Kategoriler
edebiyat Genel

03.01.2019

Küçük bir çocukken görmüştü onu. Kimsenin görmediği bir şey olduğunu anlamamıştı. Aslında farklı bir yaratık olduğunu bile fark etmemişti. Belki de konuştuğundan, diğerlerinden farklı bir insandı o sadece. Üç anteni bulunan, babasının iki baş parmağı boyundaki, incecik dört ayağı ve dört eli olan bir yaratık olduğunu ilk görüşünde fark etmişti de; bunun tuhaf olduğunu sonra anlamıştı.
Onu kendisinden başka kimsenin görmediğini de yaratığın tuhaf olduğunu anlamasından birazcık daha önce keşfetmişti.
Tüm bunlara rağmen onun ne olduğunu sormamış, yaratık söylemişti.
Yaratığa göre o bir yansımaydı. Bir tür canlı eko. Kendisinin, kendi ruhunun bir diğer evrendeki yansıması…
Anlamamıştı yaratığı; ama ona ismini sormuştu hiçbir şey olmamış gibi. İsmini söylemişti. Ben.
Benjamin’in kısaltması gibi değil de; kişi zamiri olan; ama büyük harfle yazılan Ben…
Hiç ayrılmamışlardı birbirlerinden. Ben’le konuşmaya gerek bile yoktu. O anlıyordu. Hem de düşünceler zihninde şekillenir şekillenmez.
Yıllar, yıllar sonra, ölmesine birkaç dakika kala sormuştu, Ben’in neden bu evrende olduğunu. Öyle ya, o başka bir evrene ait olduğunu söylemişti. Her nedense, ancak bunu sormak o zaman aklına gelmişti.
Bu sorusunun üzerine, aralarında oldukça zamansız olan şu diyalog geçmişti:
‘Sen Ben’i yanında istedin çünkü.’
‘Neden?’
‘yalnızdın.’

Kategoriler
edebiyat Genel

01.10.2018

Asansörden indiğimde karşımda bir adam gördüm. Elinde çiçek, omzunda bir keman kutusu, bana doğru yürümekteydi.
Çok, çok yakışıklıydı. Kemanıyla nice ruhları mest ettiği her halinden belliydi. Bir de buna hali tavrı eklenince, yaktığı canların haddi hesabı yoktu muhtemelen.
Oysa ben ondan zerrece etkilenmemiştim. Yüzündeki gülümseme çalışılmış bir gülümsemeydi zira. Bir şarkıyı da hep aynı şekilde çalıyor olmalıydı bana kalırsa. Ruhu olmayan bir adamın nice ruhlar okşaması pek mümkün görünmüyordu bana; ama belli olmazdı bu işler. İnsandı bu. Çiftleşmek için yapılan bir çağrıya kitaplar yazıyor, benzetmelerini onun üzerine kuruyordu. Bir kum tanesine bakarak çölü görüyor, o çölün vahasında yemek yiyor, su içiyor, dinleniyordu.
Ben de insandım. Belki de; bu kemancıdan daha ruhsuz birisine verecektim kalbimi ve onun dünyanın en hassas insanı olduğuna inandıracaktım kendimi.

Kategoriler
edebiyat Genel

30.07.2018

Amaçsızca yürürken; elimin üstünde ılık bir nefesin hissiyle irkildim. Kafasını öne eğmiş elimi koklayan bir sibirya kurduna aitti bu nefes. Başıboş bir sibirya kurdu… Hem de safkan…
Ne köpek, ne kurt… Hem köpek, hem kurt…
Gözlerinin buz mavisi… Ah o mavide kıvılcımlanan hiçbir şeyden etkilenmeyeceğini ilan eden ışıklar…
Neden benim elimi koklamıştı ki bu hayvan? Neden bu kadar yaklaşmıştı bana? Yani, şikayet ettiğimden değil de…
Belki de… Canım sıkıldığında, bana eşlik etmesini istediğim bir ruhdaş aradığımda bende ortaya çıkan uluma isteğinin kokusunu almıştı.
Malum siyasi görüşle hiç alakası olmayan bir kurt sevgisinin kokusunu almış olmalıydı ta içimde.
Belki de onun ne bir köpek; ne de bir kurt oluşu gibi, benim de ne bir insan; ne de bir kurt oluşumun kokusunu…
Tam bunları düşünürken; gözlerinde güneş battı. Gözlerinin aksinde…
Ve beraber yürümeye devam ettik batan güneşle. Ne köpek ne kurt, ne insan ne kurt olan iki yaratık…

Kategoriler
edebiyat Genel

28.07.2018

Kış mevsimi olmasına rağmen havalar son derece ılık seyrediyordu. Yine de epey yağışlıydı ve nemin olduğu her yerde olduğu gibi etrafta salyangozlar kol gezmekteydi.
Onlara basıp o diş kamaştırıcı çatırtıyı ayaklarımın altında duymaktan takıntılı bir biçimde korkmaktaydım. Bir kere olmuştu çünkü. Gerçekten bir salyangozu ayağımın, o lanetli sağ ayağımın altında ezmiştim.
O semsert kabuğun altındaki sümüksü madde… Onu hayal etmek bile… Hayatımda hiçbir şeye acımamış olan ben, bu yaratıklara acıyordum. Bu kadar savunmasız oluşlarına. Bir tuz taneciğinin yumuşacık bedenlerini çözüverişine sözgelimi…
Acımak, bana gökteki yıldızlar kadar uzak olduğundan, düşünce ufuklarıma kadar dolduruyordu zihnimi bu yaratıklar. Attığım her adımda onları düşünür olmuştum.
Bir ağacın kovuğundan çıkarken gözüme ilişmişti birisi bir gün. Ağacın kabuğunun üzerinde alametifarikası olan o sümüksü izi bırakarak yürürken; daha önce görmediğim bir kadınla gözlerimiz çakıştı.
O da ona, aheste ve mağrur yürüyüşüne bakmaktaydı.
‘Bunların çift cinsiyetli olduğunu biliyor muydunuz,’ dedi hala şaşkın kalan bir ses tonuyla.
İşte o zaman, kendime acımaya başladığım an oluvermişti. Acaba gerçekten kendime acıyor muydum; yoksa salyangoz fikri mi herhangi bir şekilde herhangi birisine acımamı sağlamıştı? Yani salyangozun kendisi bile sadece acımam için yeterli miydi acaba? Yoksa gerçekten çift cinsiyetli olamadığım için salyangozu kıskanmış mıydım?
Belki de; bu kadar aşağı bir yaratığın iki cinsiyetin bilgisini de alabilmesi bana haksızlık gibi görünmüştü.

Kategoriler
edebiyat Genel

20.12.2017

Rengarenk bir taş bulmuştum. O kadar farklı görünüyordu ki, gökten düşmüş olmalıydı. Taşı elime aldığımda, tuhaf bir şey hissettim. Sanki taş canlıydı. Kıpırdamıyordu; ama elimin içinde bir canlı vardı sanki. Bir canlı sıcaklığı…
Onu eve götürüp boş bir saksıya koyup bekledim. Gece taş soğurdu. O zaman dokunduğumda da sıcaksa bir şeyler farklı demekti.

Sıcaktı… Taş canlı ya da maddesel olarak farklıydı. Belki de canlı değil de; ısınmasını sağlayan bir tepkimeye giriyordu.
Bunu düşünürken elimdeki taş hareketlendi ve çatladı. Bu taş, ki yuvarlak bile değildi, bir yumurtaydı anlaşılan. Şekilsiz bir yumurta…
Yumurtadan ejderhaya benzeyen tuhaf bir hayvan çıktı. Kuş ve sürüngen arası bir şey…
Yoksa gerçek miydi ejderhalar? Yeni bir şey mi keşfetmiştim?
Tam o an, şaşırmaya bile başlayamadan; kapım aceleyle vuruldu. Zile bile basmamıştı dışardaki. Açtığımda resmi giyinmiş iki kişi duruyordu kapının dışında. Yumurtayı almaya gelen iki kişi. Tek söyledikleri buydu. Ejderhanın yumurtadan çıktığını söylediysem de; o şeyin gerçek bir ejderha olduğunu ya da olmadığını bilmeme izin vermediler. Ketumdular ve onu kendilerine vermemi öylece bekliyorlardı sadece. Bir güç gösterisinde bulunmasalar da; hareketleri; ya da hareketsizlikleri, bana onu almak için her şeyi yapabileceklerini düşündürtmüştü. Onun için, merakımı sineme gömüp yumurta kırıldıktan sonra saksıda kalan yaratığı saksısıyla götürüp verdim onlara. Hiçbir şey söylemeden kapıyı dışardan üzerime aceleyle kapatıp seslerini kapının arkasından işitebildiğim hızlı adımlarla oradan ayrıldılar.