Kategoriler
edebiyat Genel

10.02.2020

Bir geyiğin sesini duydunuz mu hiç? Bulmacalarda ‘rö’ diye geçer hani. Evet. Bir geyik ‘rö’ler. Ama o ‘rö’nün içinde boynuz dövüşleri, koşuşlar ağaçların arasından geçerken ağaçlarla olan mücadelenin büyüttüğü bir ruh gizlidir. Aynı ağaçlar onun boynuzları için bir tür alet olmuştur. Aynı zamanda boynuzlarını büyütmesi için tabiri caizse deri değiştirmesini sağlamıştır. Onun için o ‘rö’ sesinde, ağaçlar konuşsaydı onların olacak ton da vardır. Ağaçlar ses çıkartmadıklarından, geyikler adeta ödünç almışlardır bir kısmını onlardan.
Kayalar da vardır o ‘rö’ sesinde. Kuru otlar da. Filizler de vardır biraz. Yemyeşil, gevrek ot ve yapraklar da…
İşte, kulağıma taktığım bir aletle, ellerimle bastığım başka bir aletin ortaklığında duyduğum ‘rö’ sesidir bu, beni eski zamanlara, bu sesle karşılaşabileceğim ihtimallere götürüp; birkaç saniyede geri getiren…
O ses, tıpkı bir geyiğin yapacağı gibi kaçar benden. Bir daha dinlesem dahi aynı yere götürmeyecektir artık.
İşte, geyik de; insan da böyledir. İnsanın belli bir ‘rö’sü olmasa da; her ses, her ton kişinin otunu, yaprağını, ağacını içinde barındırır. Mühim olan dinlemektir.

Kategoriler
edebiyat Genel

21.04.2019

Çiçein bir tek yaprağı koptu ve çiçek kurumaya karar verdi. Oysa kök aynı fikirde değildi.

Kategoriler
edebiyat Genel

27.07.2018

Bir zamanlar, şansa çok fazla inanan bir adam varmış. Adama herkes Ali Baba dermiş. Bu adamın, eti kemiği bir, cılız mı cılız bir atı varmış. Atın cılız olmasının nedeni, Ali Baba’nın ona sadece dört yapraklı yonca, o da bulursa, yedirmesiymiş. Onun dışında sadece su içebiliyormuş hayvan. Zaten nasıl olup da ölmediğine herkes şaşıyormuş. Ali Baba dışında…
Ali Baba’nın kendisi de; nasıl olduğunu kimsenin bilmediği bir şekilde çok dinç kalıp hiç yaşlanmıyormuş.
Böyle böyle, atı da; kendisi de; bu zamanlara kadar yaşlanmadan; ama deri kemik bir, üflesen yıkılacak halde olsalar da gelmişler. Ali Baba’nın dediğine göre yüzyıllar boyunca yaşamış ikisi de…
Ne derler, her şey sonunda ölüverir gider. Ali Baba da bunu biliyormuş zaten. Onların ömürlerinin tükeneceği, yoncaların tükenişinden belli ediyormuş kendisini.
Bir gün, Ali Baba beygir gibi görünen kıratının üstünde tıngır mıngır giderken; ayağında terlik, balkonunda, tuhaf bir tıngırtı dinleyen; ter koktuğu Ali Baba’nın bir bakışından dahi anlaşılan bir adam görmüş.
Yaklaşmış balkonun altına, başlamış tıngırtıyı dinlemeye…
Şanstan bahsediyormuş tıngırtı… Şanssızlıktan, kısmetsizlikten…
Aranan; ama hiç bulunamayan şans üzerine tıngırdıyor ha tıngırdıyormuş…
Tıpkı onların biteviye uzayan; ama hiçbir şeye değmeyen yaşamları gibi.
Bağırmış Ali Baba… ‘Bu tıngırtı da ne ola!’.
Adam geri bağırmış:
‘Damar bu beybaba! Arabeskin kralı bu!’
Ali Baba Anlayamamış. Önemli de değilmiş zaten.
Bizim beygir görünümlü Kırat’ın kulağına eğilip:
‘Dinle oğlum Kırat, işte bizim hayat… Nasıl olsa hikaye etmişler arabesk derler bir tıngırtı eşliğinde. Biz ölsek ne; yaşasak ne…’

Kategoriler
edebiyat Genel

03.05.2018

Neden insanlar sonbaharın hüznü çağrıştırdığını düşünürler, bir türlü anlam veremiyorum. Bana kalırsa, eğer o sararmış yapraklar ağaçlarda kalsalardı, işte o zaman hüzünlü bir mevsim olurdu sonbahar. Ağaçların çıplak kalmasının neresi hüzünlü, anlamıyorum. Eğer sararmış yapraklar ağaçlarda kalsaydı, fotosentez yapamazladı ağaçlar ve kelimenin tam anlamıyla aç kalırlardı. Yani bunun hüzünlenecek nesi var? Neden edebi eserlerde ya da insan ruhunda sonbahar bir tür isyan mevsimi oluyor? Aslına bakarsanız,bu mevsimde hüzünlenenler, olayları oldukları gibi görmekten uzak insanlar oluyorlar bence. Ölümden korkuyorlar belki. Hatta kesinlikle ölümden korkuyorlar.
Bunu neden mi düşünüyordum? Çok enerjik bir arkadaşım son günlerde epey hasta ve belki de ölmek üzereydi. O da sonbaharı sevmeyenlerden ve o zaten az olan enerjisinin büyük bir kısmını ölümden korkarak; ya da düştüğü durumdan nefret ederek harcıyordu. Bir pilot olduğum için onu çok az görebiliyordum. İstediğimden çok çok daha az...
O daha önce yaşadığı şehirden hiç çıkmadığından, belki biraz rahatlaması için hep gitmek istediği Avustralya'ya uçmasına ön ayak olabileceğimi umuyordum.
Bunu ona söylediğimde önce istemedi. Sonra da çok fazla heveslendi. Ayarlamaya çalışırken bir sorun çıkacak diye korkmaya başlamıştım.
Bereket bir sorun çıkmadan halletmiştim. Bir hafta içinde yola çıkacaktık.
Uçaktaydık, Avusturalya'ya inmemize son on beş dakika ya vardı ya yoktu. Elbette ben pilotluk yapmıyor, arkadaşımın yanındaki koltukta oturup ona yarenlik ediyordum.
İşte o an, aniden nöbet geçirmeye başladı. Ölecekti, ikimiz de hissetmiştik.
Son sözleri: "İyi ki burda oldu..." idi.
Son anlarında, sonbaharlardan korkmamayı idrak edebilmişti.