06.05.2025

Kendisinin ne kadar muhteşem olduğunu duymak isterdi. Bunu her hâlinden anlayabilirdiniz. Öyle iyi bir gözlemci olmanıza gerek yoktu yani. Bu da onu itici bir insan yapıyordu. Oysa iyi bir insandı. Gerçekten öyleydi. Sadece… Sinir bozucuydu işte.
Yanındaki masada, onunla aynı işi yapan, sözde iş arkadaşının kendisini sevmediğini biliyor, her sabah onu sevmeyen birisiyle çalışma fikrinden nefret ediyordu. Kalkar kalkmaz içindeki umutsuzluk da uyanıyordu. Sonra, birlikte mutfağa gidiyorlar, göz göze gelmeden kahvaltı hazırlayıp dünden hazırladığı yemeği öğle için paketliyorlardı. Yani o bunları yaparken umutsuzluğu da arkasında, tam dibinde duruyor, geriye doğru attığı her adımda ona çarpmamak için gövdesini kısmasına sebep oluyordu.
Sonra evden çıkıyordu. Çıkarken kapıyı küçücük aralasa da umutsuzluğu oradan çıkmanın yolunu bir şekilde buluyordu işte.
İşe geldiğinde bu kez sandalyesine o oturuyor, kendisi onu iş yaparken seyrediyordu. Tüm gün arkasında ayakta durduğu için bacakları ağrıyor, umutsuzluğu ise bacak bacak üstüne atarak oturuyordu o güzelim sandalyesinde. Bir türlü “kalk artık,” diyemiyordu da.
Öğle yemeğini de o yiyordu. Her gün onun yiyeceğini bile bile özenle hazırlayacak kadar aptal oluşuna her gün yeni baştan kızıyordu.
Neden gelmişti? O adam yüzünden mi; yoksa kendisi izin verdiğinden mi? Söylemeye bile gerek yoktu. Peki ne yapacaktı? Ondan korkuyordu. Adamdan değil, umutsuzluğundan.
Sonra adam bir gün erkek erkeğe bir şeyler içmeye davet etti onu.
Neden? Bir türlü anlayamasa da davetini kabul etti. Bu kez adamın karşısına o oturdu. Arkasına umutsuzluk gelip durdu.
Konuştular… İyi anlaştılar…
Ama arkasındaki gitmedi. Belki de hiç gitmeyecekti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir