Kategoriler
edebiyat Genel

04.02.2020

İri yarıydı; ama o kadar kibar konuşurdu ki, sanki un ufak olmak istercesine her kelimesinde bir kat daha kırılırdı. Bu kibarlıktan kırılma hali ona iticilikten ziyade sevimli bir hava veriyordu.
Şu iri yarı; ama nazik; ya da iri yarı ama saf insanlardan değildi o. Gereğinde hırçın da olmayı bilirdi. Kişilik değişimleri son derece normaldi. Bir tip değildi sonuçta. Ya da düşünmeyen bir sıradan insan müsveddesi…
Onun, kendisine has fikirleri vardı. Okurdu, yazardı, gülerdi…
Kendisiyle alay ederdi. Onu onunla daha hiç konuşmadan sevmiştim.
Şimdi de görüşmeye gidecektim. Bir sürü insanın yanında olsa da; sanki ben bir randevuya çıkacakmışız gibi heyecanlıydım.
O ise bundan habersizdi. Ona olan ilgimi henüz bilmemekteydi. Beni tanıyordu gerçi; ama henüz görüşmediğimizden hakkımda ne düşündüğünden pek emin değildim.
Onu neden bu kadar çok sevdiğimi hiç anlayamıyordum. Aşk kadar ani olsa da; aşkla hiç alakası olmayan bir duyguydu. Tarzında bir şeyler beni güvende hissettiriyordu. Hani kendimizle aynı zayıflıkta olan birilerini çekeriz olayındaki çekim değildi bu. Bu, daha çok birkaç cümle ettikten sonra, konuşmadan önceki yargılardan sonraki ‘haaa,’ dedikten sonra, ‘vaaay’ ile gelen bir sempatiydi.
Acaba o benim hakkımda ne hissetmişti?

Kategoriler
edebiyat Genel

03.08.2018

Kendisine ‘hakime’ denmesinden hiç hazzetmeyen, eğer mesleğinden bahsedilecekse ‘yargıç’ tabirini tercih eden kadın, o akşam bir arkadaşının doğum gününe gitmekteydi.
Orta halli insanların oturduğu bir muhitteki apartmanın kapısının önünde, haftada bir paketi ancak tüketecek kadar nadir olarak eşliğinden yararlandığı sigara paketini çıkarıp içinden bir dal alarak ağır ağır içti.
Aslında oraya gitmek istemiyordu; ama eski arkadaşlarıydı hepsi. Gitmezse kendisini bir parça daha yalnızlaştıracak, günbegün semiren yalnızlığı servetine servet katacaktı.
Sigarasını bitirip izmariti apartmanın bahçesindeki çöp kutusuna attıktan sonra merdivenlerden bir çırpıda çıktı. Hayatının hiçbir döneminde merdivenlerden yavaş çıkmamıştı; çünkü merdiven tırmanıcılığı başlı başına bir eğlenceydi onun için.
Kapının önüne geldiğinde bir müddet durakladıktan sonra çaldı. Çalar çalmaz açılan kapıdan taşan kahkahalar onu neşelendirememişti. Ne yaparsa yapsın, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Keşke bıraksaydı da yalnızlığı semirseydi. Zararı yoktu. Kilo alan zayıflar, zengin olan yoksullaşırdı nasıl olsa.
Her şeye rağmen, pastayı kesmeden önce onu beklemişlerdi. Gelir gelmez birkaç yüzeysel sarılmadan sonra pastaya üşüşüvermiş, doğum günü olan arkadaşlarını bir dilek eşliğinde pastayı kesmesi için gürültüyle teşvik etmişlerdi.
Alkışlamışlar, maytap yakmışlar ve pastayı parçalar halinde el birliğiyle öğütmüşlerdi.
Konuştukları konular dişe dokunur değildi her zamanki gibi. Özel hayatında kimseyi yargılamamak için özellikle uğraşsa da; bu meslek hastalığı olmuş olmalıydı onun için.
Çünkü her fırsatta, yani her görüştüklerinde yargılamaktaydı arkadaşlarını. Eski arkadaşlarını… Evet, bunu içten içe yapmaktaydı; ama mutlaka en az birisi sezmiş olmalıydı onun bu düşüncelerini.
Eskiden, yani lise çağlarında, mahalle arasında bir lisede okuduğundan sığ bir çevrede yetişmişti. Zaten liseye kadar da hep aynı yerde büyümüştü. Hırsızların, tokatçıların kendi gibilerine asla zarar vermediği bir yerde, zerre zarar görmeden; ama her şeyi bilerek yetişmiş, bunu yargıçlık hayatında kullanarak adil bir şekilde yargılamaya çalışmıştı insanları.
Arkadaşlarına ya da mahallesine bir kızgınlık barındırmıyordu içinde. Aslını inkar edenlerden değildi. Sadece, artık içlerinde rahat hissetmiyor, esprilerine gülemiyor, onlarla aynı şeyi isteyemiyordu.
İçtiği sigaranın markası aynıydı; ama zaten sigarayı bile azaltmıştı. Belki öbür buluşmalarına gitmezdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

10.06.2018

Yavru akbaba yuvasından çıkmazsa öleceğini biliyordu. Anne ve babası gelmemişti ve tek başına kalmıştı yuvada. Diğerleri ya düşerken ya da açlıktan ölmüştü. Zaten yuvadakilerin leşlerini yiyerek hayatta kalmıştı. Kanatları da uçabilecek olgunluğa gelmişti ölen kardeşleri sayesinde.
Öyleyse uçmalı, başka leşler aramalıydı.
Leş yiyerek beslenmek zorundaydı yavru akbaba. Kimse onun seçimini sormamıştı ki. Zaten sorsaydı da başka bir tercihi olmazdı. Annesi söylemişti, ‘herkes seni leş yediğin için yargılayacak, takma kafanı,’ diye. Sesinde ezeli bir bıkkınlık vardı bunu söylerken. Gerçi çoğu zaman öyleydi. Bıkkın olmadığı zaman da öfkeli olurdu annesi. Muhtemelen her adımında, yediği her leşte yargılanmasıydı öfkesinin sebebi. Diğerlerinin yargılaması önemli değildi. O, annesi kendi kendisini yargılıyordu. Kendisinden kurtulamayacağından, aldığı her nefeste yargılanmaya devam ediyordu.
Doğuştan gelen bir bilgelikle, yavru akbaba kendisini yargılamanın anlamsızlığını kavrayabilmişti annesinin tersine.
O bir leş yiyiciydi ve bunun anlamı öldürmediğiydi. Hiçbir suretle öldürmediği. Kan dökülmesinin sebebinin kendisi olmayacağı anlamına geliyordu. Bir katil değildi yavru akbaba. Olmayacaktı. Zaten ölmüş bir şeyi temizleme görevi verilmişti ona. Zerrece yargılamadan temizlemek… Yenip öylece bırakılmış leşleri, son nefesini yeni vermiş taze ölüleri yemek… Hem doymak hem temizlemek…
Bunun neresi kötü olabilirdi? Neresi iğrençti?
Yavru akbaba, geniş kanatlarını açarak yere doğru süzüldü. Muhtemelen kardeşlerinin birinden kalma birkaç kemiği görüp midesine indiriverdi.
Aslında ne kadar dürüst bir hayat yaşadıklarını düşündü yavru akbaba. Leşlerini yediği insanları sindirirken öğrenmişti annesi. Öğrendiği her şey gibi, onu da öğretmişti yavrularına.
İnsanların çoğu aldatırlardı. Ne oldukları ve ne olmadıkları, ne yaptıkları ve ne yapmadıkları konusunda. Eşlerini aldatırlardı mesela.
Oysa bir akbaba ölene kadar tek eşli olurdu ve ne oldukları konusunda aldatmazdı kimseyi. Bir akbabanın yanına gelmesi ölümün habercisiydi yaralı bir canlı için. Akbabalar dürüst ve gerçekçilerdi.
‘Belki bunun için kızıyorlar bize,’ diye düşündü yavru akbaba. Ve özellikle insanların iğreneceği bir şey daha yaptı. Kendisini serinletmek ve ayaklarındaki parazitleri öldürmek için ayaklarına işeyip dışkıladı.