Hoş Geldiniz
Alanıma hoş geldiniz. Burada bulunan hikâyelere isim koymak yerine onları yazdığım günün tarihiyle belirtmeyi uygun buldum.
Canınız sıkıldığında her zaman değişen rastgele bir hikayemi okumaya ne dersiniz? Bazen insan sıkışıyor, yeni bir bakış açısına ihtiyaç duyuyor. Bunun için kitapların sayfalarını rastgele açmak, niyet çekmek, zar atmak gibi farklı herhangi bir şey yapmak isteyebiliyor. Siz de hikâyelerimi rastgele karıştıracağınız takvim yapraklarındaymış gibi hayal edip bu sayfayı yenileyebilirsiniz, her yenilemede başka bir hikâye...
Üstelik "Kim bu insan?" sorusunun yanıtı da olabilir bu hikâyeler. Bir insanın yaptıkları o insanın ta kendisidir çünkü.
Eğer bu hikâyelerin her defasında yenilendiği bağlantıyı favorilerinize eklemek isterseniz işte burada:
Menüden son yazılarıma ulaşabilirsiniz.
Aşağıdaki Telegram ya da WhatsApp kanallarıma katılıp yeni yazdığım hikâyelerin sıcak sıcak telefonlarınıza iletilmesini de sağlayabilirsiniz.
İsimsiz Hikayeler Telegram Kanalı İsimsiz Hikayeler WhatsApp Kanalıİlk e-kitabımı ücretsiz olarak indirip okumak isterseniz Dijital kitaplar'dan indirin.
"Vızıltı Flüt Islık İndir"Bu da Kitap Yurdu'ndan satın alabileceğiniz ilk romanım:
Rastgele Hikâye:
25.12.2017
Ölmek üzereydim. Bir ormanda avlanırken hem de. Yanımda hiç kimse yokken. Ne demeye bir ormana tek başıma gitmiştim ki? Keşke şu saçma sapan iddiaya girmeseydim. Kime neyi kanıtlamam gerekiyordu! Ben özgüvensiz miydim ki böyle kendimi insanlara kanıtlamaya, saçma sapan iddialara giriyordum?
Neymiş, kadınlar ava tek başlarına çıkabilirmiş. Evet, çıkabilir… Eee, ne oldu yani şimdi? İddiayı kazandım da ne oldu? Acaba mezarımdan kalkıp ona “Yılan sokmasaydı kazanacaktım,” diyebilmemin bir yolu var mıydı?
İşte ben böyle bir insandım! Bu tür bir salaktım! Yahu ölüyordum be, ölüyordum! Ve hala iddiayı kazanmanın peşine düşüyordum. Kazandığımı kanıtlamamın…
İddiaya girdiğim adamı sevdiğimi bile söyleyememiştim üstelik. Son sözüm
“Yılan sokmasaydı kazanırdım,” mı olacaktı yani?
Söylemem gereken o kadar çok şey vardı ki ona, diğer insanlara…
Ama ölüyordum işte…
Eee, ne olmuştu şimdi? Ölmüş müydüm? Bu kadar insanla nereye gitmekteydik? Cennete mi, cehenneme mi; yoksa arafa mı?
Yahu işe bakın, öbür dünyada bile bir kuyruk vardı! Tuhaf bir şeydi ama içimdeki bir his, ölmüş olsam ve kuyruğa falan girmiş olsam bile bir terslik olduğunu söylüyordu. Yani her şey olması gereken seyrinde ilerliyor görünse de bu seyir hakkında kesin hiçbir fikrimiz olmasa bile, işlerin normal seyrinin dışında geliştiğini, olması gerekenin olmadığını, açıklayamayacağım bir şekilde hissediyordum.
Sıranın önlerine geldiğimde onu gördüm. İnsan kostümü giymiş bir uzaylı… önünde bir klavye, insanları kaydediyordu.
Neden? Ne yapmak, nereye götürmek için?
Hemen arkaya sıyrılıp gözüme ilişen bir bilgisayar paneline yöneldim. Bir klavye ve ekrandan oluşan bir paneldi bu.
Şifre isterdi muhtemelen… ‘insan’ yazdığımda şifre kabul edilmişti. Şansıma şaşırmadan işe koyuldum.
On beş dakikalık harıl harıl bir araştırmadan sonra, emperyalist bir uzaylı kolonisinin, yeni enerji kaynakları ararken; ruhlarımızın enerjisinden yararlanmanın bir yolunu keşfettiklerini; şu an da enerji madenlerine hapsedilmeye, hem işçi hem de hammadde olmaya götürüldüğümüzü öğrendim…