Kategoriler
edebiyat Genel

13.11.2018

Gri, pürüzsüz bir yumurta bulmuştu yerde. Yumurtayı eline aldığında üşüdü. Sanki içindeki ölmüş, yumurta ise ölen yaratığın mezarı olsun diye yaratılmıştı. Ölmeye doğuyordu sanki yumurtanın içindeki.
Acaba neydi yumurtadaki?
Bir kuş mu?
Bir sürüngen mi?
Bir böcek mi?
Yoksa çağlar öncesi bir yaratık mı?
Bir dinazor mu sözgelimi…


Hiçbiri değildi.
Zamanı gelip yumurta çatladığında, gri bir boşluk uzattı başını dünyaya.
Boşluk tatlı tatlı sesler çıkartmıştı yumurtadan ilk çıkışında. Eğer görünse kesin anlaşılacaktı ki, yumurtadan yeni çıkmış her canlı gibi ıslak, bir kuş yavrusu gibi tüysüz, Bir yılan gibi yumuşacıktı.
Sonra büyüdü boşluk…
Ve öldü dünya…

Kategoriler
edebiyat Genel

07.08.2018

Şu ‘insan,’ denen mahlukatı bir türlü anlamıyorum ben. Bu arada, kim bilir bu şekilde başlayan kaç konuşma ya da yazı vardır… İnsan nasıl kendisinin mensubu olduğu bir şeyi bu kadar yanlış anlayabilir; ya da hiç anlamaz, onu da anlayamıyorum. Belki de işimize gelmediği için anlayamıyoruzdur. Tembel olduğumuzdan yani. Anladığımızda değiştirmek zorunda kalacağımızı bildiğimizden belki de…
Her ne ise… Ben sizlere meramımı anlatmak için başladım ve bitirdiğimde belki de anlamış olacağız hep birlikte. Belki öylesine tesirli olacak ki sözlerim, tembel olan tüm zerreleriniz karıncalanacak ve bir bakmışsınız ki, kan oralara hücum ederek oraları da çalışabilir hale getirmiş bile.
Umut fakirin ekmeği işte…
Gerçi, daha kendim bile bir şey anlamamışken ne yapabilirim bilmiyorum.
Evet…
Şu ‘insan’ denen mahlukatı bir türlü anlayamıyorum.
Her şeyi, her şeyi kendi bildiğince, olması gerektiğini düşündüğünce değiştirmesi yok mu, kendim dahi yaptığımda tahammül edemiyorum işte.
Sözgelimi, daha dün akşam, birkaç küçük çocuğun, her akşam içinden geçtiğim parkın çeşitli yerlerine dağılmış yavru kedileri, yemeyip içmeyip bir araya toplamaya çalışmalarına tanık oldum. Muhtemelen, akılları sıra, bu kedilerin kardeş falan olduklarını ve bir arada olmaları gerektiğini düşünmüşlerdir. Düşünmüşlerdir düşünmesine de; kedilerin her hallerinden çocuklar gibi düşünmedikleri bellidir. Daha çocuklar ikisini bir araya getirip diğerlerini bulmaya gittikleri an eskiden oldukları yere ışınlanmışlardır bile… Yani daha diğerlerini bulup toplayamadan; baştan başlamak zorunda kalmışlardır. Peki bir işe yaramış mıdır bu deneyimleri? Elbette hayır. Çocuklar inatçıdır. Düşündüklerinin arkasındadırlar. Kediler ise; kendi hayatlarının kontrolünü almaya çalışmaktadır tüm güçleriyle.
Acaba, bir gün, dünyanın dönüşü ile ilgili geçerli olduğunu düşünen bir fikir gelecek mi birisinin aklına? Ve tıpkı bir kedi yavrusu gibi, dünyayı da kaldırıp başka bir yere kondurmaya çalışacak mı o farazi kişi?
Peki başardığında sonuç ne olacak?

Kategoriler
edebiyat Genel

22.07.2018

Küçük bir köpek yavrusunun viyaklamalarını duyduğunda, otobüsten henüz inmişti. Evine doğru yürüyecek yaklaşık yirmi dakikalık yolu kalmıştı. İki elinde de yaptığı alışverişten aldıkları bulunmasına rağmen sese yöneldi.
Yavru bir köpek, bir ağacın altında öylece kıvrılmış inliyordu.
Elinde torbalar vardı. Köpeğe yardım edemezdi.
Etmedi.


Ölüme yaklaşmışken; belki de bir saat sonra ölecekken; hayatını bir film şeridiymiş gibi zihninde çevirirken; tam o sahnede hayıflandı.
Keşke elinde torbaları varken sese doğru gitmeseydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

12.07.2018

Bir köpek yavrusunun inleyişini duyduğunda dahi onu hatırlıyordu. Aslına bakarsanız çok doğaldı bu tür bir sesi duyduğunda onu hatırlamak; çünkü hatırladığı, doğurduktan birkaç gün sonra öldürdüğü bebeğiydi. Kendi elleriyle öldürdüğü…
Neden öldürmüştü kendi bebeğini vicdan azabından delireceğini bile bile? Çünkü onun varlığı kendi varlığını tüketecekti. Anlamıştı bunu ve bununla baş edemeyip; öldürmüştü onu bir an bile düşünmeksizin.
Gece rüyalarında, gündüz hayallerinde onu görse de; tuhaf bir şekilde, hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilmiş, ta derinliklerinde ferah kalabilmişti.


Yıllar geçmişti ve eşinin tüm ısrarlarına rağmen bir bebeği dünyaya getirmemek konusunda bir adım dahi geri atmamış; ama vicdan azabıyla kıvranmış, bir taraftan da ferah kalmayı başarmıştı.
Ne var ki, altmış yaşlarını sürmesine rağmen doğurganlıkla lanetlenmiş olması, tuhaf, kötücül bir mucizeydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

10.06.2018

Yavru akbaba yuvasından çıkmazsa öleceğini biliyordu. Anne ve babası gelmemişti ve tek başına kalmıştı yuvada. Diğerleri ya düşerken ya da açlıktan ölmüştü. Zaten yuvadakilerin leşlerini yiyerek hayatta kalmıştı. Kanatları da uçabilecek olgunluğa gelmişti ölen kardeşleri sayesinde.
Öyleyse uçmalı, başka leşler aramalıydı.
Leş yiyerek beslenmek zorundaydı yavru akbaba. Kimse onun seçimini sormamıştı ki. Zaten sorsaydı da başka bir tercihi olmazdı. Annesi söylemişti, ‘herkes seni leş yediğin için yargılayacak, takma kafanı,’ diye. Sesinde ezeli bir bıkkınlık vardı bunu söylerken. Gerçi çoğu zaman öyleydi. Bıkkın olmadığı zaman da öfkeli olurdu annesi. Muhtemelen her adımında, yediği her leşte yargılanmasıydı öfkesinin sebebi. Diğerlerinin yargılaması önemli değildi. O, annesi kendi kendisini yargılıyordu. Kendisinden kurtulamayacağından, aldığı her nefeste yargılanmaya devam ediyordu.
Doğuştan gelen bir bilgelikle, yavru akbaba kendisini yargılamanın anlamsızlığını kavrayabilmişti annesinin tersine.
O bir leş yiyiciydi ve bunun anlamı öldürmediğiydi. Hiçbir suretle öldürmediği. Kan dökülmesinin sebebinin kendisi olmayacağı anlamına geliyordu. Bir katil değildi yavru akbaba. Olmayacaktı. Zaten ölmüş bir şeyi temizleme görevi verilmişti ona. Zerrece yargılamadan temizlemek… Yenip öylece bırakılmış leşleri, son nefesini yeni vermiş taze ölüleri yemek… Hem doymak hem temizlemek…
Bunun neresi kötü olabilirdi? Neresi iğrençti?
Yavru akbaba, geniş kanatlarını açarak yere doğru süzüldü. Muhtemelen kardeşlerinin birinden kalma birkaç kemiği görüp midesine indiriverdi.
Aslında ne kadar dürüst bir hayat yaşadıklarını düşündü yavru akbaba. Leşlerini yediği insanları sindirirken öğrenmişti annesi. Öğrendiği her şey gibi, onu da öğretmişti yavrularına.
İnsanların çoğu aldatırlardı. Ne oldukları ve ne olmadıkları, ne yaptıkları ve ne yapmadıkları konusunda. Eşlerini aldatırlardı mesela.
Oysa bir akbaba ölene kadar tek eşli olurdu ve ne oldukları konusunda aldatmazdı kimseyi. Bir akbabanın yanına gelmesi ölümün habercisiydi yaralı bir canlı için. Akbabalar dürüst ve gerçekçilerdi.
‘Belki bunun için kızıyorlar bize,’ diye düşündü yavru akbaba. Ve özellikle insanların iğreneceği bir şey daha yaptı. Kendisini serinletmek ve ayaklarındaki parazitleri öldürmek için ayaklarına işeyip dışkıladı.