Kategoriler
edebiyat Genel

11.08.2018

Yürüyüş yapmayı çok sevdiğinden herhangi bir yer tercih etmeksizin yürürdü. O gün de kayalık bir anda yürümeyi ve yer yer tırmanış yapmayı tercih etmişti. Parası yoktu; ama her şeyi basitleştirirdi o. Otostop yaparak ilerler ve çoğu yerde de yürürdü. Böylece hem ilerleyebiliyor, hem de değişik yerlerde yürüyüş yapabiliyordu.
O gün de her zamanki gibi, dikkatli ve keşfedip öğrenmeye hazır gözlerle etrafına bakarken; yüksek bir kayanın tepesine kondurulmuş, o ana kadar hiç görmediği denli devasa bir kuş yuvası gördü. Hemen tırmanmaya başladı. Her ne kadar parası olmasa da; tüm teçhizatı yerindeydi.
Yuvaya ulaştığında, yuvanın kenarında, dokunduğun an ölecek kadar ölüme yaklaşmasına rağmen çok güzel, çok çok güzel, yaklaşık bir keçi boyutlarında, kanatlarının genişliği tahmin dahi edilemeyecek bir kuş gördü. Masallardaki zümrüdü anka gibiydi kuş. Ateş kızılıydı tüylerinin büyük bir kısmı. Diğer tüyleri de… Öyle ton farkları vardı ki tüylerde, rengarenk sözcüğü bile hafife almış olurdu bu tüylerdeki renk zenginliğini.
Bu tüyleri görecek olan her erkek gibi, sevdiği kadına bir elbise yapmaya karar verdi o da.
Ve, ölmek üzere olmasa onu bir pençe darbesiyle yerle bir edecek olan kuştan, teker teker, zerre acımadan; söktü tüyleri. Sonra da onları, aşık bir erkeğin özeniyle ördü. Artık dolaşmasına gerek yoktu. Otostopla onun, sevdiceğinin olduğu yere, müstakbel yuvalarına geri dönüp elbiseyi ona sundu.
Kız çok mutlu olmuştu. Haftalarca üzerinden çıkartmamıştı başkasında asla olamayacak olan elbisesini.


Zaman geçti ve kuş öldü…
Ölür ölmez de yeniden doğmak için yanmaya başladı. İşte o an, adamla kadın birbirlerine sarılmaktaydı. O hemen kadını bıraktı. Kadınınsa elbiseyi üzerinden çıkartabilme gibi bir şansı yoktu. Adamın gözleri önünde, diri diri yandı.
Kuşa ait tüylerse, nazlı nazlı esen rüzgarda, hiç aceleleri olmadan; kuşa geri döndü.

Kategoriler
edebiyat Genel

02.06.2018

Vızır vızır geçen arabaların arasında yavaş yavaş yürüyordu. O kadar sakindi ki, onu o arabaların arasında görenler, bir deniz kıyısında yürüyüş yaparcasına yürüdüğünü gördüklerinde, gerçekliğin ikiye bölündüğünü düşünüyorlardı bir anlığına. Bir anlığına, gerçeklik iki ihtimale bölünüyordu. Bir ihtimalde arabalar varken diğer ihtimalde de genç kadının sakin yürüyüşü vardı ve iki ihtimal aynı sahnede var olamazdı. Gerçekliğe ters düşüyordu bu hengamede bu sakinlik ya da bu sakinlikte bu hengame. Ve zaten, nasıl oluyordu da arabalardan birisi olsun kadını ezmiyordu? Nasıl oluyordu da kadının gözü bile seyirmiyordu. Kör ve sağır olsa bile derisi arabaların oluşturduğu rüzgarda ürperir, burnu arabaların egzoz kokularıyla seyirirdi.. Öyle olması lazım gelirdi. Ne var ki, kadın sakindi, çok sakindi. Bir an, onu sadece ben mi gördüğümü merak ettim; ama herkesin gözü kadındaydı ve arabalar yavaşlamaya başlamıştı. Tuhaftır, şoförler kadına bağırmak yerine onun ardı sıra arabalarını küçük küçük sürecek kadar yavaşlamıştı ve bu olurken herhangi bir kaza da olmamıştı. Tüm arabalar kadının çevresinde, birbirlerini ve kadını dikkate alarak; çok yavaş ilerlemekteydi artık ve bunu seyreden bizlerin gözleri önünde cereyan etmekteydi tüm bunlar. Yani mucizeyi onlarca insan izlemekteydi.
Kadınsa, tüm bunlardan habersiz, en azından öyle görünüyordu, aheste aheste yürümekteydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

15.04.2018

Bir devenin tuhaf yürüyüşünü andıran bir yürüyüş tarzı vardı. Nazik ve zarif…
Onu ofiste her görüşümde şaşırırdım. Burada ne işi vardı, bir türlü anlayıp alışamamıştım. Onun yeri bir çöldü benim nazarımda. Sırtında hiçbir şey olmaksızın yürüyen, yabani bir deve olmalıydı o, bir sürü işi yetiştirmek zorunda olan bir getir götürcü değil…
Getir götür yapmasının yanı sıra şirketin hesap işlerini de yapıyordu. Şirketin eli ayağıydı. Bu işleri yaparken hiç acele etmeden; zarifçe hareket edişine hayrandım. Yemek yerken dahi sakindi. Acaba kızdığında da bir deve kadar yabanıllaşıyor muydu?
İlginçti; ama sesi bile deve bozlamasına benzeyen bir tondaydı. Yani elbette o kadar gür ve gırtlaktan çıkmıyordu. Konuşurken tonunun devamlı pürüzlü bir yapısı olması bir devenin bozlamasını andırıyordu. Sanki devamlı susamışçasına, dili damağı kurumuş gibi pürüzlüydü sesi.
Bir gün, şansımız yaver gitmeyip riskli bir anlaşmadan zararla kalkınca, riskin çok büyük olduğunu ve şirketin borcunu ödemek için iflası kabul etmek zorunda kaldığımızı fark etmiştim patron olarak. Şirkette çalışanların işine son verip her şeyi dağıtınca, doğal olarak onun da işine son vermek zorunda kalmıştım. En çok da onun kadar saygı duyduğum, yabanıl zarifliğine, ağırbaşlılığına hayran olduğum bir insanı bir daha görememek ve ne yapacağı, bu felaketten nasıl sıyıracağı hakkında endişelenmek canımı yakmıştı.


Üç yıl sonraydı. Bir şekilde kendimi, işimi kurtarmıştım. Başka risklere atılmış, çok farklı bir alanda başka bir şirket kurmuştum. O gün, yürüyüşe çıkmış, düşüncelerimde ve adımlarımda fazla açılmıştım. Kenar mahallelerden birinde onu gördüm. Tıpkı bir deve gibi çökmüş, uzun boynunu geriye eğerek ucuz bir şarap şişesinden son bir yudum almaktaydı. Üstü başı yırtıktı; ama diğer evsizlerin kirli perişanlığındansa, en fazla zarafetle pecmürde görünüyordu. Zayıftı; ama bıkkın ve yılgın değildi. Tıpkı bir deve gibi, su içmeden uzun süre yaşamasını becermiş, beni beklemişti.
Hiç vakit geçirmeden onu himayeme alıp yeni şirketimde bir iş verdim. Onun imdadına koşmuş olmak, onu himayeme almak ona duyduğum saygı ve hayranlığımdan en ufak bir şey eksiltmemişti. Dayanıklıydı; ama risk almamıştı benim gibi. Tabii en başından, benim aptalca bir riskim yüzünden dayanmak zorunda kalmıştı. Elbette, kahramanca dayanmıştı.
Bu dünyanın, benim gibilere olduğundan daha çok ihtiyacı vardı onun gibilere…

Kategoriler
edebiyat Genel

13.12.2017

Uzun zamandır bu kadar güzel bir çay içmemiştim.
Yaptığım uzun yürüyüşlerden biriydi. Çok yorulmuştum. Yürümekten değil, düşünmekten…
Bir banka yakın seyyar bir çaycı görünce yanına gitmiştim. Plastik ya da kağıt bardaklardan içmeyi sevmesem de canım çok istemişti bir bardak çay. Hem yorgunluk giderirdi, hem de kafa dağıtır, rahatlatırdı.
Arabaya yaklaştığımda, kırk-kırk beş yaşlarında, iyi giyimli bir adamı gördüm semaverinin başında. Bardaklar da kağıt ya da plastik değil, yenilebilir bardaklardı. Arabanın bir kenarında yazılan açıklamaya göre, tatlı ya da tuzlu seçenekleri vardı ve yarım saat çayı içinde tutabiliyor, yaklaşık yarım saat sonra da yumuşamaya başlıyordu.
Ağzım açık kağıda ve bardaklara bakakalmıştım. Bir çay bardağını kalıp olarak kullanıyor olmalıydı. Bardaklar ince belliydi.
Yenebilir, ince belli çay bardakları… Hem de yol ortasında bir bankın dibindeki bir arabada…
Yurt dışında bazı pastahanelerde olduğunu duymuştum; ama böyle bir yerde olacağını hayal bile etmemiştim.
Bu adam böylesine bir özeni neden gösteriyor olabilirdi ki? Burada kim böyle bir şeyin kıymetini bilirdi?
Adamın dikkatini çekip bir çay istedim. Altı liraydı. O kadar pahalı sayılmazdı. Böyle bir çaya göre ucuzdu bile.
Ücretimi verip çayı alarak arabayı izleyebileceğim bir yere oturdum.
Çaydan bir yudum aldığımda, çarpıldım. Kelimenin tam anlamıyla çarpıldım…
O kadar güzel bir çaydı ki, sanki bir yerden salgılanmıştı, yapılmamış, karıştırılmamış, demlenmemişti. Zaten öyleydi. Su, doğuştan çaydı sanki.
Çayımdan aldığım iki yudum süresince üç-dört kişi çay almıştı bile. Demek ki adam böyle bir yerde iş yapabiliyordu.
Gösterilen özenin yeri zamanı yoktu. Kalite her yerde kaliteydi demek ki.
Yeter ki bir insan bir işi iyi yapmak istemesin, iyi iş her yerde anlaşılıyordu şekil A’da görüldüğü gibi.
Çayımı bitirdikten sonra kalktım. Arabanın yanından geçerken; bu bahanesi olmayan, mütevazı adama gülümsedim. Tüm gülümseme kabiliyetimi kullanarak…