31.12.2018

Küçük bir çocuktu. O zamanlarda bile kendisini görünmez hissediyor, göründüğü, yani görünebilir hissettiği zamanlarda bile görünmezliğin hasretini çekiyordu. Kimse tarafından görünmemek güzeldi. Bir tek kendine hesap verebiliyordun ve hiçbir parazit olmuyordu etrafta. Seni yanlış yönlendirecek hiç kimse…
Ona göre, toplumun kılavuzluğu kadar yanıltacak hiçbir şey yoktu insanı. Bunun farkındaydı. O parazitler de toplumun kılavuzluğunca aşılanmış, o virüs tarafından işgal edilmiş insanlardı.
Yine de toplum olmasa hiçbir şeyin de olmayacağını biliyordu. Bir toplumun içinde var olabilmesi, görünmesi gerekiyordu. Yeni bir yıla beslenen umudun saçmalığına inansa bile herkese, yani ona söyleyen herkese “İyi yıllar,” diyordu sözgelimi. Ya da doğum gününün kutlanması onu mutlu ediyordu. Ya da bir kişinin beğenisi (!) onu gururlandırıyor; ne yardan; ne de serden geçebiliyordu.
Aynı toplum;
“Davul bile dengi dengine”
“Ssakla samanı gelir zamanı”
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun”
“Hayırlısı”
“Aynen”
“Eeğleniyor musun”
“Yaşayıp gidiyoruz”
“Hayat zor”

Bunlar gibi binlerce kalıpla yaşıyorken; o da bu kalıpları alıp kullanmaktan alamıyordu kendisini.
Hepsinin birer kalıp olduğunu bile bile. Bu kalıpların her kullanışında kendisini biraz daha kaybedeceğini, usta bir kaynakçının; makinesiyle ve gözlükleriyle gelip bu kalıplarla onu topluma kaynakladığını, sonra da eldivenlerini çıkarıp ellerini ovuşturduğunu, para falan da istemediğini biliyordu.
“Sağ olasın Halis Usta,” mı diyordu yukarıdan biri?
Doğru diyordu, iyi yapıyordu.
Başka ne yapabilirdi ki?
Bu kaynak bel verse, başka bir toplumla kaynaklansa bile, onun da kalıpları olacaktı.
Hiçbir şey olmasa küresel kalıplar olacaktı.
Eh, o zaman;
“Ellerine sağlık Halis Usta.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir