Kategoriler
edebiyat Genel

26.08.2019

“Metropollerlerde her şey var mıdır?”
Bunu soran, on üç yaşında ilk defa bir metropole ayak basmış bir kız çocuğuydu.
“Tabii ki,”
“O zaman insanlar neden cam bardaktan su içerler? Ağaçtan olma su tası varken neden cam bardak? Bu su kokmuyor ki, hiç kokmuyor!”
“Su kokmaz zaten. Hem ne kokacaktı ki?”
“Çam…”
“Çam mı? Cam bardak çok sağlıklı. Bunda iç işte suyunu.”

“Aaah! Param parça oldu işte, kırıldı.”

“Dur elin kesilecek! Ben toplarım…”

“Elim!”


Suyunu başka bir bardaktan içse de; teselli bulamamıştı çocuk. Uyumadan önce göğe baktı, belki babasının söylediği gibi gökteki yıldızlardan biri onların gözlerinin ferini ona ulaştırırdı. Yoktu… Gökte sadece bir sürü ışık vardı. Hangisinin yıldız olduğunu anlayamıyordu. Yıldızlar gizlenmişti. Yine de o; babasının ve annesinin kahve rengi gözlerini seçer gibi olabilmişti.
Metropol dedikleri yerde her şey yoktu; ama o, zar zor bulabildiği kahve rengi ışıklara bir şekilde hayatta kalacağına dair söz verdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

03.03.2019

Bir yıldıza bakmak ve bir yıldızı resmetmek aynı mıdır?
Bir yıldızı resmettiğinde bakılacak bir yıldız daha yapmaktan başka bir şey yapmış olur musun; yoksa…
Bir yıldıza baktığında yıldız gözlerinden girip zihnini beslemekten başka bir şey yapabilir mi; yoksa…
Evrenin bir yerinde, güneşimize bakan birileri de benim düşündüğüm şeyi düşünmüş müdür?
Onun “bir yıldız”ı bizim “güneş”imiz olmuş mudur?

Kategoriler
edebiyat Genel

04.11.2018

Ellerimden bir tanesini istedi tutmak için. Verdim, tuttu ve unuttu. Bense hatırladım onun unuttuğunu.
Sonra bıraktı elimi.
Ardından bir başkası tutup unuttu.
Ben yine hatırladım…
Bir de baktım ki, herkes elimi tutuyor.
Onlar ellerimi tuttukça ben hatırlıyorum, onlar unutuyor.
Sonra bir köpek patisini, milyonlarca tür bakteri kendilerini veriyor ellerime unutmak için. Onlar da unutuyor…
Kedi, örümcek, timsah, yılan…
Her şey, her şey…
Her şey…
Yıldızlar ışınlarını bıraktılar ellerime. Kara delikler çekmeyi unuttular elime geldiklerinde.
Çare yoktu, ben de ellerimi birbirine kavuşturdum.

Kategoriler
edebiyat Genel

14.10.2018

Merdivenlerden çıkıp koltuğa oturdu. Kemerler otomatik olarak ayarlandı. Güvenlik çubuğu, tıpkı bir eğlence parkındaki araçlarda olduğu gibi aşağı inip kitlendi.. Araç kapandı, tüm sistem kendisini otomatik olarak ayarladı. Sıra kontrol etmekteydi. Aracın tek yolcusu olan ona düşüyordu bu rutin görev.
Rutin ama önemli bir görevdi; çünkü uzaya gidecekti. İlk defa, tamamen yeni bir teknolojiyle çalışan bir aracın ilk yolcusuydu. İlk defa başka bir yıldıza doğru yolculuk edecek, ışık yılları aşacaktı.
Roketler ateşlendi ve hafif bir sarsıntıyla uzaya çıkıverdi.
Araçtaki tek gereksiz eşya bir balya samandı. Saatler süren toplantılara mal olmuştu bu balyayı götürmek. Herbir saman çöpü teker teker kontrol edilse de; onun götürmek istediği şey bulunamamıştı.
İnce bir iğne…
Aslında incecik bir tüpe bağlanmış, ince bir iğne…
Tüpün içindeyse bir çip bulunuyordu. Kendisini inşa etme gücüne sahip olacak, biricik dostunu içinde barındıracak bir beyin… Bir bilgisayar… Sıradan olmayan bir bilgisayar.
Çip işini bitirdiğinde, o saman balyası artık bir bilgisayar olacaktı. Sağlam bir bilgisayar…
Araç söz konusu yıldızın yörüngesine girdiğinde, lise çağlarındaki uğur kalemliği olan; ama şimdi iletişim bilgisayarının kılıfı olan şeyi açıp görevinin ilk aşamasını başarıyla tamamladığını söyledi. Görüldüğü gibi, geçmişe bağlı bir insandı. Uğur kalemliğini ve ilk yarattığı eseri olan muhteşem arkadaşını yanına almasının bir yolunu bulmuştu.
Peki neden bu yolculuğa gönüllü olmuştu? Geçmişi sadece bir bilgisayar ve kalemlikten oluşmuyordu ya…
Tek zaafını yenmek istemişti ve bir bilgisayar ve bir kalemlik, kendisine verdiği tek tavizdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

05.10.2018

Her gece, her gece, onun bana vermiş olduğu semavere odun atar, onu yakar ve çay yapardım. Sıradan bir semaver değildi. Maneviyatı olduğu, bana onun tarafından verildiği için değil; gerçekten sıradan değildi. Kaynarken suyu girdaplanır, busbulanık olurdu. Çay olduğunda, demlenirken; suyun yüzeyi düzleşirdi. Çayın demlendiğini yüzeyinin pürüzsüz oluşundan anlardım.
Ha, semaverin her yeri saydamdı; ama camdan yapılmamıştı. Yapıldığı şey bilinmedik, görülmedikti.
Suyun ve çayın yüzeyi pürüzsüz olduğunda, bir şeyler görmeye başlardım. Herhangi bir yerdeki, herhangi insanların hayatlarına dalardım. İnsanları, hayvanları, yolun kenarındaki ağacı görür, konuşmalarına, havlamaları, miyavlamaları, ötüşmeleri, cırlamalarına, hışırdamalarına tanık olurdum onların.
Sonra da içerdim… Yıldızlardan başka yoldaşlarım olmazdı önce. Ve çayımdan bir yudum aldığımda; yepyeni bir sürü yoldaşım olmuş olurdu anında.
Ruhlarından bir yudum almış gibi olurdum adeta. Düşünceleriyle düşünür, ağızlarıyla konuşur, gagalarıyla ötüşür, yapraklarıyla hışırdardım.
Bir tek onunla konuşamazdım.