Uyanır uyanmaz kaldığı yerden, sanki hiç gece olmamış, pijamalarını giyip yatağına uzandığı an ölü gibi uyumamışçasına öfkelendiğini fark etti. Neye kızdığını anımsamadı önce. Tuvalete gidip öfkesini de boşaltmak istercesine işedi. En azından biraz rahatlamıştı. Ardından vücudunu tertemiz bir şeyle yenilemek istercesine büyük bir bardak su içti.
İşte ancak ondan sonra düşünmeye başlayabildi. Neye bu kadar öfkelenmişti?
Dünü geriye sarıp tekrar oynattı.
Yok, sıra dışı hiçbir şey yoktu. Birkaç arkadaş görüşmüşlerdi. Sonra evine gitmiş, yemeğini yemiş, biraz televizyon izlemiş ve yatmıştı.
Arkadaşlarıyla güzel bir gün geçmişti ama onlardan ayrıldıktan sonra başlamıştı öfkesi.
Aslında tam olarak başlamış denemezdi. Daha ziyade devam etmiş gibiydi. Yine de onu neyin tetiklediğine ilişkin hiçbir fikri yoktu.
Kahvaltı etmeden işine gidecekti ama bir kahve içmeden mümkün değil yerinden kıpırdamazdı. Eczacıydı, dükkanı o açıyordu. Tek başına çalışırdı. Çok nadiren komşunun işsiz oğlundan dükkanı çalıştırmasını rica ederdi.
İşkolik sayılmasa da iş artık hayatındaki tek normal şey oluvermişti.
Arkadaşlarıyla daha az, kendi rutinine çok daha fazla önem verir olmuştu.
Kahvesini içerken aklına geliverdi. Sonunda onu neyin tetiklediğini bulmuştu.
Hoş, o hep oracıktaydı. Sadece onu açıklayabilmesi zaman almıştı.
Oldum olası arkadaşlarını çok sevmiş, kimseyle kronik sorunları olmamıştı.
Yine de etrafındaki kimseye kendisini açamamış, onlarla bir bağlantı kuramamıştı.
İşte öfke dediği şey, tamı tamına bu eksiklikten ibaretti.