26.05.2020

Uyandığımda yastığımın üzerinde, yüzümle mesafeli bir konumda durup o kırmızı gözleriyle bana bakıyordu. Gözlerimin ta içine…
Küçücüktü, tüyleri ince, temiz ve gürdü. Kuyruğu da ince ve kısaydı. Hafifçe cikliyordu. Yani ciklemekle viyaklamak arası bir sesle mırıldanıyordu. Çok iyi anlamasam da galiba bir deney faresiydi. Normal şartlarda farelerden pek hoşlanmazdım. En azından kâğıt üstünde böyleydi. Bir fareyle daha önce karşılaşmadığımdan bunu şimdiye kadar test edememiştim. Elimi ona doğru uzattığımda kaçmamıştı. Oysa bildiğim kadarıyla fareler epeyce korkak yaratıklardı. Yanımda uyuyan birisine ‘günaydın’ der gibi okşadım onu. Selamlamak istermiş gibi elime doğru sokulup cikledi. Kahvaltı ederken; misafirlere vermek üzere dolapta tuttuğum peynirden çıkardım, yemedi. Sevmezmişçesine o sevimli burnunu kıvırmıştı neredeyse sanki.
Ben de biraz maydanoz, havuç, brokoli verdim. Sonra da onu orada bırakıp çalışmaya gittim. Evde çalışıyordum. Benim hesaba katmadığımı o düşünmüş, yere düşürüp almadığım bir kabı dışkı ve idrarını yapmak için kullanmayı uygun bulmuştu. İşe daldığım bir anda pat diye omzumda belirivermişti Korkmamıştım bile. Hatta müteşekkir olmuştum. Sanki dalgınlığımdan sıyrılmam ve işe odaklanabilmemi sağlamak için özel olarak böyle yapmıştı. Bunu yapmak için perdeyi kullanmıştı. Onunla sallanmış ve mancınık gibi, isabetle kendisini omzuma fırlatmıştı. Akıllıydı vesselam.
Ona bir isim vermeliydim. Küçücüktü ve tatlıydı. Dahası akıllıydı.
Günlerce düşünmeme rağmen bulamamıştım. Bir isim bulamamıştım ama çok iyi anlaşıyorduk onunla. Adeta iletişim kuruyorduk. Bir dil uydurmaya başlamıştık aramızda. Ne ben onun viyaklama-cikleme arası dilini biliyordum ne de o benim homurdanmalarımdan bir şeyler anlayabiliyordu. Biz de yemekler, sezgiler ve beden hareketlerinden devşirilmiş bir dil uyduruvermiştik.
Bir gün kulağımdaki küpelerden birisini gece dişleyerek çevirip çıkarmıştı ve onu devamlı ağzında taşıyıp bana bir şeyler anlatmaya çalışmaktaydı. Sanki kendisi için istiyordu. Kulağına takmamı mı istiyordu? Ama kulakları küçücüktü. Gerçi küpe de küçüktü. Gerçekten öyle istiyordu;. Kuyruğu için istiyordu onu. Kuyruğunun incelen ucunu delip küpeyi takmamı, acı acı viyaklamaktan başka bir şey yapmadan beklemişti.
Bundan sonra o küpeyi hiç çıkarmayacaktım. Bu bir nevi arkadaşlık çağrısı olmalıydı. Benim dilimde…
Eh, ben de onun diliyle konuşmayı öğrenecektim bir şekilde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir