Kategoriler
edebiyat Genel

16.01.2019

Oturun da anlatayım size, sevinçlerinde ve hüzünlerinde; teselli edilmek ya da mutluluklarını pekiştirebilmek için, sadece ve sadece kendi ellerini tutarak rahatlayanların hikayelerini.
Öyle yaparlar; çünkü bilirler başkası olmadığını kendilerinden başka. Bilirler olanların teker teker eksileceğini. Bilirler, yalnızlığın bakiliğini.
Elbette hayatlarında başka insanlar da vardır ve hepsine değer vermektedirler. Birçoğunun aksine, verdikleri kıymetin her zerresi gerçektir; çünkü bilirler sahte olanın acısını. Sahte olana tahammülleri yoktur. Aslına bakarsanız, onun için, en gerçek şeyi kendilerinde buldukları için, sadece kendi ellerinde bulurlar rahatlamayı. Sadece kendileridir anlayan kendilerini…
Her ne kadar öyleymiş gibi görünse de; ellerini kavuşturmak değildir onlarınki. Savunmasız hissettiklerinden değildir. Yalnız hissettiklerindendir… Daha da doğrusu, daima yalnız olacaklarını en başından anlayıp kabullendiklerindendir. Hiç kimsenin farklı olmayacağını daha en baştan bildiklerinden; hayattan ne alabileceklerse almak durumunda olduklarını kavrayabildiklerindendir. Beklenti olmadan…
İnsanlara sadece gerçeği vermeye çalışıp; kendileri olarak mutlu olabildiklerindendir. Ya da en azından, bunun için çalışarak… Çalışmak zorundadırlar; çünkü parazitin içinde kendilerini bulmak da zorlaşmaktadır. Öyle zamanlar olur ki, kendilerini parazitin, bataklığın içinden ancak ellerinden tutarak bulabileceklerdir.
İşte bunun için, insanın kendini bile bulamadığı bir zamanda, yapmaları gereken, en azından yapmaları gerektiğini düşündükleri tek şeyi yaparlar bu insanlar…
Kendi ellerinden tutup; o mükemmel daireyi oluşturmak…
Bir olay ya da değişen bir şey beklersiniz bu hikayenin sonunda belki; ama bu ağır gerçeğin kendisidir asıl hikaye.

Kategoriler
edebiyat Genel

24.12.2018


Birkaç haftadır müdavimi olduğum barda oturmuştum. Şu eski para atılarak çalıştırılan müzik kutularının daha teknolojik versiyonlarından vardı. Ben de o yarımlaşamamış, sadece bozuk paranın ucunu alabilecek kadar yarımlaşmış ağzına devamlı bir liralık lokmalar tıkmak suretiyle besliyordum onu. O yarım yuvarlaklaşmaktan aciz ağzı, ben para tıktıkça büyüyüp olgunlaşmayacaktı. İstediğini veriyorduk nasılsa. Neden değişmeye, evrimleşmeye gerek duysundu ki?
Her bir lira, üç şarkı ederdi ve ben her üç şarkı çalma hakkımı tek tercih yapmak için kullanıyordum. Eh, belki ağzı yarım yuvarlak bile değildi; ama ben ona bir verirken o bana üç veriyordu. Hakkını vermek gerekti alete. Bir toprak değildi; ama toprak olsa ne yazardı…
İşte bakın, elimdeki viski yarılandıkça düşüncelerimin halini görüyor musunuz?
‘Sayende büyüyorum işte, ne var bunda? İçeceksin tabii.’
İşte kulağımın arkasındaki tırtıl böyle diyor. O küçücük siyah noktası, yani kafası odur diye düşünüyorum hangi kulağımın arkasında olmak isterse oraya gider. Kulağım ve iki kulağım arasındaki hafif kavisli; ama düz patika dışında hiçbir yere uğramaz. Şimdi sağ kulağımda. Sevap yazan melek görevinde şimdi. İyimser…
Evet, ben içtikçe o büyüyordu; çünkü içtikçe ona gıda temin etmiş oluyordum. Diğerleri gibi yaprakla beslenmiyordu. Boş, tekrarlanan düşünceler… Epeyce semirmişti. Bazen kafamda düşünce olmamasının tek sebebi oydu. Eh, boş düşünceleri yiyince…
‘Şarkı bitiyor, doyursana aleti? Bak şu adam hareketlendi, galiba o…’
‘Bıktım aynı şarkıdan.’
‘Ama ben bıkmadım… Dolayısıyla sen de bıkmadın.’
‘İnsanlar bıktılar, bana ters ters bakıyorlar.’
‘Boş ver onları. Onlar da öğrensin. Her şey yalnızlıktan…’
‘Zaten şarkı söylüyor, o yankılı sesinle bir de sen başlama… Beynimin içine ettin!’
‘Yemem gerek, beslenmem gerek… Hem bu senin de çıkarına. Haydi, lütfen! Besle şu aleti!’
‘Neden? Bu şarkı anlamlı bir şarkı oysa…’
‘Anlamlı olduğu için zaten… Ben gıdamı aldıktan sonra sana kalan anlamı olacak… Haydi!’

‘Sağ ol ortak…’
‘Biz neden ortağız peki?’
‘Ben senin öküzkakan kuşunum. Zihnindeki asalakları yiyip seni rahat ettiririm, biliyorsun zaten.’
‘Tamam da neden herkesin bir öküzkakan kuşu yok? Neden başkasında senden yok?’
‘Bilmem, Ben yumurtadan çıktığım anı bile hatırlamıyorum ki. Hatta bir yumurtadan çıktığıma bile emin değilim.’
‘Aşk yok mu gerçekten sence?’
‘Ona göre yok. Haklı nedenleri de var üstelik.’
‘Peki sence?’
‘Bence de yok; çünkü sence de yok. Bana niye soruyorsun ki?’
‘Belki var diye düşünüyorumdur. Belki… Bilinçaltımda… İnanıyorumdur.’
‘Sen o tür şeylere inanmazsın, bilmiyor musun? Sen…’
‘Ben?’
‘Sen aşkın neden-sonuç ilişkilerini darmadağın ettiğine ve aklı boşu boşuna buğulandırdığına inanırsın. Aslında, sen aşka inanırsın; ama kendini bilen aşka… Zaten şarkı da ona ‘artık yok,’ diyor bence. Yani sence.’
‘Peki suça ne diyorsun? Var mı sence? Yani bence?’
‘Zihnini çınlatmamak için gülmüyorum bak.

… Şu mermerin çatlağından uzak tut tırnaklarını da; kendi zihninin çatlaklarına odaklan, çatlak!’
‘Kusuru seviyorum, biliyorsun. Dümdüz mermerde, o pürüzsüzlükte… Şu güzelliğe baksana!’
‘Hadi hadi… Ben tıka basa doydum. İç bir kahve de gidelim.’
‘Söylesene, sen ne zaman kelebek olacaksın? Nasıl bir şey olacağını çok merak ediyorum.’
‘Bilmiyor musun?’
‘Neyi?’
‘Ne zaman kelebek olacağımı…’
‘Yoo.’
‘Ohoo, sen zom olmuşsun be kızım, haydi gidelim artık. Yarın iş var…’

Kategoriler
Genel

04.12.2018

Tanıştığımızda birbirimizi anlamak için çaba sarf etmemiz gerekti. Öyle hemen sevgi böcekleri gibi sarmaş dolaş olup; birbirimiz için yaratıldığımızı anlayamamıştık. Çok konuştuk ve çok tartıştık. Birbirimize aşık olduğumuzu da öyle törenlerle ilan etmedik. Her şey normal seyrinde gerçekleşti. Olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi…
Birbirimizi yönlendirmemiz de gerekmedi. Bu yönde oyunlar oynadık, evet; ama ciddiyetle yapmadık bunu. Kim daha iyi bir yönlendirme ustası, kim karşısındakine fark ettirmeden daha ustaca istediği gibi yönlendirecek karşısındakini… bu tür şeylerde hep meydan okuduk birbirimize; ama bunlar birer oyundu sadece. Zevk aldığımız, devamlı oynadığımız küçük oyunlar…
Çok kavgalar ettik. Birbirimizden nefret ettik… Aşk ve nefreti bir arada yaşamanın zevki hiçbir yerde bulunamazdı. Ama… Birbirimiz hakkında hep bir şeyler hissettik, bir şeyler düşünüp düşündüklerimizi birbirimize söyledik. İkimiz de birbirimize asla kayıtsız kalmadık. Asla!
Yanımızda başka insanlar da oldu ve onlardan ayırmadık kendimizi. Şu, birbirlerinden başka herkesi dışlayan bir daire içine hapsolan çiftlere hiç benzemedik. Başkalarına dalıp birbirimizi de unutmadık ama. Birkaç kere başka insanlardan etkilendiğimiz oldu. Birbirimizle paylaşmaktan ölümüne de korksak, yaptık. Paylaştık…
Sonra o kişilerle fanteziler kurmadık birlikte… Birbirimizi kendi fantezilerinde özgür bırakmasını bildik. İnanır mısınız, bu sandığınızdan da çok zordu!
Bir sürü sıkıntı çektik… Parasızlık, tahammülsüzlük. Yani birbirimize tahammül edemediğimiz de olmuştu, fazla zengin de olduk ve emin olun o da çok sıkıcıydı…
Ortak olmamız bile gerekti işte. Evli çiftler gayet iyi ortaklar olabiliyormuş, onu öğrendik. En azından biz böyleydik. İşte zengin olduğumuz dönem o günlere rastlar. Fazla zenginlikten sıkıldık. Sapıtmıştık. Müsriflikten nefret eden ikili, ölümüne müsrif olmaya başlamıştı. Sonra para biriktirmek için birbirimizi destekledik ve gerçekten zengin olmaya başladık. Yatırımlar yaptık…
Sonra da ortaklığımızı, iş ortaklığımızı feshedip başka işlere atıldık; çünkü o zaman daha mutlu olacaktık. Biz nasılsa birlikte mutlu olacağımızı biliyorduk ve zaten mutluyduk.
Sonra…
O, öldü…
Başka birisiyle denedim. Çok sabırsızdı. Bir çifte ait olduğumdan fark etmediğim bir şeyi anlamaya başlamıştım. İnsanlar çok çok çok aceleciydi. Hemen olsun istiyorlardı her şçey. Emek vermiyorlardı birbirleri için ve emek istiyorlardı.
Oysa biz…
Ben de kendimle yaşamaya başladım. Bir çifte ait olduğum için hiç fark etmediğim şeyleri tek başımayken fark etmek haz vermeye başlamıştı artık.
Sonra bir bakmışım, kendimle bir çift oluvermişim.

Kategoriler
edebiyat Genel

24.10.2018

‘Yalnızım! Yalnızım! Yalnızım…’
Bu ümitsiz inlemeler bir uçağın kara kutusundaki kayıttan geliyordu. Nasıl olmuşsa olmuş, diğer kayıtlar silinmişti ve sadece bu dokuz uzun hece kalmıştı. Devamlı dinliyordum bu çığlıkları. Yalnız bir adam… Nesli tükenmiş bir canlı…
Aslında herkes, teker teker her birey öldüğünde nesli tükenmiş bir canlının son ferdi ölmüştür bana göre. Yoksa çok mu duygusalım?
Hayır, öyle değilim, sanmıyorum. Herkes herkese göre aynı galiba. Duyguları genellendiğine göre. Bunun için kitaplar yazıldığına ve çoğu da doğru çıktığına göre öyle olsa gerek.
Dördüncü dünya savaşı bitmiş, tek tük insan kalmıştı. En azından birkaç kilometreye iki üç insan düşüyordu bildiğimiz kadarıyla. İnsanlar toplanmaya çalışıyordu; ama olmuyordu. Birbirimize güvenemiyorduk.
Bu çığlıklar üçüncü dünya savaşından kalma olsa gerekti. Ya da daha önce…
Ne önemi mi vardı? Çok önemliydi. Geçmişten bir şeyin duygularımı bu kadar yansıttığına ilk defa rastlıyordum, ki binlerce kitap okumuş, on binlerce film izlemiştim ben.
Bir kütüphaneyi mesken tutmuştum. Bir zamanlar cadde olan yer de benim tarlam, çok eskiden sadece et olarak görebileceğiniz birkaç keçi de hayvanlarımdı.
Tek başımaydım ve mutluydum. Bir sürü adam gelmiş, beni alt etmeye çalışmıştı. Öyle ya, ben yalnız bir kadındım. Onlarsa güçlü, deneyimli ve hırslı; kaybedecek pek bir şeyleri olmayan erkeklerdi.
Oysa ben, onların sonradan alışmaya başladığı türden şeyler yaparak; tuzak kurup insan avlayarak büyütülmüştüm. Onlar benimle karşılaştırıldığında dünkü çocuklardı.
Tek eksikliğim aşktı; ama ben yalnızdım.
Tıpkı sessizce ölen kara kutudaki adam gibi…
Ama ben ölmeyecektim.
Yani sessizce ölmeyecektim.
Madem uçağım düşmemişti, madem imkanım vardı, çıkacak ve ortalığı keşfedecektim.
Aşkı hiç bulamasam bile, sessiz ölüyor sayılmayacaktım artık.
Sesime yankı bulmuştum ve onu büyütmüştüm bir şeyler arayarak.
En azından deneyerek…

Kategoriler
edebiyat Genel

13.09.2018

Sessiz bir kadın, iyi bir anne, kötü bir ‘kendi’ idi. Yani kendisine kötü bir insan idi. Adını bile zor anımsardı sorduklarında. Kendi adını… Sanki kulağına hiç üflememişlercesine unutuverirdi.
Budha’nın öğretisini uygulamaya o kadar yakındı ki…
İyiden ve kötüden, acıdan ve tatlıdan, hüzünden ve mutluluktan… tüm zıtlıklardan arınmış, benliğinden çıkmıştı. Ya da bir adım sonra çıkacaktı.
Yalnızlaşmıştı. Kendisini bile yalnız bırakmıştı.