Yorgundu, çok yorgundu. Neredeyse üç gündür uyuyamamış, artık halüsinasyonlar görmeye başlamıştı. Tek düşündüğü o alelade, küçük ellerin o ucuz telefonda hareket ederken o tanıdık yüzün sükunetinin hatırasıydı.
O bir şeyler anlatırken zerrece umursamayan yüzle aynı bedeni paylaşan eller, hiç umursamadan telefonda bir şeyler yapıyordu.
O bir şeyler anlatmıyordu! Önemli bir şeyler anlatıyordu! Daha önce kimseye anlatmadığı…
Kendi telefonuna baktı, rehberde adına dokunacaktı, vazgeçti.
Umursamayan birisini aramak onu bıktırmaktan, rezil olmaktan başka hiçbir işe yaramazdı. Herkesin daima düştüğü bir yanılgıydı bu. Daha çok ararsa fark edileceklerini, umursanacaklarını zannederlerdi. Zavallılar! En azından o bunun faydasızlığının farkındaydı.
Strateji kurarlardı bir kısmı da. Bazen işe yarardı ama o bunu da istemezdi. Bu da zavallılıktı onun için.
Yine de yorgun ve üzgündü. Hayal kırıklığı kızgınlığa dönüşmüş, içindeki nefret duygusunun gözlerini açmasına sebep olmuştu. Oysa o bunu istemiyor, nefret etmeyi hiç sevmiyordu.
Telefon çaldı. O arıyordu.
Açıp tarazlanmış sesiyle o beylik sözü söyledi.
“Alo…”
“Ne diyeceğimi hâlâ bilmiyorum.”
“Dinlemiş miydin ki?”
“Tabii ki… Ama…”
“O günden beri uyuyamıyorum biliyor musun? Neden duymazdan geldin! Umursamazdan…”
Bir yanıt beklemeden telefonu kapattı ve daha o an, öylece uyuyakaldı.