25.03.2018

Sonsuz bir arayışın arayıcısıydı. Arayışın arayıcısı. Kalemin yazıcısı der gibi. Ya da kâğıdın yazıcısı… Evet evet, bu daha doğru bir tabirdi.
Sonsuz bir arayışın arayıcısı olmak, hem zevkliydi; hem de umut kırıcı. Zevkliydi çünkü her zaman aranacak bir şey vardı. Dolayısıyla heyecan bitmiyordu. Ne var ki, aranacak şey hiçbir zaman bulunamıyordu. Dahası bulunamayacaktı. İşte bu da umut kırıcı tarafını oluşturuyordu.
Ne arıyordu? Nasıl arıyordu?
Ne aradığını bilmiyordu. Sadece aranacak bir şeyi arıyordu. Ne arıyordu? Aranacak bir şey…
Nasıl arıyordu? Bir şey kaybedenlerin yanına gidiyor, onlarla birlikte arıyordu bazen. Bazen de sadece boş boş dolaşıyordu. Bir kere gözlüğünü arayan bir adamın gözlüğünün gözünde olduğunu görmesine rağmen gözlüğü onunla harıl harıl aramıştı mesela. Adam bu durumu fark edince de oradan ayrılmıştı. İşi bitmişti. Aranan bulunmuştu ama bulan o olmamıştı. Yani aranan şey bulunsa da önemli değildi. Onun tek amacı aramaktı.
Bir gün, yerde bir kolye buldu. Dijital bir usb belleğin asılı olduğu, her nedense gümüş zinciri olan bir kolye. Oysa kolyenin ucundaki bellek her yerde bulunabilecek türde bir şeydi. Belleği bir bilgisayara taktı ve içindeki text dosyasını açtı. Tek dosya buydu zaten. Rakam ve harflerin rastgele bir şekilde olduğunu tahmin ettiği bir ismi vardı dosyanın. Virüs olacağını zannetmiyordu; çünkü otuz iki kilobaytlık bir dosyaydı.
Dosyayı okuduktan sonra bir daha aramadı; çünkü dosyada
“Buldun!”
yazılıydı. Neyi aradığını bilmediği gibi; neyi bulduğunu da bilmemekteydi. Bu, gayet adildi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir