Kategoriler
edebiyat Genel

21.01.2020

‘Deli!’
Bana hep böyle derlerdi. ‘geri zekalı’ da dedikleri olurdu çoklukla gerçi. Yani aklımla, zekamla sorunları vardı. Aslında onlar benim bu konuda sorun yaşadığımı düşünüyorlardı.
Neyse, önemli olan beni pek saymamalarıydı. Aslında bu da önemli değildi. Şu üzerime atılan taşlar olmasa… ya da şu bağrışlar… yüksek perdeden fazla tiz ya da fazla pes gülüşler de olmasa, bu benim için iyi bile sayılırdı. Ben onları saymıyordum zaten. Bunu hesaba katarsanız onların beni saymamaları fazlasıyla adildi. Belki de; benden de birkaç tane olsa, onlar azınlıkta kalsa, ben de taş fırlatacaktım onlara benim gibilerle birlikte.
İnsandı bu, belli mi olurdu?
İçlerinden birisi vardı ki, eğer uygun bir fırsat olursa, onu öldürmeyi planladığımı itiraf etmeliyim. Er ya da geç yapacağım bunu, çok iyi biliyorum.
Bir köpek gibi zehirleyeceğim. Ya da kıracağım boynunu bir kuşun boynunu kırar gibi.
Ama…
Ne bir köpeği zehirleyebildim şu ana kadar; ne de bir kuşun boynunu kırabildim.
Belki de şöyle söz vereyim size.
Aşağılık bir insanın, kendi gibi aşağılık birisine yaptığı gibi, bulabildiğim en iğrenç yöntemle öldüreceğim onu, yemin ederim!

Kategoriler
edebiyat Genel

14.01.2019

‘Bir dilim elma ister miydiniz?’
‘Yok, teşekkür ederim.’
‘Gerçekten, bir dilim…’
‘Hayır, gerçekten istemiyor canım, sağ olun.’
‘Lütfen…’
‘Tokum…’
‘Bir dilimden ne çıkar?’
‘İstemiyorum.’
‘Beni kırıyorsunuz!’
‘Siz beni rahatsız ediyorsunuz.’
‘Ama ben… Elma gerçekten çok güzel. Böylesi az bulunur emin olun. Sizin iyiliğiniz için söylüyorum.’
‘Gerçekten, gerçekten, gerçekten istemiyorum. Beni rahat bırakın artık.’
‘Ama…’
‘Tamam tamam. Verin bir dilim bari.’
‘Buyrun… Afiyet olsun.’
Pamuk prenses değildim; ama bir lokma elmayla zehirlenen pamuk prenses gibi hissediyordum kendimi. Birisi, sihirli aynaya ‘bu dünyada en mutlu kim,’ diye sormuş ve ayna adımı vermişti sanki. O da beni bulup mutsuz etmek için bir elmayı vermeye çalışıyordu.
İşte olmuştu! Sinirlenmiştim işte! Mutsuz olmuştum. Hem de ihtiyacım bile olmayan bir şey zorla dayatılarak.
Her zamanki gibi… Hepimizin hepimize yaptığı gibi…

Kategoriler
edebiyat Genel

01.01.2019

Sevgili günlük;
Hakkımda ilk bilmen gereken, adımdan da önce, çok kıskanç bir insan olduğum… Birisini sahiplendiğimde, birisini ‘benim
‘ kabul ettiğimde, oldukça mülkiyetçi olabilirim. Sevgilimi sözgelimi, her gün, panzehir vererek zehirlerim. Vücudunun muhtelif yerlerini; udaklarını, saçlarını… bu zehre bularım ki, onları öpen birisi bünyesinde panzehir olmayacağından anında, sevgi dereceme göre zehri de belirleyebilirim, çok sevmediğim biriyse anında, sevdiğim biriyse acı çekerek; öldüren zehirlerdir bunlar.
İşte bu denli kıskanç bir insanın eline düştün sevgili günlüğüm. Senin için kilitli bir kutu aldım ve bu kilidi açan kişiler için, muhteşem bir zehir hazırladım.
Kağıdın rahatlıkla emeceği, oldukça tesirli bir sıvı bu. İnsan süründüren cinsten…
Peki neden böyle bir insan oldum ben?
Bir zamanlar bir kraldım. Bir diktatör…
Aslında, param olduğu için her istediği yapılan insanlardan birisiydim. Politik bir şeyden söz etmiyorum senin anlayacağın.
Her şey benimken, her şeyin malikiyken; birden… sıradan bir insan oluvermiştim. Beni aldatan bir dostum yüzünden. Onnu kontrol etmediğim için, ona güvendiğim için olmuştu tüm bunlar. Eğer onun üzerine bir önlem yerleştirseydim… Bir tür tuzak, bunlar başıma gelmezdi… Mesela, bana yalan söylediğinde etkinleşen bir tür sıkıntı veren; ama öldürmeyen bir önlem. Klasik koşullandırırdım böylece onu ve bana yalan söylemezdi. Bu işte öyle uzmanlaştım ki, sadece onunla konuşturduğumda bu önlemi etkinleştiriyorum ve sadece bana yalan söyleyemez hale getiriyorum yeni dostlarımı artık.
Herkese yerleştiriyorum bunu, benim olan herkese…
İşte bu sayede; üzerimden hiç ayrılmayan şüphe bulutunu, bir nebze de olsa, küçültmeyi deniyorum.
Eh, bugünlük iyi geceler, sadece benim olacak olan sevgili günlük.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Birinci Bölüm: (24.04.2018)

Handan yatağından aniden kalktı. Gözlerini açmasıyla yatağından kalkması arasında birkaç salise ya vardı ya yoktu… Susamıştı. Genellikle gece susamazdı. Onun için de odasındaki masada su bulundurmazdı. Kapıyı açıp ince bir gıcırtının eşliğinde mutfağa koştu. Kapı gıcırtısının ince çığlığı durduğunda çoktan yolu yarılamıştı…
Suyunu damacanın pompasına sert hareketlerle basarak kesme kristalden bardağına doldurdu ve bardağı hızlıca ağzına doğru götürdü. Bardaktaki su bu hızla yükseldi, yükseldi ve bardaktan taştı… Birkaç damla su eşofmanının yakasına damlasa da hiç istifini bozmayan Handan, geri kalan suyu soluk almaksızın içti. Bardağı bankoya sertçe koyduktan sonra aynı acelecilikle yarıda bıraktığı uykusuna geri dönmek için odaya koştu. Aynı gıcırtı… Kapının kapanırken çıkardığı çatırtı sesi… Aynı adımlar… Ve yatak…
Bir ya da iki kere yatağında döndükten sonra tekrar uykuya dalabildi Yarım saat ya da kırk dakika sonra tekrar uyanacağını bilse muhtemelen uyumaya çalışmazdı; zira delikli bir uyku hiç hazzetmediği şeylerden birisiydi. Bu kez onu uykusundan eden şey kapı ziliydi. Zilin melodisini duyduğunda da aynı anilikle uyandı. Oysa sakinleştirici bir melodiydi. Kitaro’nun “Koi”’si…
Her zaman ani bir şekilde uyanırdı. Bu onun işinin gereğiydi çünkü… O, bir kiralık katildi. Üstelik bu işi severek yaptığı rahatlıkla söylenebilirdi. İşinin ehli olduğu da…
Bunun dışında sakin bir hayatı vardı. Okumayı ve müzik dinlemeyi severdi. Spor yapmayı da…
Bir yarasası vardı. Meyve yarasası diye tabir edilenlerdendi. Meyve dışında hiçbir şey yemiyordu hayvan. Handan bu yarasayı yavruyken bir ormanda bulmuş, eline alır almaz onu sevivermiş ve evcilleştirmişti. Hayvanlar severdi onu. İnsanlar da severlerdi ama hayvanlara bahşettiği sevginin çok küçük bir kısmını insanlara bahşederdi.
Bir kartviziti yoktu Handan’ın ama o kendisine ihtiyacı olan kimseleri bulmakta hiçbir zaman zorlanmamıştı çünkü ona ihtiyacı olan insanları nerede bulacağını biliyordu.
Kimi öldüreceğini hiçbir zaman önemsenememişti. Ona hangi görevi verirlerse versinler, bir an dahi gözünü kırpmadan ve tabii parasını da alarak yapardı o görevi. İnsanlar onun bir dişi olduğu için iş bulamayacağını düşünmelerine rağmen ünü, ona her kapıyı açacak büyüklükteydi. Her ortamda iş bulabiliyordu; çünkü her ortamda bulunan insanların yüreklerine, onun varlığına ihtiyaç duyacak kadar rekabet, kıskançlık gibi birisinin öldürtülmesini sağlayan hisler hakimdi.
Öldürmek için bulduğu yöntemler yaratıcı ve çeşitliydi. Boş zamanlarında müzik eşliğinde laboratuvarında zehirler hazırlar ya da atölyesinde çeşitli silah tasarımları üretip tasarladığı garip silahları imal ederdi.
Laboratuvar ve atölye birbirlerine bitişik iki odaydı. Aralarında camlı bir kapı vardı. Bu odalardaki ses sistemi çok pahalı bir sistemdi. Her yerden aynı oranda ses gelirdi ve bu da, Handan’da bu sistemin yaydığı sesin kendisini yumuşakça sarıp sarmaladığı hissini uyandırırdı. Bu şekilde hissetmeyi seviyordu. Müziğin kollarında rahatlamayı… Sanki müzik şefkatli bir ana, Handan’sa kucaklanmaya ihtiyacı olan bir çocuktu.
Biri laboratuvarda diğeri silah atölyesinde olmak üzere iki de kanaryası vardı. Kanaryalar erkekti. Erkekler daha güzel öterdi zira. Handan bu kanaryaları müzikle uyumlu ötebildikleri için beslemekteydi. Kafeste kapalı değillerdi ama. Odalara pisleseler de onları kafese kapatamazdı. Bunu yapmaya gönlü elvermezdi çünkü.
Bu odaların ortasında hem kanaryaların yıkanabilmesini sağlayan hem de Handan’ın müzikle birlikte su sesini duymasına imkan verebilecek olan süs havuzları vardı. Havuzda olan suyun harcanmadan dönüşümlü olarak aktığı mermer havuzlardandı bunlar. Alt alta birçok mermer hazneden oluşuyorlardı… Tabii bu havuzların bakımını aksatmaz, sularını kanaryalar için ayda bir kere değiştirirdi.
Zengin Sayılırdı. O kadar çok insan öldürmüştü ki… Öldürdüğü bu insanlar için aldığı paraları da titizce harcardı. Ne çok cimriydi ne de çok cömert…
Canı istediği gibi yaşardı ama bunu çok da abartmazdı. Gerçi bunun nedeni kontrollü olmaya çalışmasından çok abartmaya yatkın bir kişiliğe sahip olmamasındandı.
Evi ne çok büyük ne de çok küçüktü; ama arazisi oldukça genişti. Bahçe içinde müstakil bir evdi. Bahçedeki bitkiler birbirlerinden dekoratif taşlar ve çitlerle ayrılmıştı. Birçoğu zehirliydi bu bitkilerin. Bazılarıysa kokuları için yetiştirilen çiçeklerdi. Renkleri Handan’ın gözüne hoş geldiği için o bahçede yer almaya hak kazanan bitkiler de vardı tabii. En dıştaki kapıda iki köpeğin barındığı bir kulübe bulunuyordu. Bu köpekler Handan’ın özel uğraşları sonucunda çeşitli cinslerle çaprazlaştırıla çaprazlaştırıla genetik açıdan Handan’ın isteklerine cevap verebilir hale getirilmişdi. Kuşkusuz ki çok yoğun bir eğitimden geçirilmişlerdi.
Köpek kulübesinin iki üç yüz metre ötesinde geniş bir sera vardı. Bu seradaki çeşitli bölmelerde, bulunduğu çevrenin ikliminde yetişemeyecek olan zehirli bitkileri yetiştirecek ortamı sağlamıştı Handan. Seranın arka tarafındaysa devasa bir bina, tepeden bakmaktaydı seraya. Kütüphane… Bu binada da evdeki gibi bir ses sistemi vardı. Kitaplar… kitaplar… kitaplar… Bir sürü kitap vardı. Kütüphanenin ortasında da kocaman bir akvaryum…
Kütüphaneye yaklaşık elli metre uzaklıkta sağdaysa Handan’ın evi durmaktaydı gururla. Evde üç oda, bir mutfak, bir banyo ve bir kiler vardı.
Odalardan ikisi daha önce de bahsedildiği gibi laboratuvar ve atölye işlevini görmekteydi. Laboratuvar tipik bir laboratuvardı. Makineleri, deney tüpleri, ateşi, ateşte kaynatılan sıvının esrarengiz kokusu ve garip denekleriyle bir laboratuvar… Atölyenin de tipik atölyelerden herhangi bir farkı görünmüyordu göze.
Diğer odaysa Handan’ın yatak odasıydı. Koskoca arazide en sade odaydı. Gösterişsiz bir yatağı, gösterişsiz bir masayı, ve aynı gösterişsizlikteki bir halıyı ihtiva ediyordu burası da. Ama banyoyu gördüğünüzde yatak odasıyla banyonun aynı evde bulunduğuna inanmazdınız. Çok büyük bir yerdi. Birkaç bölmeye ayrılmıştı. Yıkanma yeri, makyaj ve kılık değiştirme malzemelerinin bulunduğu bölme ve küçük ama süslü bir tuvalet… Kiler de büyük ve dağınık bir yerdi. Birbiriyle ilgili olmayan bir sürü şey vardı odanın içinde. Her kiler gibiydi yani. Ama bu kilerin kapısına koskocaman bir asma kilit vurulmuştu. Kuvvetle muhtemel, bu karışıklığı önemli bir şeyleri maskelemek için kullanmaktaydı Handan…
Gerçi bu devasa araziye onun dışında insanlar nadiren uğradıklarından Handan’ın bir şeyleri gizlemeye çalışması paranoyakça görünüyordu; ama gerektiğinde böyle davranarak hayatta kalabilmişti. Evle ilgilenebilecek bir hizmetçi tutmaya cesaret edecek lüksü yoktu. Bir sürü gizli kapaklı işte parmağı olan birisinin değil bir başkası, kendisinden bile korkmasını doğal karşılamalıydınız…
Günlerini çok yoğun yaşadığından en ufak bir dinlenebilme ihtimalini kollar ve değerlendirirdi. İşte bu yüzden uykularının bölünmesinden nefret ederdi.
Yatağından kalkıp alelacele laboratuvarındaki arazisinin kapısının dışını gösteren kameraların bağlı olduğu ekranın karşısına geçerek gecenin bu vaktinde gelenin kim olduğuna baktı. Hiç tanımadığı birisiydi gelen. Ansızın istem dışı bir ürperme aldı bedenini. Daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Onun evinin önünde tanımadığı bir adam duruyor ve teklifsizce kapısını çalıyordu ha? Hem de gecenin yarısında…
Garipti… Çok garipti… Handan bu adamın kazayla kendi evinin kapısını çalması ihtimalini göz önünde bulunduracak kadar ahmak değildi. Eğer o kadar ahmak olsaydı şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdu. Eşofmanının cebinden yontulmuş küçük bir kurşun kaleme benzeyen bir nesne çıkardı, onu sol avcuna gizledi, kapıyı açmayı sağlayan düzeneği çalıştıran düğmeye bastı ve adamı beklemeye koyuldu.
İnterkomun mikrofonundan adamın kim olduğunu sormaya gerek görmedi; zira elektronik cızırtılar eşliğinde kulağına gelecek olan o sesteki cızırtı ondan birçok şeyi gizleyebilirdi.
Megafondan adama ciddi bir ses tonuyla kütüphanenin yolunu tarif etti ve yol boyunca nasıl hareket ettiğini kameralardan gözetledi. Çünkü her türlü veri, hayatta kalmasını sağlamak için önemliydi.
Yavaş yavaş ama emin adımlarla yürüyordu adam. Rahattı. En ufak bir çekincesi vardıysa bile bunu ustalıkla gizleyebiliyordu Handan’ın dikkatli gözlerinden.
Orta boylu ve heybetli bir adamdı. Esmerdi. Gözleri de karaydı. Kafasını kazıtmış olduğu için saçlarının rengi belli olmuyordu. Kafası pırıl pırıldı. Tek bir tel saç dahi yoktu bu kafada. Bu parıltı adamın titizliğini belgeliyordu. Kısa kollu mavi bir gömlek giymişti. Altına da mavi keten bir pantolon… Pantolonun paçaları, titizce boyanıp cilalanmış simsiyah deri çizmelere sokulmuştu. Çizmeleri uzun konçluydu. Dizlerinin yarım parmak gerisinde sona eriyordu konçlar. İçlerinde bıçak saklamaya müsait bir çizmeydi yani… Ama Handan şaşırmıştı. Kısa kollu bir gömlek giymişken uzun konçlu bir çizme giymek ne demek oluyordu? Bu adamın düpedüz çizmesinde bıçak taşıdığını ima ettiğini düşündürüyordu Handan’a.
Kütüphaneye gitmek için yürüdüğü yolun üzerinde bir yükselti bulunmaktaydı. Bu yükseltiden çıkarken dengesini kaybetmesinden sonra adımlarını hızlandırdığında adamın hafifçe aksadığını fark etmişti. Yavaş yavaş yürümesinin nedeni belki de aksayışını gizlemek içindi. Ya da çizmelerindeki silahlar dengesini bozuyordu belki.

Kategoriler
edebiyat Genel

12.04.2018

Bir aslan yavrusunu kazayla evlat edinmek kadar risklidir bir ruhun sorumluluğunu taşımak. Yavru küçücüktür eline aldığında. Süt falan verirsin, büyür. Çok çabuk hem de… Sivri dişleri bir kedinin dişleri gibi gelir önce. Pençeleri de… Oyuncu ve şirindir aslancık. Bir ay bile geçmeden şüphelenmeye başlamışsınızdır bile. Nasıl bu kadar büyüdüğüne hayret etmeye başladığınızda yavrucuk bir kedinin iki misli olmuştur ve iş işten geçmiştir. Artık tek yapmanız gereken şey, aslana bir kedicik olduğunu, bir aslan kadar yırtıcı olmak istemeyeceğini empoze etmek olacaktır. Aksi taktirde aslana yem olmak işten bile değildir.
Sizi, pençenin en sivri tırnağında akrobasi yapmanız gereken bir aslan ömrü beklemektedir artık. Bu tümüyle kötü değildir elbette. Başka birisine hava atmanız için bir aslanınız vardır. Hatta diğerlerinin saygısını ve korkusunu kazanıp ona ya da onlara, istediğinizi yaptırmak sizin için epey kolaylaşmıştır. Öyle ya, koskoca, yırtıcı bir hayvanı evcilleştiren birisi, buna cesaret eden birisi, ne yapamaz ki…
İşte bir ruhun sorumluluğunu taşımak da böyledir. İnsan sadece kendi ruhunun sorumluluğunu taşımalıdır bana kalırsa; ama insan denen tamahkar yaratık, birçok ruhu himayesi, dolayısıyla da sömürgesi altına almak ister. Sorun da buradan başlar zaten.
Her ruh bir aslandır. Bir ruhun bir kedi olduğunu beklemek fazlasıyla iyimserlik olacaktır. Daha kötüsü, bu ruhların kedi değil koyun olduğunu zannetmektir.
sırf sizi parçalamadılar diye, o ruhun bir koyun olduğunu farz etmek, pençeleri ve dişleri fark etmemek; körlükten öte, aptallıktır.
İşte ben de koyun zannedilen bir aslandım ve bunun farkındaydım. Dişlerimin ve pençelerimin izlerini, onun çökmüş omzunda, torba torba gözlerinde, hırsla yanan; ama bomboş olan gözlerinin ferinde ve dökülmüş saçlarının yerine ter damlaları süzülen kafasında görebilirdiniz.
Takım elbisesi içinde mutsuz olmasında da…
Onun tasmasını da benim açlık kokan nefesimde…
İkimizin gözlerine aynı anda baktığınızda da; Gökteki tamah tanrısının iki ucu keskin kılıcının yalımını göreceksiniz. O yalımda parlayan zehir yeşili bir çift gözü görebilirseniz şanslısınız demektir. tamah tanrısını bir an dahi olsa görmüş, perde arkasındaki güçten haberdar olmuşsunuz işte. Şansınıza gülümseyip onun yoluna çıkmamaya çalışın.