Kategoriler
edebiyat Genel

05.01.2019


Onu severdim; çünkü hayatı hepimizden fazla ciddiye alırdı. Bir filozof edasıyla değil, ya da bir serserinin sahte umursamazlığıyla… O hayatı ciddiye aldığını dahi göstermeyecek kadar mütevazı bir tavırla yaşardı. Hayatı ciddiye alışını, gözlerindeki, sesindeki; en önemlisi davranışlarındaki incelikten anlardım.
Onun gibi insanlar nadirdi ve dahası, sözgelimi bir elmas gibi değerliliklerini ıspatlayacak şekilde ışıldamıyorlardı. Daha çok, bir yonca ormanındaki dört yapraklı bir tek yoncaydı o ve onun gibi insanlar. Tüm yoncaların yapraklarını kontrol edemezdiniz, eğer otçul bir yaratıksanız umrunuzda olmazdı zaten; direkt yerdiniz. Ya da büyük bir canlıysanız basardınız. Bu normaldi, bunda kızacak bir şey yoktu. Siz bastığınızda eğilse de; sonra yine dikilip yapraklarını güneşe sermesini bilirdi. Küçücük yapraklarını…
Bir gün, onu intihar etme girişiminde bulurken yakaladım. Afallamıştım! Kendisini asmak üzereydi. Dört yapraklı bir yoncanın yapacağı bir şey değildi bu. Gözlerine baktığımda, onu sözlerimle ikna edemeyeceğimi anladım. O incecik bakışlarında, jilet inceliğinde, jilet keskinliğinde bir kararlılık vardı.
Salyangozlar jiletin üzerinde yürüyebilirdi. Ben de; tıpkı bir salyangoz gibi yavaş ve etkili olacaktım eylemlerimde. Bir tek salyangoz dahi bir bitkiyi bir günde tüketebilirdi. Hem de o yavaşçacık hareketleriyle. Çünkü onlar istedikleri, hedefledikleri bir şeyi yapmayı kesmiyor, yavaş olmayı umursamıyorlardı. Bende önce jilet bakışlarına diktim gözlerimi. Bakışlarında yavaş yavaş yürümeye başladım. Sonra, umuduna sarılmış bir paraziti yemeye başladım sümüksü; ama etkili olan, üzerinde bir sürü diş bulunan dilimle. Onun umutsuzluğunu yavaş yavaş sindiriyordum. O bana ne yapmışsa, ondan ilham alıyor, onu yapıyordum. O beni önemsediğini göstermişti her hareketiyle bir zamanlar, ben de şimdi öyle yapıyordum; çünkü onu önemsiyordum.
Küçük sürprizler, kısa espriler, ani yoklamalar…
Devamlı o asalak bitkiye geçiriyordum dişli dilimi ve onu hızla tüketiyordum. Ardından başka salyangozlar buldum kendim gibi. Onu çok seven, artık körelmiş; ama yine de keskin olan bakışlarında yürüyebilen…
Sonra yumurtalarımızı bıraktık bitkinin dibine. Küçük yavrularımız, o bitkiyle, o asalak otla büyümeye başladı. Böylece işe yaramıştı o bitki de…
Ve jilet körelmişti sonunda.
Ama yemek alışkanlık olmuştu ve birbirimizin asalaklarını yemek, iyi bir fikirdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

27.07.2018

Bir zamanlar, şansa çok fazla inanan bir adam varmış. Adama herkes Ali Baba dermiş. Bu adamın, eti kemiği bir, cılız mı cılız bir atı varmış. Atın cılız olmasının nedeni, Ali Baba’nın ona sadece dört yapraklı yonca, o da bulursa, yedirmesiymiş. Onun dışında sadece su içebiliyormuş hayvan. Zaten nasıl olup da ölmediğine herkes şaşıyormuş. Ali Baba dışında…
Ali Baba’nın kendisi de; nasıl olduğunu kimsenin bilmediği bir şekilde çok dinç kalıp hiç yaşlanmıyormuş.
Böyle böyle, atı da; kendisi de; bu zamanlara kadar yaşlanmadan; ama deri kemik bir, üflesen yıkılacak halde olsalar da gelmişler. Ali Baba’nın dediğine göre yüzyıllar boyunca yaşamış ikisi de…
Ne derler, her şey sonunda ölüverir gider. Ali Baba da bunu biliyormuş zaten. Onların ömürlerinin tükeneceği, yoncaların tükenişinden belli ediyormuş kendisini.
Bir gün, Ali Baba beygir gibi görünen kıratının üstünde tıngır mıngır giderken; ayağında terlik, balkonunda, tuhaf bir tıngırtı dinleyen; ter koktuğu Ali Baba’nın bir bakışından dahi anlaşılan bir adam görmüş.
Yaklaşmış balkonun altına, başlamış tıngırtıyı dinlemeye…
Şanstan bahsediyormuş tıngırtı… Şanssızlıktan, kısmetsizlikten…
Aranan; ama hiç bulunamayan şans üzerine tıngırdıyor ha tıngırdıyormuş…
Tıpkı onların biteviye uzayan; ama hiçbir şeye değmeyen yaşamları gibi.
Bağırmış Ali Baba… ‘Bu tıngırtı da ne ola!’.
Adam geri bağırmış:
‘Damar bu beybaba! Arabeskin kralı bu!’
Ali Baba Anlayamamış. Önemli de değilmiş zaten.
Bizim beygir görünümlü Kırat’ın kulağına eğilip:
‘Dinle oğlum Kırat, işte bizim hayat… Nasıl olsa hikaye etmişler arabesk derler bir tıngırtı eşliğinde. Biz ölsek ne; yaşasak ne…’