17.08.2018

Kime ait olduğu bilinmeyen, yıkık dökük, sahiplenilmemiş bir yalıya girmişti gizlice.
Gerçi bu yalının içinde kalmakla dışarıda yatmak arasında pek bir fark yoktu ama o bir yere gizlice girmeyi heyecan verici buluyordu. Bir de yalıda yer yer bozulmadan kalan şeyleri keşfetmek… Çok az lüksü olduğundan, bu tür lüksler hayatını yaşanabilir kılıyordu doğrusu.
Yalının hikâyesini keşfetmek ve bu hikâyede var olabilmek… Hiçbir hikâyeye ait olamamış birisi olarak; bu tür bir şansı değerlendirmemesi hiç akla yakın olmayacaktı ona göre.
Aslında hiçbir hikâyede var olamamış olması sadece onun bir vehmiydi. Bir hikâyede var olamamış kim, hatta ne vardı ki şu evrende?
Yalılar, yıkıntılar, ıssız yerler hep abartılırdı ve onun gibi dahil olduğu hiçbir hikâyeyi benimseyememiş insanlar hemen bu tür yerlerin üzerine atlardı bir hikâye için. Sanki onlara dahil olabileceklermiş gibi…
Kim bilir, belki de olurlardı; ama ekseriyetle, sadece bildikleriyle ya da uydurduklarıyla kalırlardı ve uzaktan seyrederlerdi zihinlerine kurdukları sinemada.
Yıkık dökük evin, oturma odası olduğunu tahmin ettiği bir odasında, köşede, mavi, kenarları beyaz boncuklarla işlenmiş, nasıl olmuşsa birkaç kopmuş boncuk dışında hiç zarar görmemiş, pamuklu kumaştan bir mendil bulmuştu. Otuzlu yaşlarını süren bir kadına ait olduğunu hayal etmişti mendilin.
İşte orada durmuştu zihni. O kadını annesi yapmak istiyordu; ama onun annesi bu mendili ne yapacaktı, bilmiyordu.
Burnunu silecek değildi bununla. Hiç işlevsel değildi ki mendil. Onun annesi mendile boncuk işlemezdi…
Mendile uzun uzun baktıktan sonra, avcunda sıkarak uyuyakaldı. Bulacaktı, uygun bir hikaye mutlaka bulacaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir