28.12.2022


"Birinci Bölüm"
"İkinci Bölüm"

Bir şeye bağlanmanın yan etkisi de buydu. Kedi gibi ne yapacağı kestirilemeyen bir varlığa bağlanmak mantıklı sayılmazdı. Aslında böyle şeyleri düşünmek saçmaydı, biliyordum ama bir şeyleri garantiye almaya çalışmak benim için bir tür ihtiyaçtı. Mutsuz bir insan değildim. Sadece mutlu değildim. Her şeyi ortalarda yaşamak benim için idealdi.
İşe vardığımda geç kaldığımı fark eden çaycımız beni şaşırtarak bir şeyimin olup olmadığını sormuş, bana koyu bir kahve getirmişti. Türk kahvesinden pek hoşlanmasam da ikramını zevkle içmiştim. Beni düşünerek verilmiş bir şeydi neticede. Ayrıca sabah espressomu içmeyi de unutmuştum. Tuhaftır, kahve gelene kadar kafein almadığımı bile unutturmuştu bu kedi bana. Daha önce de unuturdum kafeini. Düzenli kullandığım tek bağımlılık yapan şey olsa da onu da unuturdum. Bağımlı olma düşüncesi beni korkuturdu.
Bilgisayara baktım, hiç şikâyet gelmemişti. İşim firmaya gelen şikâyetleri değerlendirip uygun yerlere iletmek, çoğunlukla şikâyet sahiplerine bizzat otomatik görünmeyen uygun yanıtlar göndermekti.
Babamın tanıdığının şirketiydi burası. Beni onun hatırına almıştı patronum. Muhtemelen babama minnet borcu vardı. İçeriğini umursamasam da minnettar olduğum bir borç…
Burada kimseyle rekabet etmem, işimi korumak için çabalamam gerekmiyordu. Yalnızca işimi yapmam yeterliydi. Bunun için tam olarak gerektiği kadar çaba harcıyordum. Ne eksik ne de fazla…
Sadece çaycıyla kırk yılın başında da olsa sohbet ederdik. Diğerleriyle birbirimizi görmezden gelirdik. En azından ben öyle yapardım. Onlar da muhtemelen başlarda hakkımda çok konuşsalar da hakkımda pek malzeme olmadığı için beni görmezden gelmeyi tercih etmişlerdi. Ben olsam öyle yapardım.
Çaycımız da beni sevdiği için değil de biraz bana benzeyen bir tarafı olduğundan benimle konuşuyor olmalıydı. Ne de olsa insanlar kendilerine benzeyen insanlardan hoşlanırlar.
O da benim gibi şirkettekilerle konuşacak bir şey bulamazdı, o da kendi hâlindeydi. Çocukları ve kocası dünyasının sınırlarını belirliyordu. Benim dünyamın sınırlarını belirleyen neydi peki?
Mesai biter bitmez kasaba uğradım. Kuzu eti aldım. Birazını çektirdim, büyük bir kısmını sardırdım. Kıymayı kendime köfte yapacak, eti pişirmeden kediye verecektim. Veterinere gidip iç parazit hapı da aldıktan sonra eve yöneldim. Kedi gitmişse de şirketteki evcil bir kedisi olduğunu bildiğim bir adama verirdim. O da epey yalnız birisine benziyordu. Belki onun için bir kedi evlat edinmişti kendi deyişiyle. Bana sorarsanız biraz tuhaf olduğu için yalnızdı. İnsanlarla iletişim kurmayı pek bilmiyordu bence. Söylenmemesi gerekeni nasıl oluyorsa bulup söylemeyi bir şekilde becerebiliyordu. İşte bunun için bir kediye ihtiyaç duyduğunu zannediyordu. Oysa ihtiyaç duyduğu tek şey rahatlamaktı. Bence…
Peki ben neden yalnızdım? İnsanlarla konuşmak istediğimde onlarla kırk yıl arkadaşmışım gibi yapabilecek kadar iyiydim. Çok denemiş ama bunu hiç istememiştim.
Kapıyı açtığımda hemen önümde duruyordu. Yavru bir kedi gibi bana sürtünüp önümden sürtünerek birkaç defa geçtikten sonra durup bana bakmaya başladı. Göz temasımızı kestim, ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Ayakkabıları içeriye alıp kapıyı kapattım. Poşetleri mutfağa koyup odama gittim ve en sevdiğim ev kıyafetlerimi giydim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir