24.10.2018

“Yalnızım! Yalnızım! Yalnızım…”
Bu ümitsiz inlemeler bir uçağın kara kutusundaki kayıttan geliyordu. Nasıl olmuşsa olmuş, diğer kayıtlar silinmişti ve sadece bu dokuz uzun hece kalmıştı. Devamlı dinliyordum bu çığlıkları. Yalnız bir adam… Nesli tükenmiş bir canlı…
Herkes, teker teker her birey öldüğünde nesli tükenmiş bir canlının son ferdi ölmüştür bana göre. Yoksa çok mu duygusalım?
Hayır, öyle değilim, sanmıyorum. Herkes herkese göre aynı galiba. Duyguları genellendiğine göre. Bunun için kitaplar yazıldığına ve çoğu da doğru çıktığına göre öyle olsa gerek.
Dördüncü dünya savaşı bitmiş, tek tük insan kalmıştı. En azından birkaç kilometreye iki üç insan düşüyordu bildiğimiz kadarıyla. İnsanlar toplanmaya çalışıyordu; ama olmuyordu. Birbirimize güvenemiyorduk.
Bu çığlıklar üçüncü dünya savaşından kalma olsa gerekti. Ya da daha önce…
Ne önemi mi vardı? Çok önemliydi. Geçmişten bir şeyin duygularımı bu kadar yansıttığına ilk defa rastlıyordum, ki binlerce kitap okumuş, on binlerce film izlemiştim.
Bir kütüphaneyi mesken tutmuştum. Bir zamanlar cadde olan yer de benim tarlam, çok eskiden sadece et olarak görebileceğiniz birkaç keçi de hayvanlarımdı.
Tek başımaydım ve mutluydum. Bir sürü adam gelmiş, beni alt etmeye çalışmıştı. Öyle ya, ben yalnız bir kadındım. Onlarsa güçlü, deneyimli ve hırslı; kaybedecek pek bir şeyleri olmayan erkeklerdi.
Oysa ben, onların sonradan alışmaya başladığı türden şeyler yaparak; tuzak kurup insan avlayarak büyütülmüştüm. Onlar benimle karşılaştırıldığında dünkü çocuklardı.
Tek eksikliğim aşktı; ama ben yalnızdım.
Tıpkı sessizce ölen kara kutudaki adam gibi…
Ama ben ölmeyecektim.
Yani sessizce ölmeyecektim.
Madem uçağım düşmemişti, madem imkanım vardı, çıkacak ve ortalığı keşfedecektim.
Aşkı hiç bulamasam bile, sessiz ölüyor sayılmayacaktım artık.
Sesime yankı bulmuştum ve onu büyütmüştüm bir şeyler arayarak.
En azından deneyerek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir