Kategoriler
edebiyat Genel

04.03.2020

Diş perisine inanmaması için hiçbir neden yok. Birkaç kere yastığının altına diş koyup yerine birkaç kuruş almışlığı var.
Oysa bugün diş orada, yastığının altında durup duruyor. Peri bunlar, grev yapacak halleri yok. Akılları mı şaştı acaba? Karıştırdılar mı yatağını? Dişini falan mı kaçırdılar gözlerinden? Yani her çocuğun yastığına bakamıyorlar demek ki…
Belki de; burada çok çocuk var diye kaçtı gözlerinden.
Annesiyle babası öldü öleli zaten o da yavaş yavaş erimekte dünya yüzünde sanki. Kimse onu onlar gibi sevmiyor ki. Her lafında ağzının içine bakmak şöyle dursun, artık yüzüne bile zar zor bakılıyor neredeyse. Diş perileri niye unutmasın ki?

Kategoriler
edebiyat Genel

02.04.2019

Taştan bir yatağın üzerindeydi. El ve ayak bileklerinden bağlanmıştı. Buraya nasıl geldiğini hatırlamamaktaydı. Açık havadaydı; ama gözleri bağlanmıştı. Nerede olduğunu anlayamıyordu. Sadece havalandırılmış, verimli toprağın kokusunu alıyordu. Muhtemelen sürülmüş, belki de tohum atılmış bir tarladaydı. Bir tarlada neden taş bir yatağın bulunduğu, mantıkla ya da iyi niyetle açıklanacak gibi değildi ona göre. Ve neden bileklerinden yatağa bağlanıp gözlerinin, kumaş bir şeritle sıkıca sarıldığı…
Vücudunun hiçbir yerinde herhangi bir acı hissetmiyordu. Henüz…
Bir çocuğun hafif ellerinin gözlerindeki şeridi çözdüğünü hissetti. Yanılmamıştı. Sürülmüş bir tarlanın kenarındaydı ve gözlerinin bağını çözen, uzun ve bol tuniği sebebiyle cinsiyeti belli olmayan bir çocuktu. Çocuk onlu yaşlarındaydı; ama gözlerinde çelik bir ışıltı vardı. Niyetini bilmese de; gözlerindeki sertlik, içinde bulunduğu muammanın bir parçasıydı.
Karşıma geçip beklemeye başladı. Diğer arkadaşlarını bekliyor olmalıydı.
Neden? Ona ne yapacaklardı?
En son ne olmuştu? Neyi hatırlıyordu?
Yatağında radyo dinlemekte olduğunu…
Yalnızca rock müzik çalan bir radyoydu. Sadece onu hatırlıyordu. Dinlediği son şarkı… Hayır, aklına gelmemişti.
Hafızasını yokladı. Geri kalan her şeyi hatırlayabiliyordu. Normal bir adamdı. İri yarı olmasa da birkaç çocuğun onu nasıl buraya getirebildiğine şaşıyordu.
Uzaktan iki üç yaşında bir çocuğu elinden tutan başka bir çocuk gelmekteydi. İki üç yaşındaki çocuk, tuhaf görünmekteydi.
Onu elinden tutan, yumuşak ve ince bir sesle konuşuyordu. Bir kız çocuğu olmalıydı. O da aynı tuniği giyiyordu.
Küçük çocuğun eline bir kağıt ve bir kurşun kalem verdi ve ona anaç bir sesle resim yapmasını söyledi.
Çocuğun yaptığı resmi görmemiştim; ama bu kağıdı üçgen şeklinde katlayarak kesin fakat yumuşakça ağzımı açmamı sağladıktan sonra ağzıma soktu. Yutmam isteniyordu bu kağıdı.
Bunun için mi? Bunun için mi getirmişlerdi onu buraya?
Sonra hatırlayamadığı bir şekilde evinde buldu kendisini.
O günden sonra bilmesi gereken her şeyi bilip; vermesi gereken her kararı netliklikle vermeye başladı.

Kategoriler
edebiyat Genel

04.01.2019

Uçurtma uçurmayı severdi. Tam kırk dokuz yaşındaydı; ama sık aralıklarla, ayda bir, kendi elinden çıkan uçurtmaları, rüzgarlı yerlerde uçururdu.
Hesap verecek kimsesi yoktu. Gerçi bu, bir çocuğu da olmadığı anlamına geliyordu. Hiç evlenmemiş, kırk dokuz yaşında bir kadın olduğu…
Bazen erkekler onu uçurtma uçurduğu sırada görür ve alay ederlerdi. Çoğu laf atardı…
Bir genç vardı, uçurtma uçururken saldığı saçlarından gözlerini hiç ayırmayan. Yirmilerinde olan… Rüzgarlı, onun uçurtma uçurabileceği mıntıkaları onunla birlikte tahmin edebilen… Bir genç vardı, onunla hiç ordan burdan konuşmayıp; daima onu izleyen. Bir genç vardı, ne istediğini bilmeyen…
Bir gün, ıssız bir yerde, onunla ilk ve son tek taraflı iletişimi kurmuş olan bir genç vardı. Bir yatakta ve karşılıklı olması gereken türde bir iletişim…
Artık yoktu o genç. Kadın onun hayatla iletişimini kesmişti. Uçurtma ipi artık farklı bir şeydi. Eskiden bir köprüyken, şimdi, sanıldığından da güçlü bir pranga…
Her şey farklı olabilir miydi?
Kişisel onuru için bir kadın öldürmeyebilir, kişisel mutluluğu için bir genç bir kadını iki kere öldürmeyebilir miydi??
Kadın uçurtma uçurmaya devam etti. Kimse ona hiçbir şey sormadı. Gencin ailesi onu buldu, polisler gelip gitti; ama kimse ondan şüphelenmedi.
Bir zombi gibi, kadın uçurtma uçurmaya devam etti.

Kategoriler
edebiyat Genel

11.03.2018

Anlayamıyordum! Bir türlü anlayamıyordum! Nasıl oluyordu da her sabah tam yatağımın üstünde bir adet, istisnasız hepsi mis gibi kokan gül olduğu halde uyanıyordum?
Kapı kilitliydi. Hatta olayın gerçekleştiği ilk günden sonra sürgülemiştim. Camlar da sürgülüydü. Zaten demir parmaklık vardı hepsinin önünde. Parmaklıkları da kontrol etmiştim, hepsi sağlamdı.
Balkonun kapısını da kilitliyordum. Zaten üstü kapanabiliyordu balkonun ve yatmadan önce kapatıyordum. Bildiğim kadarıyla bir çilingir kapıya zarar vermeden açamazdı. Üstelik kapı sürgülüyken hiç açamazdı…
Peki nasıl? Nasıl oluyordu da her sabah bir tek gülle uyanıyordum? Her defasında bambaşka bir renkte oluyordu gül. Belli bir sırayı da izlemiyordu renk değişimi. Bazen üst üste aynı renkte olabiliyordu da. Değişmeyen tek şey, her gün bir gülle uyandırılışımdı kısacası. Nedenini, nasılını hiç bilmiyordum. Gülle uyandırılmamın nedeni tahmin edilebilirdi belki. Yani ilk akla gelen şeyi, birisinin bana aşık olduğu ihtimalini düşünmemezlik edemezdim. Peki neden bir kart yoktu gönderdiği, ya da yerleştirdiği güllerde? Bu da olayın gizemine gizem katıyordu.
Bir aktar dükkanım vardı ve tek başıma işletiyordum dükkanı. Dikkatimi çeken sürekli bir müşterim yoktu. Ya da bana olan ilgisini öyle veya böyle belli eden birisi…
Çok az arkadaşım vardı ve hepsi de kadındı. Hiçbir ipucu yoktu. Hiçbir ipucu…
Bu aşktan çok sapıklıktı artık. Aylardır devam etmekteydi bu durum ve aylardır diken üstünde yaşıyordum.
Belki de uyurgezerdim ve bu gülleri uykumda kendim alıyor ve yatağıma koyuyordum. Çocukluktan beri böyle bir şey başıma gelmemişti. Yine de bunun olup olmadığını anlamam gerekiyordu. Güvenlik kameraları yerleştirdim evin dört bir yanına. kapatıp açmayı da zorlaştıran şifreler koydum. Kapatan da açan da görüntülenecekti kamerada. Uykumda şifreyi çözsem de; bunu yaparken görüntülenecektim.
Kameralarda hiçbir zaman görüntülenmedi gülün yatağıma konuluş anı. Sadece o anlar, on dakika boyunca kameralar hiçbir şey kaydetmez oluyordu o kadar.
Bunu ne sağlıyordu, o teknolojiye ya da bilgiye bile sahip değilken; benim uyurgezer olmadığım kendiliğinden kanıtlanmış oluyordu. Üstelik güllere öyle büyük bir düşkünlüğüm de yoktu. Gül güldü işte. Hatta fazlaca abartıldığını bile düşünüyordum ben güllerin.
Bir gün geldi ki, ben artık bunu düşünmekten vazgeçtim.
Sabah kalkıyor, gülü yatağımdan alıp vazoya koyuyordum. Fazla gülleri tahliye etmenin yolunu da bulmuştum. Biriktirip bir çingene kadına üç kuruşa satıyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

06.02.2018

Evinde, yatağının altında bir tabut bulunduruyordu. Kendi elleriyle yapmıştı.
çam ağacından yapıp; baş hizasına reçine koymuştu koklayacakmış gibi. Tabutu henüz bitirmişti. Fazla dozu öldürecek olan bir ilaç almıştı. Ne de olsa eczacıydı. Bu işleri iyi bilirdi.
Yattığı odanın zeminini kazdı. Çukura tabutu yerleştirip bir düzenek kurdu. Düzeneğe göre tabutun kapağı kapanır kapanmaz kazmak için çıkarıp yığdığı taşlar çukuru geri kapatacaktı. Soyundu, yıkandı ve çırılçıplak tabuta girdi. Kimden çekinecekti ki…
İlacı aldı ve suyla içti. Bardağı tabutun yanına koydu. Bir bardak eksilmişse ne olurdu…
Kapağı kapattı. Bir gürültü ve ardından kimsenin duyamayacağı bir sessizlik…
Böylece öldü kimsenin hatırlayamayacağı yitik bir ruh.