Zeminin sürekli değiştiğini, ayağının altında devamlı hareketlenip yere düştüğünü mütemadiyen bizzat tecrübe etmese inanmazdı. Zemin o denli sağlamdı. İşte o görünüşte sağlam olan zeminde dört ayak üzerinde yürürken diğer yandan da etrafında iki ayak üzerinde yürüyen diğer insanların ayakkabılarının o normal seslerini işitiyordu. O sesler kendisini hiç normal hissettirmiyordu. Çünkü bu kaygan zemin sadece onun için öyleydi. Diğerleri için değil…
Onun ayakkabıları vardı. Tüm yük onlardaydı ama zemin aniden değiştiği için elleri yara bere içindeydi. Kayaların düşmesiyle ezilen kemikleri ona daimi bir acı kaynağıydı. Keşke boks fırın eldiveni olmasa bile en azından fırın eldiveni takabilseydi ellerine.
İşte! Ellerinin altındaki güvenilir zemin yok olmuş, onu bir uçuruma doğru yönlendirmekteydi şimdi. Ayaklarının altındaki kısım da kaybolmaya başlamıştı. Çare yok, uçurumun derinliklerinde olmaktan başka bir seçeneği olmayacaktı. Hayatta kalabilirse tabii.
Acaba, ayakkabılarıyla sakin sakin ya da acele etmenin normalliğinde yürüyen o insanlar bir anda kaybolan o tuhaf, dört ayak üzerinde yürüyen yaratığın nereye kaybolduğunu merak edecekler miydi?
Belki de onu hiç görmemişlerdi. Kimse herhangi bir tepki vermemişti varlığına. Kim kime tepki veriyordu ki artık?
Uçurumdan uzun bir süre hızla düştükten sonra sertçe yere çakıldı. Tüm kemikleri kırılmasına rağmen acı çekmiyordu. Ellerinin acısı da kalmamıştı. Ya da hissetmiyordu artık. Yine de varlığını nasıl bir araya getireceğini bilmiyor, bundan korkuyordu. Her bir kemiği için korkuyordu. Artık bedenini bir arada tutamayacaktı. Yine de nasıl olduysa ayağa kalktı. Önündeki onu bekleyen atı kokusundan buldu. At yüksekti. Ona tırmanması gerekmekteydi. Belki de günlerce uğraşmasına rağmen at onu beklemiş, üzerine tırmanmasına izin vermişti.
Sonra, sarsıcı olmasına rağmen huzur duyduğu bir yolculuk başladı. Atın ayaklarının altındaki zemin sağlamdı.
En azından at ona karşı kör değildi; bilakis şefkatliydi.
Bir dağı tırmanmaktaydılar. Tüm işi at yapmaktaydı. Çok büyük, sessiz bir gürültü geliyordu tepeden. Gürültü sessizdi çünkü her şey oydu. Kulaklarda sessizlik yanılgısı oluşuyordu böylece.
Sonra devi gördü. Tepesinde yükseliyor, o yüksek atı bir midilli gibi gösteriyordu.
Dev onu avcuna aldı ve yumruğunu sıktı.
Baş parmağıyla avcundaki şeyi toparlayıp işaret parmağına sürterek elini temizledi. Yere bakmadı.
Oysa o yerde dimdik durmaktaydı. Atın üzerine bir hamlede bindi.
Acaba bu defa zemin ona adil davranacak mıydı?