduğunu çok fazla zarar görmeden hatırlayabilirdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

21.05.2018

Eteklerimin zil çalması beni her daim mutlu etmiştir.. Evet, gerçek anlamıyla küçük çanlar diktiğim etekler giymek alameti farikam olsa gerek. Benden başka hiç kimse böyle bir şey yapar mı bilmiyorum. Bu kadar gürültücü olma pahasına… Bunu ister mi herhangi biri?
Eteğimde tam on sekiz çan dikili ve bu sayının artacağına dair umutlarım var. Diktiğim herbir çanın anlamı var. Ne sandınız ki? Böyle ‘saçma’ bir şeyi yapıp; çanların hiçbir anlamı olmayacağını mı düşündünüz?
En soldakinden başlayayım:
İlk çanım bir çocuğun beni ağlarken yatıştırmasıyla geldi. Onu eteğime dikmek aklımdan bile geçmiyordu; ama yaptım işte. Bir de baktım ellerim çanı bir cırtcırta dikmiş ve tüm eteklerime cırtcırtların tamamlayıcılarından dikmişim.
İlk çanım pek ses çıkartmasa da; ben onu her adımımda gayet net duymaktaydım.
İkinci çanım da birkaç hafta sonra yerini, bir kediyi kurtarışım sonrasında almıştı bile. Bu kez ilkinden daha çok ses çıkartıyordu adımlarım.
Üçüncüsü hiç tanımadığım bir adamın koruyucu bir şekilde gece yarısında bana evime kadar eşlik etmesi üzerine dikildi cırtcırta.
Dördüncüsü, bir hırsızın sevgilimin fotoğrafını taşıdığım madalyonumu özür dileyerek geri vermesi, beşincisi yaşlı bir kadının bana kendi elleriyle yaptığı bir kavanoz reçeli öylece hediye etmesi, altıncısı…
Ah! O kadar çok neden var ki insanın eteklerinin zil çalması için!
Olacak da…