Kategoriler
edebiyat Genel

26.12.2018

Elime bir çift yumurta geçmişti. Üç gün boyunca göğüs iç cebime koymam yeterliydi kuluçka için. Gece-gündüz…
Sonra o yaratıklar çıkacaktı, büyüyecekler ve yumurtlayacaklardı. Bana bu yumurtaları veren, oldukça fazla yumurtladıklarını söylemişti. Benim görevim bu yaratıkları çoğaltmaktı. Bir tek yumurta bile boşa gitmemeliydi, öyle söylemişti…


Yaratıklar aynı anda çıktılar küçücük yumurtalarından. Sis gibiydiler, şekilsizdiler. Hangisinin erkek hangisinin dişi olduğunu anlamaya imkan yoktu. Belki de çift cinsiyetliydiler salyangozlar gibi.
Bu yaratıkların adı, hayal tomurcukları idi. Hayale ihtiyacı olan dünyaya bir nevi takviyeydiler.
Ondan sonra bir sürü yumurta bulmaya başladım iç cebimde. Zaten yumurtlar yumurtlamaz bırakıyordum onları dünyaya ve hemen ihtiyaç duyuldukları yere gidiyorlardı.
Sadece bir çift bırakmıyordu beni. Diğerlerinin anneannesi ve dedesi olan çift…
O diğer gidenler de; kim bilir kimlerin ceplerinde yumurta yapacaklardı…
Benim yanımdaki çift belki milyonlarca yumurta yaptıktan sonra, yavaş yavaş gözeneklerimin içine, oradan kalbime girdiler. Yüreğimi karıncalandırdıklarını hissedebiliyordum. Ardından beynime… Doğası icabı, ağrı sinirleri olmadığı için hiçbir şey hissetmeyen beynim, ilk defa bir şey hissetti… Karıncalandı…
Sonra, bu sayede, tüm torunlarının nerede ve ne yapmakta olduklarını izleyebilir hale gelivermiştim. Bana bu yumurtaları veren, bu şekilde uygun görmüş olmalıydı.

Kategoriler
edebiyat Genel

13.11.2018

Gri, pürüzsüz bir yumurta bulmuştu yerde. Yumurtayı eline aldığında üşüdü. Sanki içindeki ölmüş, yumurta ise ölen yaratığın mezarı olsun diye yaratılmıştı. Ölmeye doğuyordu sanki yumurtanın içindeki.
Acaba neydi yumurtadaki?
Bir kuş mu?
Bir sürüngen mi?
Bir böcek mi?
Yoksa çağlar öncesi bir yaratık mı?
Bir dinazor mu sözgelimi…


Hiçbiri değildi.
Zamanı gelip yumurta çatladığında, gri bir boşluk uzattı başını dünyaya.
Boşluk tatlı tatlı sesler çıkartmıştı yumurtadan ilk çıkışında. Eğer görünse kesin anlaşılacaktı ki, yumurtadan yeni çıkmış her canlı gibi ıslak, bir kuş yavrusu gibi tüysüz, Bir yılan gibi yumuşacıktı.
Sonra büyüdü boşluk…
Ve öldü dünya…

Kategoriler
edebiyat Genel

21.04.2018

Yürüyen, yemek yiyen, konuşan, kavga eden, küsen, barışan, gülen, ağlayan… bir hazineydim ben.
Hayır… Şu kişisel gelişim teranelerinden bahsetmeyeceğim, ben gerçekten bir hazineydim. Şu masallardaki altın yumurtlayan tavuk gibiydim. Tek farkla ki; ben yumurtlamak yerine ağlıyordum. Bir fark daha vardı; ağladığımda hüznümün büyüklüğüne göre gözyaşlarımın türü değişiyordu. Bazen demir bile dökülüyordu gözlerimden mesela. Her nasıl oluyorsa, gözlerimden dökülen taş ve madenler yüzünden gözlerime herhangi bir şekilde bir zarar gelmiyordu. Gözlerimden çıkanları laboratuvarda test ettirdiğimde o maddelerin en saf hali oldukları anlaşılmıştı hem de.
Hayatım çok tuhaftı. Durumumu bilen insanlar sadece bu özelliğimden ötürü benimle ilgileniyorlardı ve bu beni üzdüğünden gözlerimden dökülenler kapış kapış gidiyordu; çünkü değerli taşlar dökülüyordu. Böyle oldukça da üzerime çektiğim niteliksiz ve beni üzen ilgi yoğunluğu fazla olduğundan, bu durum bir kısır döngü başlatmış oluyordu.
Bir gün, derviş olduğunu söyleyip dilenen birisiyle karşılaştım ve belki onun beni olduğum gibi sevebileceğini düşünüp kendimden bahsettim ona. Umduğum tek şey, beni normal bir insanmışım gibi açgözlülükle değil de muhabbetle sevmesiydi. Öyle ya, parayı değil, insanı, doğayı, dolayısıyla da tanrıyı seviyordu.
Oysa derviş en büyük tepkiyi göstermişti. Yüzüme tükürmüş, beni şeytanın ona gönderdiğini söylemişti bağırarak. Elindeki bastonla, ki işlevsiz, süslü bir bastondu, beni tartaklamıştı.
Keşke yanına gidip kendimden bahsetmeden önce elindeki süslü bastona iyice bakmadan kararımı vermeseydim.
İşte ilk elmasımı o zaman dökmüştüm gözlerimden.

Kategoriler
edebiyat Genel

20.12.2017

Rengarenk bir taş bulmuştum. O kadar farklı görünüyordu ki, gökten düşmüş olmalıydı. Taşı elime aldığımda, tuhaf bir şey hissettim. Sanki taş canlıydı. Kıpırdamıyordu; ama elimin içinde bir canlı vardı sanki. Bir canlı sıcaklığı…
Onu eve götürüp boş bir saksıya koyup bekledim. Gece taş soğurdu. O zaman dokunduğumda da sıcaksa bir şeyler farklı demekti.

Sıcaktı… Taş canlı ya da maddesel olarak farklıydı. Belki de canlı değil de; ısınmasını sağlayan bir tepkimeye giriyordu.
Bunu düşünürken elimdeki taş hareketlendi ve çatladı. Bu taş, ki yuvarlak bile değildi, bir yumurtaydı anlaşılan. Şekilsiz bir yumurta…
Yumurtadan ejderhaya benzeyen tuhaf bir hayvan çıktı. Kuş ve sürüngen arası bir şey…
Yoksa gerçek miydi ejderhalar? Yeni bir şey mi keşfetmiştim?
Tam o an, şaşırmaya bile başlayamadan; kapım aceleyle vuruldu. Zile bile basmamıştı dışardaki. Açtığımda resmi giyinmiş iki kişi duruyordu kapının dışında. Yumurtayı almaya gelen iki kişi. Tek söyledikleri buydu. Ejderhanın yumurtadan çıktığını söylediysem de; o şeyin gerçek bir ejderha olduğunu ya da olmadığını bilmeme izin vermediler. Ketumdular ve onu kendilerine vermemi öylece bekliyorlardı sadece. Bir güç gösterisinde bulunmasalar da; hareketleri; ya da hareketsizlikleri, bana onu almak için her şeyi yapabileceklerini düşündürtmüştü. Onun için, merakımı sineme gömüp yumurta kırıldıktan sonra saksıda kalan yaratığı saksısıyla götürüp verdim onlara. Hiçbir şey söylemeden kapıyı dışardan üzerime aceleyle kapatıp seslerini kapının arkasından işitebildiğim hızlı adımlarla oradan ayrıldılar.

Kategoriler
edebiyat Genel

16.12.2017

Uçsuz bucaksız bir bahçesi vardı. Her hafta sonu ziyaretine giderdim. Kimi zaman civcivleri görmeyi, kimi zamansa olgunlaşan domateslerine bakmayı bahane ederdik; ama oraya gitmemin tek sebebi varlığından kaynaklanan huzuru solumaktı. Bahçenin yarattığı huzur da cabası...
Benimle konuşması, yabani otlardan yakınması, köpeğini çağırması, ona yiyecek bir şeyler atıp işine devam etmesi, akşam birlikte bir şeyler yiyip semaverinde hazırladığı çaylarımızı yudumlamak...
Sabahın beşinde kapımı nazikçe tıklatması, apar topar uyanıp birlikte yumurta toplamaya gitmek, yumurtaları çırpışı, dolaba bakıp içine ne koyacağımızı birlikte seçmek, sonra hem birlikte ufak tefek işleri yapıp hem sohbet edişimiz, ona işimi, etrafımdaki insanları anlatıp onlar hakkındaki sorularını cevaplamak...
Bunlar için yaşıyordum desem çok mu abartı olur?
Aramızda aşmaya gerek duymayacağımız, her şeyi güzelleştiren, büyülüleştiren ve hep daha fazlasını istememize sebep olan bir tür mesafe vardı.
Yanından geçtiğimde huzur ve huzursuzluk hissedişim o mesafeden kaynaklanıyor olsa gerekti. Çay içerken ya da yemek yerken hep karşı karşıya otururduk. Yanına gidip kollarımızı yan yana getirip hafif bir temasta bulunmak, o huzuru soluyup dokunmak için neler vermezdim! Bunu yapmayıp bu isteği daha da büyütmeyi tercih ederdim hep.
O ne düşünürdü acaba? Aynı nedenlerle mi ayrı dururduk birbirimizden? Aynı nedenle mi aramızdaki o harikulade, sabırlı mesafe bir türlü kapanmazdı?
Bir gün, yorgun argın bahçesinin kapısından geçtiğimde, kapının önünde yoktu. Oysa her hafta kapıda karşılardı beni. Birbirimize gülümser, kıyafetlerimizin kumaşları sürtünürcesine yan yana kapıdan geçerdik.
Fakat o gün yoktu işte. Beni karşılamaya gelmemişti.
Yüreğim burkuldu. Neden gelmemişti?
Hızlı adımlarla içeriye girip eve doğru koşmaya başladım. Ya bir şey olmuşsa!
Soluk soluğa kalmış, kapının önüne gelince fark edebildim onu.
evin önündeki sıraya oturmuş bir şeyler oyuyordu.
Ayak seslerimi duyunca kafasını kaldırdı. Deri kayışlı saatine şöyle bir baktı, şaşkınca yüzüme de baktı. Gözlerinde gördüm kızarmış, korku dolu yüzümün aksini.
Koluna dokunan elim de titriyordu. Sarılmak istiyordum; ama korkuyordum. Mesafenin kapatılıp büyünün bozulacağından korkuyordum; ama o an tam da buna, mesafenin kapanmasına, onu yanıbaşımda hissetmeye ihtiyaç duyuyordum.
Koluna dokunan elimi kavradı. Diğer elinde bıçağını ve oyduğu şeyi tutuyordu. onları attı ve göz açıp kapayıncaya kadar kollarının arasındaydım işte. Herhangi bir temas yoktu. Sadece huzurla çevrelenmişçesine kollarıyla çevrelenmiştim. Buna rağmen, aramızdaki mesafe, kolundaki elim ve bileğimdeki eliyle kapatılmıştı.
Mesafenin kapatıldığının idrakıyla, yüzümüzde bir sonun acısı ve bir başlangıcın hevesi, birbirimize bakakaldık.