Onu her gördüğümde, sesini telefonun ucunda işittiğimde ya da parfümünün kokusu herhangi bir şekilde burnuma ulaştığında sebepsiz bir öfkeye kaptırıyordum kendimi. Dahası da vardı. Onu öldürmek, daha net söylemem gerekirse bıçaklamak istiyordum. Yok, aslında buna ihtiyaç duyuyordum!
Telefon ekranında adını gördüğümde bile başlıyordu her şey. Ya da sarf ettiği ilk kelimeyi duyduğumda. Ya da yanımdan geçerken yarattığı rüzgâr burun deliklerime dolduğunda.
Zihnim o salisede bulanıyor ve kalbim hızlanıyordu. Parmaklarım anında bir bıçak kabzasını tutmaya hazırlanıyor, kaslarım geriliyor, kemik ve eklemlerim bıçaklama hareketi için hazırlıyordu kendilerini. Elimde değildi. Bunu yapamayınca da bir titreme geliyor, vücudum kendisini rahatlatamadan önce resmen büyük bir uyumsuzluk yaşıyordu.
Neden böyle bir ihtiyaç duyduğumu bir türlü anlayamıyordum. Her şeyden önce biz arkadaştık. Arkadaş iki kadının arasını ne bozabilir? Erkekler. Ama aramızı bozabilecek bir erkek de yoktu ki ortada. Rekabet edilebilecek hangi bir şey de… Ona öfke duymama sebep olacak hiçbir şey bulamıyordum. Acaba hatırlamadığım bir şey mi vardı?
Bir gün, zaten son derece öfkeli olduğum bir öğle üstü iş yerime uğradı. Bilmediğim bir sebeple belimde taşıdığım bıçağı çekip vücudumun yıllardır hazırlandığı şeye sonunda izin vermeyi tercih ettim. Eh, ne de olsa bıçak taşımak son derece serinkanlılıkla yaptığım bir tercihin sonucu değil miydi?
Ve o an tuhaf bir şey oldu. Ölmesine saniyeler kala, bıçaklarken iyi bir iş çıkartmıştım, alçak ama işitilebilir bir sesle:
“Özür dilerim,” demiş olmasıydı.