02.04.2020

Duygusal bir insan olduğunu sanmıyorum. Donuk birisiymiş gibi görünüyor; ama kim tam olarak bilebilir? Belki de o donuk görünüşünün altında yüreği merhamet dolu birisi vardır. Yine de o kadar donuk ki… İnsanı korkutuyor. Gözlerine birkaç saniyeden fazla bakamıyorsun. Hatırını sorarken bile temkinle konuşuyor insan. Neden böyle donuk acaba? Sanki kafasında bir şey var ve onu bir fare gibi kemiriyor. Hep aynı şeyi düşünüyor sanki. Alt çenesinin devamlı oynayışından belli çözemediği bir durumun olduğu. Ben anlarım…
Ara sıra yürüyüş yaparken karşılaşıyorum onunla. O da yürüyor ama yürüyüş yapmak için değil de sanki uzun bir volta atmak için. Yani havalandırmak için kendi düşüncelerini. Onları biraz hareketlendirmeye çalıştığı o kadar belli ki…
Keşke ona yardım edebilsem. En azından dinlesem. Cesaret edemiyorum ki derdini sormaya.
Bir gün oluyor ve yine yürürken karşılaşıyoruz. Her günkü gibi… Ansızın geri dönüp karşıma dikiliyor.
“Seni tanıyorum,” diyor.
Bana hep resmi bir şekilde hitap ederdi oysa. Gözlerimin genişçe açıldığını hissediyorum. Yüzüne bakıyorum.
“Bir gün bana dünyayı gezmek istediğini söylemiştin. Ağlıyordun.”
“Ağlıyor muydum?”

Hatırlıyorum o günü. On üç yaşındaydım. Annemin bir arkadaşına babamı şikayet edişine kulak misafiri olmuştum. Annem her şeyi bırakıp; dünyayı dolaşmak istediğini söylemişti. Babam yüzünden olduğunu biliyordum; ama incinmiştim. Ben ne olacaktım? Hayallerinde de yerim olmalıydı mutlaka. O benim annemdi.
Sonra dışarı çıkmış ve gizli gizli ağlamaya başlamıştım. Sonra, oralarda hiç görmediğim bir çocuk yanıma gelip neden ağladığımı sormuştu. Ben de sadece dünyayı gezmek istediğimi söylemiştim.
“Gezelim mi?”
Kalın ama çekingen bir sesin sorduğu soruyla kafamı sallayıp kendime geldim; ama yine de emin olamamıştım. Dünyayı mı gezmek istediğini söylüyordu yani gerçekten?
“Tamam,” dedim. Artık benim olan hayalin ışıltısıyla dolmuştu sesim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir