Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Kırkıncı Bölüm (25.05.2020)

‘***
Fark ettiniz mi bilmem; ama henüz bebeğe bir isim bile koymamıştı Havva Hanım. Düşündüğünü söylüyordu; ama bana kalırsa bir an önce bir ismi olmalıydı. Benlik bilinci oluşmalıydı. Eşinin ismini koymayacaktı Havva Hanım. Babasının ya da ailesinin herhangi bir üyesinin de… O saf ve temiz insan ölümüne kırgındı onlara. Kim bilir ne yapmışlardı?
Sonra onu buraya getiren, Alper’in arkadaşı olan polisin ismini koymaya karar verdiğini iletti bize. Söylediğine göre, bize gelmesi hayatında bir tür miladı oluşturduğu için, onu bize yönlendiren insanın ismini koymalıydı. Bir bilseydi…
Eğer bilseydi Alper koyardı aslında. Tabii bizden birisinin ismini koymayı tercih etseydi. Bizlerle görüşmeyi isteseydi. Bizleri bağışlasaydı…
Ailesini bile bağışlamamıştı ki Havva Hanım. Umarım asla bilmezdi.
Çocuğa kimlik çıkartmaya gitmek gerekirdi. Babasının yerine kimin yazılacağını çok düşünmüştü Havva Hanım.
Tıpkı çocuğunun adı gibi… Sonunda benden rica etti. Başından beri bunu düşündüğünü anlamıştım sonunda. Elbette kabul ettim. İnsan çok rahatsız olmuştu bu duruma ama…


Artık bir kimliği vardı çocuğun. Bu arada ismi Mert’ti…’

Evet… Handan şimdi bir paket patlamış mısır hazırlamaya gidebilir, hayatının dramını izler gibi, bu defteri okuyabilirdi. Çok acı bir kırmızı biber vardı elinde. Onu mısıra bol bol koyacaktı ve yana yana kıtırdatacaktı mısırları ağzında. Biraz tuz, biraz kara biber… hatta biraz da kekik, tabii ki bolca yağ…
Acaba Mert’in haberi var mıydı bundan? Eğer biliyorsa onu asla affetmezdi. Asla! Kendisiyle Mert’in pek bir farkı yoktu ki… Hatta ikisinin de fazla zeki olduğu söylenirdi. Çok fazla zeki…
Bir şekilde ona da mı virüs enjekte etmişlerdi bunlar? Onun için mi…
Yok yok… Hiç anlamaya çalışmayacak, mantık yürütmek için güzelim zihnini hırpalamayacak, sadece mısırı eşliğinde defteri okumaya devam edecekti.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Otuz Dokuzuncu Bölüm (24.05.2020)

Galiba yavaş yavaş emin oluyordu Havva Hanım’ın sandığı kişi olduğuna ve artık içindeki gazabı kaybettiğini hissediyordu. Yerini bir tür çaresizliğe, ihanete uğrama ihtimalinin bile acı geldiği o son derece melankolik hâle bırakıyordu o şiddetli gazap. Keşke kalsaydı! Çaresiz hissetmeye alışık değildi Handan. Oysa gazap hoştu… güçlü hissetmesini sağlıyordu. Okumaya devam etmeden önce kendisini biraz rahatlatmak için tepeleme bir tabak dolusu çam fıstığı hazırlamaya karar verdi. Kalp ritmi için iyi olabileceği gibi, tadı ve ağzında bıraktığı koku bile mutlu olması için yeterdi. Çok iyi kalite fıstık veren bir çamı kendi elleriyle yetiştirmekteydi ve önceden kabuklarını kırıp hazırladığı kilolarca fıstığı vardı deposunda. Yediği her fıstıkta biraz daha rahatladı. Ağzında o muhteşem koku yayıldıkça, sanki nefesi açıldı, her şeyin daha iyi olacağına dair inancı arttı.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Otuz Sekizinci Bölüm (23.05.2020)

‘***
Çok sağlıklı bir erkek çocuğuydu. Virüsü doğar doğmaz, daha sütünü bile almadan; ağlaması için poposuna dahi vurmadan enjekte etmiştik. Sonra da poposuna vurmaya gerek olmadan yaygarayı basmıştı zaten. Ardından da annesinin kucağına vermiştik. Normal doğum yaptığı için yorgun olsa da ilk sütü içmesi gerekiyordu çocuğun. Hiçbir tuhaflık olmamıştı başlarda. Sonralarda da çok fazla uyumaya başlamıştı. Sarılık falan da değildi üstelik. Muhtemelen virüs kaynaklıydı. Yine de; sık aralıklarla uyandırıp annesinden emmesini sağlamamız gerekiyordu. Bunca aşırı ilgiden dolayı annesi şaşırmaya başlamıştı. Nedense hiç şüphelenmemişti ama. Resmen nöbetleşe yanında durmamamıza, gözümüzü bir an dahi olsa bebekten ayırmamamıza rağmen, zerrece şüphelenmemişti. Belki de gerçekten onca sıkıntıya rağmen insanlara olan umudunu kaybetmediğinden o kadar tuhaf gelmemişti ilgimiz. Bilmiyordum; ama ben olsaydım; ya da aramızdan herhangi birisi, bu durum karşısında kesinlikle şüphelenirdik. Belki de bu yüzden sevmiştik Havva Hanım’ı hepimiz. Bir nevi bizi tamamlamıştı bu yönüyle. Bu iyimserliği, şefkati ve kendisi iyi olduğundan herkesi de öyle zannetmişliğiyle.
Yok, saf değildi Havva Hanım. Sadece iyiydi, iyimserdi.
Bebeğin soluk alıp vermesi, kalp atışları ya da sindirimi bazen sorun çıkarıyorsa da; gözetimimiz altında olduğundan derhal müdahale ediliyordu. Bunun dışında her şey normaldi. Sadece onun gelişimi diğer bebeklerden çok daha hızlı seyrediyordu. Dikkate değer bir hızda hem de…
Bu beklediğimiz bir durumdu. Hatta beklediğimizden yavaştı gelişme hızı. Tabii İnsan henüz bir zigotken enjekte edilmişti virüs. Onunla karşılaştırılamazdı bile. Bu arada İnsan’dan ne zamandır bahsetmemiştim değil mi? Onu ihmal ettiğimden değil, gündemin yoğunluğundan… Aslında İnsan ile Havva Hanım’ı karşılaştırmayı ince ince planlamış, bunun üzerinde uzun uzun düşünmüştük. Zaten bilim insanları olduğumuzu biliyordu. İnsan’ı anlatmak o kadar da tuhaf olmayacaktı. Olmamıştı da… İnsan bebeği kıskanmıştı biraz, hissetmiştim bunu. Özellikle onunla gece-gündüz ilgilenmemiz, biraz üzerinden ilginin çekilmesi ona ağır gelmişti. Nihayetinde fazla ilgiye alışmıştı. Mantıken bunun nedenini anlamışsa da; duygusal olarak kötü hissediyordu kendisini. Bunu bizle de paylaşıyordu. Özellikle de Yasemin’le…
Yasemin, sık sık bebeği olduğunda dahi ondan ilgisini eksiltmeyeceğine söz veriyordu. Üstelik Havva Hanım’la arası iyi olsa da; konuşan bir maymunun varlığına alışması sandığımızdan kolay olmuştu, Havva Hanım İnsan’ı bebeğinden mümkün olduğunca uzak durmasını sağlamaya çalışıyordu. İnsan’ı üzmeden yapmaya özen gösterse de; İnsan bu durumdan dolayı kendisini çok kötü hissediyordu. Ne yapsındı Havva Hanım? O bir anneydi ve İnsan’a alışıp yanında güvende hissetmek zaman alacaktı. Özellikle de; kendisinden başka, savunmasız bir varlık yerine de düşündüğü ve içgüdüsel olarak onu korumakla programlandığı için…
Bunları İnsan’la konuşmuştum. Ona bunun Havva Hanım’ın elinde olmadığını söylemiştim. İnsan anlıyordu; ama henüz kabullenemiyordu. Farklı olduğunu idrak edemiyordu; çünkü o kendisi için farklı değildi.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Bölümler

Kiralık Katil

Birinci Bölüm

Handan yatağından aniden kalktı. Gözlerini açmasıyla yatağından kalkması arasında birkaç salise ya vardı ya yoktu… Susamıştı. Genellikle gece susamazdı. Onun için de odasındaki masada su bulundurmazdı. Kapıyı açıp ince bir gıcırtının eşliğinde mutfağa koştu. Kapı gıcırtısının ince çığlığı durduğunda çoktan yolu yarılamıştı…
Suyunu damacanın pompasına sert hareketlerle basarak kesme kristalden bardağına doldurdu ve bardağı hızlıca ağzına doğru götürdü. Bardaktaki su bu hızla yükseldi, yükseldi ve bardaktan taştı… Birkaç damla su eşofmanının yakasına damlasa da hiç istifini bozmayan Handan, geri kalan suyu soluk almaksızın içti. Bardağı bankoya sertçe koyduktan sonra aynı acelecilikle yarıda bıraktığı uykusuna geri dönmek için odaya koştu. Aynı gıcırtı… Kapının kapanırken çıkardığı çatırtı sesi… Aynı adımlar… Ve yatak…
Bir ya da iki kere yatağında döndükten sonra tekrar uykuya dalabildi Yarım saat ya da kırk dakika sonra tekrar uyanacağını bilse muhtemelen uyumaya çalışmazdı; zira delikli bir uyku hiç hazzetmediği şeylerden birisiydi. Bu kez onu uykusundan eden şey kapı ziliydi. Zilin melodisini duyduğunda da aynı anilikle uyandı. Oysa sakinleştirici bir melodiydi. Kitaro’nun “Koi”’si…
Her zaman ani bir şekilde uyanırdı. Bu onun işinin gereğiydi çünkü… O, bir kiralık katildi. Üstelik bu işi severek yaptığı rahatlıkla söylenebilirdi. İşinin ehli olduğu da…
Bunun dışında sakin bir hayatı vardı. Okumayı ve müzik dinlemeyi severdi. Spor yapmayı da…
Bir yarasası vardı. Meyve yarasası diye tabir edilenlerdendi. Meyve dışında hiçbir şey yemiyordu hayvan. Handan bu yarasayı yavruyken bir ormanda bulmuş, eline alır almaz onu sevivermiş ve evcilleştirmişti. Hayvanlar severdi onu. İnsanlar da severlerdi ama hayvanlara bahşettiği sevginin çok küçük bir kısmını insanlara bahşederdi.
Bir kartviziti yoktu Handan’ın ama o kendisine ihtiyacı olan kimseleri bulmakta hiçbir zaman zorlanmamıştı çünkü ona ihtiyacı olan insanları nerede bulacağını biliyordu.
Kimi öldüreceğini hiçbir zaman önemsenememişti. Ona hangi görevi verirlerse versinler, bir an dahi gözünü kırpmadan ve tabii parasını da alarak yapardı o görevi. İnsanlar onun bir dişi olduğu için iş bulamayacağını düşünmelerine rağmen ünü, ona her kapıyı açacak büyüklükteydi. Her ortamda iş bulabiliyordu; çünkü her ortamda bulunan insanların yüreklerine, onun varlığına ihtiyaç duyacak kadar rekabet, kıskançlık gibi birisinin öldürtülmesini sağlayan hisler hakimdi.
Öldürmek için bulduğu yöntemler yaratıcı ve çeşitliydi. Boş zamanlarında müzik eşliğinde laboratuvarında zehirler hazırlar ya da atölyesinde çeşitli silah tasarımları üretip tasarladığı garip silahları imal ederdi.
Laboratuvar ve atölye birbirlerine bitişik iki odaydı. Aralarında camlı bir kapı vardı. Bu odalardaki ses sistemi çok pahalı bir sistemdi. Her yerden aynı oranda ses gelirdi ve bu da, Handan’da bu sistemin yaydığı sesin kendisini yumuşakça sarıp sarmaladığı hissini uyandırırdı. Bu şekilde hissetmeyi seviyordu. Müziğin kollarında rahatlamayı… Sanki müzik şefkatli bir ana, Handan’sa kucaklanmaya ihtiyacı olan bir çocuktu.
Biri laboratuvarda diğeri silah atölyesinde olmak üzere iki de kanaryası vardı. Kanaryalar erkekti. Erkekler daha güzel öterdi zira. Handan bu kanaryaları müzikle uyumlu ötebildikleri için beslemekteydi. Kafeste kapalı değillerdi ama. Odalara pisleseler de onları kafese kapatamazdı. Bunu yapmaya gönlü elvermezdi çünkü.
Bu odaların ortasında hem kanaryaların yıkanabilmesini sağlayan hem de Handan’ın müzikle birlikte su sesini duymasına imkan verebilecek olan süs havuzları vardı. Havuzda olan suyun harcanmadan dönüşümlü olarak aktığı mermer havuzlardandı bunlar. Alt alta birçok mermer hazneden oluşuyorlardı… Tabii bu havuzların bakımını aksatmaz, sularını kanaryalar için ayda bir kere değiştirirdi.
Zengin Sayılırdı. O kadar çok insan öldürmüştü ki… Öldürdüğü bu insanlar için aldığı paraları da titizce harcardı. Ne çok cimriydi ne de çok cömert…
Canı istediği gibi yaşardı ama bunu çok da abartmazdı. Gerçi bunun nedeni kontrollü olmaya çalışmasından çok abartmaya yatkın bir kişiliğe sahip olmamasındandı.
Evi ne çok büyük ne de çok küçüktü; ama arazisi oldukça genişti. Bahçe içinde müstakil bir evdi. Bahçedeki bitkiler birbirlerinden dekoratif taşlar ve çitlerle ayrılmıştı. Birçoğu zehirliydi bu bitkilerin. Bazılarıysa kokuları için yetiştirilen çiçeklerdi. Renkleri Handan’ın gözüne hoş geldiği için o bahçede yer almaya hak kazanan bitkiler de vardı tabii. En dıştaki kapıda iki köpeğin barındığı bir kulübe bulunuyordu. Bu köpekler Handan’ın özel uğraşları sonucunda çeşitli cinslerle çaprazlaştırıla çaprazlaştırıla genetik açıdan Handan’ın isteklerine cevap verebilir hale getirilmişdi. Kuşkusuz ki çok yoğun bir eğitimden geçirilmişlerdi.
Köpek kulübesinin iki üç yüz metre ötesinde geniş bir sera vardı. Bu seradaki çeşitli bölmelerde, bulunduğu çevrenin ikliminde yetişemeyecek olan zehirli bitkileri yetiştirecek ortamı sağlamıştı Handan. Seranın arka tarafındaysa devasa bir bina, tepeden bakmaktaydı seraya. Kütüphane… Bu binada da evdeki gibi bir ses sistemi vardı. Kitaplar… kitaplar… kitaplar… Bir sürü kitap vardı. Kütüphanenin ortasında da kocaman bir akvaryum…
Kütüphaneye yaklaşık elli metre uzaklıkta sağdaysa Handan’ın evi durmaktaydı gururla. Evde üç oda, bir mutfak, bir banyo ve bir kiler vardı.
Odalardan ikisi daha önce de bahsedildiği gibi laboratuvar ve atölye işlevini görmekteydi. Laboratuvar tipik bir laboratuvardı. Makineleri, deney tüpleri, ateşi, ateşte kaynatılan sıvının esrarengiz kokusu ve garip denekleriyle bir laboratuvar… Atölyenin de tipik atölyelerden herhangi bir farkı görünmüyordu göze.
Diğer odaysa Handan’ın yatak odasıydı. Koskoca arazide en sade odaydı. Gösterişsiz bir yatağı, gösterişsiz bir masayı, ve aynı gösterişsizlikteki bir halıyı ihtiva ediyordu burası da. Ama banyoyu gördüğünüzde yatak odasıyla banyonun aynı evde bulunduğuna inanmazdınız. Çok büyük bir yerdi. Birkaç bölmeye ayrılmıştı. Yıkanma yeri, makyaj ve kılık değiştirme malzemelerinin bulunduğu bölme ve küçük ama süslü bir tuvalet… Kiler de büyük ve dağınık bir yerdi. Birbiriyle ilgili olmayan bir sürü şey vardı odanın içinde. Her kiler gibiydi yani. Ama bu kilerin kapısına koskocaman bir asma kilit vurulmuştu. Kuvvetle muhtemel, bu karışıklığı önemli bir şeyleri maskelemek için kullanmaktaydı Handan…
Gerçi bu devasa araziye onun dışında insanlar nadiren uğradıklarından Handan’ın bir şeyleri gizlemeye çalışması paranoyakça görünüyordu; ama gerektiğinde böyle davranarak hayatta kalabilmişti. Evle ilgilenebilecek bir hizmetçi tutmaya cesaret edecek lüksü yoktu. Bir sürü gizli kapaklı işte parmağı olan birisinin değil bir başkası, kendisinden bile korkmasını doğal karşılamalıydınız…
Günlerini çok yoğun yaşadığından en ufak bir dinlenebilme ihtimalini kollar ve değerlendirirdi. İşte bu yüzden uykularının bölünmesinden nefret ederdi.
Yatağından kalkıp alelacele laboratuvarındaki arazisinin kapısının dışını gösteren kameraların bağlı olduğu ekranın karşısına geçerek gecenin bu vaktinde gelenin kim olduğuna baktı. Hiç tanımadığı birisiydi gelen. Ansızın istem dışı bir ürperme aldı bedenini. Daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Onun evinin önünde tanımadığı bir adam duruyor ve teklifsizce kapısını çalıyordu ha? Hem de gecenin yarısında…
Garipti… Çok garipti… Handan bu adamın kazayla kendi evinin kapısını çalması ihtimalini göz önünde bulunduracak kadar ahmak değildi. Eğer o kadar ahmak olsaydı şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdu. Eşofmanının cebinden yontulmuş küçük bir kurşun kaleme benzeyen bir nesne çıkardı, onu sol avcuna gizledi, kapıyı açmayı sağlayan düzeneği çalıştıran düğmeye bastı ve adamı beklemeye koyuldu.
İnterkomun mikrofonundan adamın kim olduğunu sormaya gerek görmedi; zira elektronik cızırtılar eşliğinde kulağına gelecek olan o sesteki cızırtı ondan birçok şeyi gizleyebilirdi.
Megafondan adama ciddi bir ses tonuyla kütüphanenin yolunu tarif etti ve yol boyunca nasıl hareket ettiğini kameralardan gözetledi. Çünkü her türlü veri, hayatta kalmasını sağlamak için önemliydi.
Yavaş yavaş ama emin adımlarla yürüyordu adam. Rahattı. En ufak bir çekincesi vardıysa bile bunu ustalıkla gizleyebiliyordu Handan’ın dikkatli gözlerinden.
Orta boylu ve heybetli bir adamdı. Esmerdi. Gözleri de karaydı. Kafasını kazıtmış olduğu için saçlarının rengi belli olmuyordu. Kafası pırıl pırıldı. Tek bir tel saç dahi yoktu bu kafada. Bu parıltı adamın titizliğini belgeliyordu. Kısa kollu mavi bir gömlek giymişti. Altına da mavi keten bir pantolon… Pantolonun paçaları, titizce boyanıp cilalanmış simsiyah deri çizmelere sokulmuştu. Çizmeleri uzun konçluydu. Dizlerinin yarım parmak gerisinde sona eriyordu konçlar. İçlerinde bıçak saklamaya müsait bir çizmeydi yani… Ama Handan şaşırmıştı. Kısa kollu bir gömlek giymişken uzun konçlu bir çizme giymek ne demek oluyordu? Bu adamın düpedüz çizmesinde bıçak taşıdığını ima ettiğini düşündürüyordu Handan’a.
Kütüphaneye gitmek için yürüdüğü yolun üzerinde bir yükselti bulunmaktaydı. Bu yükseltiden çıkarken dengesini kaybetmesinden sonra adımlarını hızlandırdığında adamın hafifçe aksadığını fark etmişti. Yavaş yavaş yürümesinin nedeni belki de aksayışını gizlemek içindi. Ya da çizmelerindeki silahlar dengesini bozuyordu belki.

İkinci Bölüm

Adam kütüphaneye gidip oradaki sandalyelerden kapıya en yakın olanına oturduktan sonra Handan özel saatini koluna takarak kameradaki görüntüyü saatin ekranına geçirip gözlerini adamdan hiç ayırmadan kütüphaneye doğru yollandı. Hiç hareket etmeden bekliyordu. Onu beklerken kitaplara bakmamıştı bile. Handan içeri girdiğinde gözleriyle onun yüzüne bakmanın dışında bir tek kasını bile oynatmamıştı. Yüz hatları fazlasıyla durgundu.
Saatini adam fark etmeden kapattı ve karşısındaki sandalyeye oturup onun konuşmasını bekledi.
Adam boğazını temizledikten sonra:
“Bu kadar geç bir vakitte sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim… Ne var ki, ancak şimdi gelebilecek durumdaydım…”
Handan sustu. Bunun önemli olmadığını söylemek onun dürüstlük anlayışına uymazdı çünkü. Üstelik belki de deliksiz bir uykudan çok daha önemli bir şey için gelmişti adam. Uykusunun onun için her şeyden önemli olduğunu, kendisini bir daha rahatsız etmemesi gerektiğini de söylemesi doğru olmazdı.
“Buraya size bir iş vermeye geldim…”
Evet, işte şimdi onun meramını öğrenmişti; ama bu onu son derece kızdırmıştı. Yeni bir iş, uykusundan hiç de önemli bir şey değildi. Yine de rahatını tam anlamıyla bozacak bir terslikten iyiydi. Yavaş yavaş gevşedi. Kendisini rahat bırakıp esnedi; ama gerinmedi…
İşin ne olduğunu sormak bile içinden gelmiyordu. Nasılsa söyleyecekti. Kim bilir hangi aptalı, hangi aptalca bir sebeple öldürmesini isteyecekti ondan. Bekledi…
“Sizden… birisini öldürmenizi istiyorum…”
Elbette. Onun işi buydu zaten. Başka bir şey yapmak işinin tanımında yer almıyordu. Neden bu kadar uzatıyordu bu adam? Kendisinin suskunluğu onu tedirgin etmiş olmalıydı. Doğru ya, kütüphaneye geldiğinden beri bir tek kelime bile etmemişti. Bu tür iş görüşmelerinde pek konuşmazdı zaten; ama bunu o nereden bilecekti. Her şeye rağmen konuşmak içinden gelmediği için yine sustu.
“Beni…”
Kendisini öldürmesini isteyen birisi Handan’a daha önce başvurmamıştı; ama birkaç meslektaşının böyle işler yaptıklarını duymuştu. Onun için o kadar da şaşırmamıştı adamın bu talebine.
Eh artık birkaç soru sormalıydı. Nasıl ve nerede öldürülmek istediğini falan…
“Nasıl?”
“Ustalıkla ve acı çekmeme izin vermeden.”
“Ustalıkla” demişti adam. O kadar soyut bir şeydi ki bu. Handan’ın mesleğinde bu denli ifadelerden nefret edilirdi. “Nasıl öldürürsen öldür” çok daha tercih edilebilir bir talepti. Hatta Handan’ın en çok tercih ettiği talep buydu; çünkü bu taleple, insanlar sanatını özgürce icra etmesine izin vermiş oluyordu. Böyle olunca da bir sürü yeni şey deneme imkanı bulabiliyordu. En yenilikçi öldürme yöntemlerini, ona verilen bu fırsatlarda icat edebiliyordu.
Gerçi “ustalıkla” ibaresi de bir nevi “sana güveniyorum, nasıl yaparsan yap,” demek oluyordu; ama… “Nasıl yaparsan yap” tabiri işin erbabına, yani kendisine olan güveni daha belirgin bir şekilde gösteriyordu.
“Peki ne zaman? Özel bir arzunuz? Söylemek istediğiniz herhangi bir şey? Yapmamı ya da yapmamamı istediğiniz herhangi bir şey…”
“Doğal bir ölüm gibi görünmesini istiyorum. Öyle bir şey olsun ki, intihar ya da cinayet ihtimali düşünülmesin. İnsanların akıllarının ucundan bile geçmesin… Ve… Üç gün sonra ölmek istiyorum. Tam akşam sekizde…”
İşte şimdi meraklanmıştı. Neden bu kadar dakik ve sezdirmeden öldürtmek isteyebilirdi bu adam kendisini? Ve hazır merak etmeye başlamışken, kendisini öldürtmek isteyen bir adam neden çizmelerinde silah taşımaya gerek duyabilirdi? Yoksa bu çizmeler topallar için özel yapım olanlardan mıydı? Madem merak ediyordu, o zaman merakı giderilmeliydi. Bu kadar basitti işte. Üstelik onun bu adama karşı üstünlüğü vardı. Eh, ne de olsa onun katili olacaktı. Yaşamını alacaktı ellerinden. Belki ölme nedenini öğrenmese de olurdu; ama şu çizmeler… Onların sırrını cidden merak ediyordu.
“Peki… İstediğin zamanda ve istediğin şekilde, tereyağından kıl çekercesine öldürebilirim seni… Yalnız merak ediyorum, bu çizmelerin neden böyle uzun konçlu? İçlerinde bir şey mi saklıyorsun?”
Adam güldü ve aniden çizmelerini çıkarmaya koyuldu.

Üçüncü Bölüm

Çizmelerinin içinden tıka basa dolu iki torba, onları açtığında da içlerinden, iri parmaklı bir adamın baş parmağı boyutlarında elmaslar çıkmıştı.
“Bunlar size ait.”
“Sadece sizi öldürdüğüm için mi?”
“Evet… ve kimseye bir şey anlatmamanız için.”
“Birisinin beni sorguya çekme ihtimali mi var? Bana güvenmiyor musunuz? Ya da…”
“Her ihtimali düşünmek zorundayım…”
Handan hafifçe gülümsedi. Adamdan izin alarak elini torbalardan birisine daldırıp bir elmas aldı. Masanın üzerindeki bronzdan yapılmış bir kuğu biblosunu aldı ve kaşla göz arasında aldığı elmasa bir… iki… üç… kere vurdu. Elmas, yani o sertliğiyle ünlü, kırılmaması gereken şey, kırılmıştı…
Sözcüklerini, elinden bir kaza çıkıp adamın kemiklerini kırmaktan korkarcasına tane tane sarf etmeye koyuldu Handan:
“Beni şaşırtan, bu kadar aptal olabileceğini düşündüğünüz birisine kendi canını alacağı ve iz bırakmayacağı konusunda güvenmeniz… Beni tanımadığınızdan, bu kadar aptal olduğumu düşündüğünüz için size kızmıyorum. Yani kendi üzerime alınmıyorum. Yine de nasıl bu kadar … aptal olabileceğinize, bir türlü akıl sır erdiremiyorum!”
“Peki nasıl anladınız?”
İşte şimdi sinirlenmişti Handan. Bu kez sinirlenmişti; ama kontrolünü kaybetmemeliydi bu salak adamın karşısında. Sahi, epey uzun zamandır sinirlenmemişti. “Öfke çoğu zaman insanın aklını bulandırır; ama bazen de yaşadığını hissettirir,” diye geçirdi içinden. Acaba adama cevap verse miydi? Susmaya karar verdi… Sözde elmasın içine ne gizlemişti acaba bu aptal? Kırıkların arasından fil dişine benzer bir materyalden yapılmış bir zar çıktı. Her yüzünde başka bir şey olan bir zar. Bir yüzünde bir sayı, bir yüzünde çizgiler, öbür dört yüzünde de birer harf bulunuyordu.
Hemen diğer elmasları da kırmaya, zarları yığmaya başladı.
Adamsa aptal aptal bakmaktaydı Handan’a. Handan bu işi yaparken, ansızın, normalde sormayacağı bir şeyi bu kez sorması gerektiğini kavradı. Bu iş oldukça ciddi görünüyordu çünkü.
Elleri sahte elmasları kırmakla uğraşırken dikkatini adama, kendisinin soracağı soruya vereceği cevaba yöneltti:
“Size adımı kim verdi? Beni nereden buldunuz…”
Bu sorusunun cevaplanacağını umuyordu Handan; çünkü bu adam zaten ölmek istiyordu. Dolayısıyla can güvenliğini düşünmek gibi bir sorunu olmayacaktı. Nitekim adam bir isim vermişti. Bu ismi adama göstermeden oldukça gelişmiş olan bilgisayar sistemine bağlı saatine yazdı. Müşterilerini hatırlamazdı Handan. Belki de tek zaafı buydu. Ya da en büyük gücü. Hatırlamak istemediği için değil… Hiçbirisine hatırlayacak kadar önem vermediği için… Onun mesleğinde bu çok ağır sonuçları olabilecek bir durum olduğundan bu sistemi kurmuştu. Canı pahasına koruması gerektiğini, üzerinde büyük bir sorumluluk bulunduğunu bile bile… Gerçi kolundaki saatin bir düğmesine basmasıyla sistemi kurtarılamayacak şekilde çökertmeyi mümkün kılmayı ihmal etmemişti.
Üstelik bu saat onun dışında kimsenin elinde çalışmazdı…
İsim sisteminde bulunmuyordu. Adam yalan da söylemiyordu. Emindi, oldukça emindi Handan. Yalan söyleyen birisini tanımak konusunda hiç yanılmamıştı. Bu konuyu askıya almaktan başka aklına bir şey gelmiyordu şimdilik.
Tüm elmasları kırdıktan sonra zarlara göz gezdirmeye başladı. Adamsa sandalyesinde süklüm püklüm oturmaktaydı. Zarların ne işe yaradığını, anlamaya çalışma işini de erteleyen Handan, önce onlar hakkında alabileceği tüm bilgiyi toplamaya karar verdi. Zaten yapması gereken ilk iş de buydu; ama uykusuzluk… Asla dayanamadığı tek şey, aklını köreltmeye, öncelikleri konusunda kafasını karıştırmaya başlamıştı bile.
“Bu zarları nereden buldunuz?”
“Bulduğumda zar değildiler…”
“Elmasların sahte olduğunu bilmiyor muydunuz?”
“Biliyordum…”
“Peki öyleyse, bu sahte elmasları nereden buldunuz, onların sahte olduklarını size kim söyledi ve içlerinde bu zarlar olduğunu biliyor muydunuz?”
“Hayır…”
“Tam olarak ne biliyordunuz peki beyefendi?”
Sabrı iyiden iyiye taşmaya başlamıştı. Zaten adam öyle ya da böyle her şeyi açıklamak zorunda kalmıştı. Hala neden boşu boşuna işini zorlaştırmaya çalıştığını anlamıyordu.
“Aslında pek bir şey bilmiyorum…”
“O zaman neden kendinizi bana öldürtmek isterken bu elmasları benim başıma attınız? Hem neden ölmek istiyorsunuz ki?”
“Büyük bir hata yaptığım için… Çok büyük bir hata…”
“Beyefendi, burada bir dram filmi falan çekmiyoruz! Siz “büyük bir hata” deyip boynunuzu bükerken hüzünlü bir fon müziği olmayacak, arkada yaşadıklarınızdan kareler görüntülenmeyecek… Dahası ben gerçekten uykusuzum ve uykusuzken… Yani beyefendi, şu yaşadıklarınızı bana elinizden gelen en kısa ve öz haliyle anlatabilir misiniz acaba?”
Adamın hali içler acısıydı. Öfkelenmiş bir Handan gören herkesin olabileceği gibi. Kadın adamın üzerine yürümüştü çünkü ve onun bir kadın olduğu insanın aklına bile gelmiyordu o bunu yaparken. Adam, kendisini öldürtmek için tutmuş olsa da korkmuştu Handan’dan. Öldürmekten kötü bir şey yapabilir miydi ona, belki de bunu düşünmemişti bile. İçgüdüsel olarak korkmuştu işte.

Dördüncü Bölüm

“Kumar borcumdan ötürü ailemi öldüreceklerini söylediler bana. Ben de ödeyemeyeceğim için…”
“Peki zarlar, yani elmaslar ne zaman devreye girdi?”
“İşte o kafamı hala karıştırıyor…”
“Beyefendi…”
“Yani… Onları, kumarhanede tanışıp ahbap olduğum biri verdi.”
“Adı ne?”
“Sizi bana tavsiye eden şahısın ta kendisi…”
“Peki bu elmasları bana ücret olarak vermenizi de o mu söyledi size?”
“Evet… Zaten bunun için vermişti…”
“Neden üç gün sonra ölmek istiyorsunuz?”
“Parayı ödemem için verilen süre üç gün… Ben de bu üç gün boyunca ailemle yeterince vakit geçirmek istiyorum.”
“Sizi bana yönlendiren adam hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz bana?”
“Aslında… Hergelenin tekidir. Şansı mı iyi yoksa hile mi yapar kimse anlamaz. O kadar kurnazdır ki kerata…”
“Boyu kilosu falan nasıldır? Biraz tarif eder misiniz?”
“Daha iyisini yapabilirim sizin için… İlkokuldayken çok iyi resim yapardım da… Allah vergisi yani…”
“İnsan resmi yapmak zordur; ama…”
“Ben yaparım efendim. Bari bu şekilde ödeyeyim size ücretinizi… Elmaslar için de kusura bakmayın ne olur. O hergelenin aklına uydum. Zaten başka çarem de yoktu ya…”
“Peki… Resim yapmak için gereken her şey burada.” Masanın arkasındaki bir dolabı açarak bir ara resme merak sarmış olduğu için almasına rağmen yeterli zamanı olmadığından kullanamadığı, envaiçeşit malzemeyi adamın gözlerinin önüne serdi. Adam hiç vakit kaybetmeden bahis konusu edilen adamın resmini çizmeye başlamıştı. Bu resmi yaparken, adam hakkında düşündüklerini gözden geçirmesi gerektiğini düşündü Handan. Resim yapmaya başlamadan önce şapşal bir adam olduğunu düşünmüştü. Resmini yaptığı adama hergele diyordu; ama aslında kendisiydi hergele olan. Bir ailesi olmasına rağmen ölçüsüzce kumar oynaması bir yana, tam olarak “hergele” kelimesinin karşıladığı anlamı içinde barındıran bir kişilikti. “Hergele: Binmeye ya da yük taşımaya alıştırılmamış at veya eşek” anlamına geliyordu. O da öyleydi işte. Kumar oynamak ve serserilik yapmak dışında bir şeye kafa yoramayan, hiçbir şey beceremeyen biri… Zaten onun için resmi yapılmakta olan adam tarafından yavaşça itilip kakılmış ve tıpkı resmini yaptığı adamı tarif ederken sarf ettiği “kerata” gibi tam anlamıyla kullanılmıştı.
Onun için artık bir hergele olmaktan çıkıp bir kerata olmak oldukça zahmetsizdi; çünkü yük taşıyan bir eşeğin taşıdığı yüklerden kurtulması kolay olmazdı; ama yükü olmayan biri kolaylıkla her yere savrulabilir, özellikle yeterli ağırlığı yoksa her amaca göre kullanılabilirdi. Tıpkı onun gibi…
Evet, tüm bunları o resmi yapmadan önce aklından geçirmişti. Ne var ki, artık öyle düşünmüyordu. En azından tümüyle değil…
Tanık olduğu bu sahneden sonra, böylesine bir adamı öldürmek konusunda son derece zorlanacağını kavramıştı. Öyle bir yoğunlaşmışlıkla yapıyordu ki söz konusu resmi, sanki bu sanata ve bunu yapmasını sağlayan tüm enstrümanlara tapıyordu. Sanki, bu iş sırasında, parmakları, kolları, gözleri, zihni… kutsallaşmıştı!
Bu adamı öldürmek çok zor olacaktı…
Yine de; adamı öldürmekten vazgeçme gibi bir seçeneği yoktu elbette. Her ne kadar bu adamdan ücretini alamamış olsa da; ölmek zorundaydı. Acaba neden kendisi halletmemişti bu işi de Handan’ı boşu boşuna rahatsız etmişti. Kendi kendisine güldü. Elbette ki korktuğundan ve kendi yaşamının sorumluluğunu almaktan dahi aciz olduğundan…
Peki neden üç gün sonra? Neden şimdi değil? İşte bu çok saçmaydı Handan’a göre. Madem ücretini ödememişti, o zaman onun için boşa çaba ve emek harcayamazdı. En azından düşünmesi gereken bir şey eksik kalırdı ve nihayet rahatça uyuyabilirdi. Cesetten kurtulmak da çocuk oyuncağıydı. Gerçi ilk kez kendi evinde birisini öldürmeye kalkacaktı; ama her şeyin bir ilki vardı öyle değil mi?
Her ihtimali hesaplamayı kendisine ilke edinmesi bu kez de işe yarayacaktı. Yani evde birisini öldürmek zorunda kalırsa hazırladığı bir düzenek hali hazırda mevcuttu…
Adamı içeri alırken sol elinin yüzük ve serçe parmakları arasına gizlediği, epeyce yontulmuş küçük bir kurşun kaleme benzeyen nesneyi baş ve işaret parmakları arasına aldı ve beklemeye başladı. Resmi bitirmesini…
Resmi bitiren adam, eserini incelemek amacıyla uzaktan bakarken, tam o an… elindeki nesneyi kulağının arkasına sapladı…
Adamı öldürmüştü Handan… En mutlu anında… Bir kumandan gibi hissedeceği, nadir anlarından birinde.
Ona vereceği son hediyeydi bu. En mutlu anında hayatına son vermek…
Şimdi de sıra cesedi yok etmeye gelmişti. Bunun için özel bir tekne yaptırmıştı. Obsidyen kaplı çelik bir tekne… Bu tekneye vücudu yerleştirip asidik bir çözelti ekledi mi, vücut yavaş yavaş erimeye başlayacaktı. Kemikler bile… Bir gün sonra da bu asidik çözeltiyi çevreye zararsız hale getirmek için onu nötrleştirecek olan bazik bir çözelti daha ekleyecekti. Böylece, bitkilerine yararlı olacak bir nevi gübre de imal etmiş olacaktı. Bir taşla birkaç kuş…
Tüm bu planladıklarını hayata geçirmeye koyuldu hemen. Vücut tekneye yerleştirildi, çözelti hazırlandı, tekneye yavaş yavaş döktü… Bunu yaparken musalla taşında ölü yıkayan biri gibi hissediyordu kendisini Handan. Daha önce hiçbir ölüyü yıkamamasına rağmen… Onu kişiliğinden, kimliğinden azade ediyormuş gibi hissediyordu. Ruhunu özgür bırakmak için yardım ediyordu sanki. Asit eti ve kemikleri eritirken çok tuhaf, zehirli bir koku çıkmaktaydı. Solur solumaz ölüler dünyasına geçiş yapmak isteyebilenecek türden bir koku…
Tüm bu iğrenç kokuya rağmen Handan maske takmayı düşünmemişti bile. Ölümün kokusunu solumayı, yaptığı işin bedelini ödemek istediği için hoş karşılamasını bilirdi o. Hep bilmişti…
Bir müddet sonra, asidik çözeltiye cesedi teslim edip yatmaya gitti.
Bu arada, adamın son eserine, resme, bakmamıştı bile…

Beşinci Bölüm

Ertesi gün erkenden uyanıp cesedi kontrol etmeye gitti. Asit bir gecede cesedi eritmişti. Dipteki azıcık tortudan başka bir şey değildi artık. Şimdi de asidin tekneye zarar vermemesi için önceden hazırladığı bazik çözeltiyi tekneye dökmeye başladı. Asit durulmuş ve oluşturduğu dalgalanmalar olmayınca teknedeki şeyin rengi ve kıvamının çok mide bulandırıcı olduğu ortaya çıkmıştı. Çamur gibi bir şey olmuştu bu karışım. Garip bir çamur…
Bu iş de bitince, karışımı tekneden başka tekerlekli bir kazana aktarmaya koyuldu. Bu işi de hallettikten sonra, bitkileri ihtiyaçları olan gübreye kavuşmuş olacaktı.
Her şey bittikten sonra resme ve zarlara bakmaya, kütüphaneye yollandı.
O resimde ne bulacaktı acaba? Nasıl bir adam? Tanıdık mı çıkacaktı yoksa yabancı mı? Bu adamın onunla ne işi olabilirdi? Nasıl bir bağlantısı…
Yok… Hiçbir şekilde tanıdık değildi adam. Zaten fazlasıyla sıradan sayılabilirdi. Bir kere görse bir defa bakılmaz denilemezdi. Özellikle Handan tarafından denilemezdi böyle bir şey; çünkü Handan’ın en çok şüphelenip dikkatle gözlediği insanlar sıradan türde insanlardı.
Evet… oldukça sıradan bir görünüşü vardı bu adamın.
Kahverengi gözlü, gözlerinin tonunda saçları bulunan, yüz hatları sakalından dolayı pek belli olmayan bir adam… Kendisini kamufle etmiş bir adam…
Resme baktığında aklına öldürdüğü adam hakkında daha önce düşünmediği bir ayrıntı geldi.
Öldürdüğü adamın saçları kazınmıştı. Titizlikle hem de… Bu görünüşü adamın kişiliğine pek uymuyordu. Gerçi bu tür insanların bazıları kendilerinden başka hiçbir şeyi önemsemedikleri için etraflarına karşı böylesine umursamaz ve sorumsuz davranıyorlardı; ama adam böyle birisi olsa kendisini öldürtmek istemezdi herhalde. Onun kişilik yapısı daha çok derbeder tiplere benziyordu. Oysa hiç de onlar gibi değildi görünüşü. Handan anlamıştı. Öldürdüğü adamın her şeyini; görünüşünü, belki konuşacağı şeyleri… Her şeyini birisi ayarlamıştı. Belki de bu resimdeki adam gerçek değildi. Yok yok… Bu resmi çizmesi, belki de, öldürdüğü adama ait olan tek gerçekti. Resimdeki kim olursa olsun, bu gerçeğin ta kendisiydi. Yani, gerçekten resimdekinin söz konusu adam olmadığına ait bir kanıt bulana kadar resmi çizen adama inanacaktı.
Resmi çizilen, kendisini adama bir kiralık katil olarak önerip elmasları veren adamın adı Selim Sırrı idi. Handan’ın sisteminde arayıp bulamadığı adamın… Acaba Selim Sırrı sahte bir isim miydi? Soyadı öyle olduğunu düşündürmüştü Handan’a. Adamın gizemli bir yanı olduğu kuşkusuzdu. Hatta tümüyle gizemli bir adamdı…
Ne yaparsa yapsın adam hakkında çabuk bir sonuç alamayacağını anlayınca, zarların şifresini çözmeye karar verdi. Gerçi Devletin bilgisayarına sızdırdığı bir tür solucan sayesinde ülkede yaşayan herkesin yüzüne ulaşabiliyordu. Bu sayede bu resimdeki yüzle eşleştirme yapabilir ve söz konusu kişiyi bulabilirdi; ama bu oldukça uzun vadeli bir iş olacaktı. Yine de fotoğraf eşleştirme işlemini başlattı ve zarların şifresini çözme işine tam anlamıyla koyuldu.
Aslında zarların bir yüzünde yazan sayıları sırayla yan yana koysa bir işe yarayabilirdi. Çizgiler birleşip bir şey ifade edebilirdi. Tıpkı bir puzzle gibi…. ama ya harfler? Hangileri yan yana gelmeliydi acaba?
Çekmecesinden büyütecini çıkarıp rastgele bir zarı eline alarak zardaki harflerin bulunduğu yüzlere büyüteçle baktı. Belki bir detay, harflerin önceliklerini belirlemesini sağlayabilirdi. Ve bulmuştu… Çok kolay olmuştu hem de. Noktalar…
Diğer zarlara bakarak buluşunu kesinleştirdi. Harflerin sıralarına göre nokta sayısı artıyordu. Yani zarların dörder yüzünde harfler bulunduğuna göre ilk harflerin yanında birer nokta, dördüncü harflerinin yanında da dörder nokta bulunacaktı. Böylece zarlar doğru sıralandığı an, gizledikleri resim ve yazıyı açığa çıkaracaklardı.
Zarları sırasına göre dizmeye başladı. Önce resmi kopyalamayı uygun bulmuştu. Kağıda kopyalanan her zardan sonra resmin daha fazla görünür olması, ortaya çıkması Handan’a bir nevi huzur veriyordu. Resme katılan her çizgiyle kalbinin atışları biraz daha hızlanmasına rağmen içinde garip bir huzur oluşuyordu. Tamamlanmışlıktan, bir şeylerin tamamlanmaya başladığını bilmekten, hatta bunu kendisinin gerçekleştirdiğini bilmekten kaynaklanıyordu bu huzura benzemekle birlikte adrenalinin başrol oynadığı tanımsız his…
Resim ortaya çıkıyordu; ama hala bir anlam ifade etmiyordu çizgiler. Acaba şifreyi yanlış mı çözmüştü? Daha nasıl çözülebilirdi ki bu şifre? Kağıda geçirmesi gereken çok az zar kalmıştı. Keşke önce harflerden başlasaydı. Çok daha mantıklı olurdu bu. En azından şifreyi doğru çözüp çözmediğini anlamak çok daha kolay olurdu. Ama o, kendisine o kadar güvenmişti ki, doğrudan doğruya merakını tatmin etmeye çalışmıştı. Resmin belireceğine emin olmaya bile çalışmadan…
Yine de resmi bitirdikten sonra bir de şansını harflerde denemeyi düşünüyordu. Hala inatla şifreyi doğru çözdüğünü düşünmekten kendisini alamıyordu.
Resmi bitirdikten sonra da gerçek değişmemiş, çizgiler hiçbir anlam ifade etmemeye devam etmişti. Şimdi de harfleri düzenleyecekti.
Handan’ın inadından vazgeçmemesi, içgüdülerine güvenmesi bu kez işe yaramıştı. Harfler anlam ifade ediyordu çünkü. Onu yepyeni bir şifreye yönlendiriyordu hem de. Bu adam, Selim Sırrı, ondan ne istiyordu acaba? Neden bu kadar dolambaçlı bir mesaj yolluyordu ona? Neden doğrudan doğruya evine gelmiyor, ya da onu bir yere davet etmiyor ve meramını kendi ağzıyla anlatmıyordu?
Tüm bunların yerine, onu bir nevi qr kod mantığıyla yazılmış bir programa yönlendirmeyi tercih ediyordu bu garip adam. Zarları sıraladığında: “Aşağıda verilen bağlantıya git, programı yükle ve programdaki “fotoğraf çek” düğmesini kullanarak zarları birleştirerek oluşturduğun resmi çek. Sakın resmi bir kağıda kopyalama. Zarları üst yüzde resim oluşturacak şekilde sıralayıp o şekilde resimlerini çekmelisin,” yazılıydı. Tabii ki altta bir link vardı.
https://www.selimsirri.com/program.exe

Altıncı Bölüm

Selim Sırrı… Bu isim her aklına gelişinde gülüyordu Handan. SS… Selim Sırrı… Çok fazla tesadüf barındıran bir isimdi. Selim… Özellikle bu isim onun dikkatini çekecek bir isimdi. Hatta bu ismi taşıyan insanları öldürmesi gerektiğinde, onları yapabildiği ölçüde bildiği en acısız yolla öldürürdü. Bu ismi sisteminde kontrol ettiğinde de bulamayacağını tahmin etmişti zaten. Böyle bir ismi unutacağını sanmıyordu çünkü.
Bu isme bu kadar önem vermesinin nedenini o da pek anlamıyordu aslında. Annesinin hep övgüyle bahsetmiş olduğu bir adamın adının Selim olmasıydı bunun tek nedeni. Bu kadar basitti işte. Çocukluğundan beri anlatırdı annesi. Komşularının oğlu Selim’i… Onunla ne kadar iyi arkadaş olduklarını. Biraz büyüdüğünde, yani genç kız olduğunda, annesinin bu adama aşık olduğunu falan düşünmüştü; ama sonra anlamıştı ki, onların aralarındaki şey, yani en azından annesinin Selim’e, yani Selim Amca’ya olan sevgisi kadim bir dosta duyulan sevgiden başka bir şey değildi.
O iki-üç yaşlarındayken ölmüştü Selim Amca ve Handan, annesi öldükten sonra bile Selim Amca’nın mezarına gitmeyi hiç ihmal etmemişti. Oysa ölümden sonra hayata bile inanmazdı. O sadece annesinin ideallerindeki Selim Amca’yı çok sevmişti o kadar.
Eğer bu adamın gerçek adı Selim’se bu bir tesadüften öte bir şey olmayacaktı, ki muhtemelen öyleydi. Yok değilse, bu adam Handan’ı takip edip Selim Amca’sının mezarına gittiğini görünce… Saçma geliyordu; ama olmayacak bir şey değildi. Bu tür psikolojik silahları o da çoğunlukla kullanırdı. Kurbanın zaaflarının oluşturduğu silahları…
Saçma bir ümit, tuhaf bir gündüz düşü olduğunu bile bile, “keşke bu adam gerçek Selim Amca’nın kendisi olsa da bana kendisini bir gizem perdesinin ardında gösteriyor olsa,” diye geçirdi içinden. Sonra da güldü kendisine. Neden bu kadar önemsiyordu bu adamı? Tamam, çok iyi bir arkadaşlıktı. Tamam, annesinin anlattıklarına göre çok iyi biriydi Selim Amca… ama kendi görmüş müydü? Hayır… Çocukken kendisini havaya atıp tam düşerken tutan bir amca hatırlıyordu; ama ne olmuş yani? Bu adamın kim olduğunu biliyor muydu? İyi bir adam olup olmadığına kendi gelişmiş sezgileriyle karar verebilmiş miydi? Sadece annesi… Gerçi annesinin iyi dediği bir adama kendisi kötü diyemezdi ya. En az kendisi kadar sezgileri güçlü bir kadındı o da. Babası gibi altın kalpli bir adamı seçmiş olduğundan belli değil miydi?
Annesi iyi bir insandı, babası da… Peki neden kendisi böyle olmuştu? Yani bir kiralık katil… Canları para konusu edecek kadar alçak birisi yani…
Bilmiyordu Handan. Bunun nedenine dair en ufak bir fikri yoktu. Yani ölümle neden bu kadar çok ilgilendiğine, neden onu para konusu edecek kadar önemsediğine dair… Tek bildiği, bu mesleği bilerek ve isteyerek seçmiş olduğuydu. Anne ve babasının da bilgisi dahilinde… Evet, onaylamamışlardı onu; ama mesleğini onlardan gizlemek içinden gelmemişti. Onun isteyerek seçtiği bir mesleği neden bilmesinlerdi ki? Neden mesleğinden utansındı? O ölüm işçisiydi. Nasıl Ahmet Arif’in deyişiyle şairlerin namus işçisiyse o da ölüm işçisiydi işte. Ölüm sanatkarı… Öldürme ustası… Ölümün ortağı ve fedaisi. Bu neden yadırganacaktı ki? Hem de ailesi tarafından…
Handan, ailesine mesleğinden söz ederken askerliği örnek vermişti. Her gencin görevi askerlik değil miydi? Askerlik de öldürmekten başka neydi? Silahlarla oynamaktan, öldürmeye hazırlanmaktan başka neydi?
Kiralık bir katille bir askerin yaptığı hemen hemen aynı değil miydi? Öldürmek… Verilen emre uyarak öldürmek. Tek farkla, bir kiralık katil her zaman para için öldürürdü. Askerler için durum çok farklı olabiliyordu. Bir kere bir askerin inançlarına, görüşlerinin ne olması gerektiğine, nasıl yaşayacağına bile karışabiliyorlardı ona emir verenler. Bazen de para vermiyorlardı. Daha doğrusu ancak profesyonel bir askersen para alabiliyordun.
Oysa kiralık katillik öyle miydi… İstediğin işi kabul etmek senin elindeydi. İstediğine inanıp istediğini düşünmek de…
İşte ailesine bunları söylemişti Handan. Oysa onlar onu onaylamamıştı. Hatta babası: “Tamam o zaman kızım, asker de olma katil de,” diyerek kendince bir çözüm bulmuştu bu işe… Handan gülmüştü.
“Diyelim ki asker olmadım… Diyelim ki bir yerde çalıştım. Devletin maaşımdan alacağı vergiler askerlere gitmeyecek mi? Yani dolaylı olarak askerlere yardım etmiş olmayacak mıyım? Oysa benim işimde resmi bir maaş olmadığı için, maaşımdan alınacak vergi de olmayacak. Elektriği, suyu falan kaçak kullanırsam…”
“Her şekilde devlete bir katkın olacak. Ne yaparsan yap! Nasıl sıyrılmaya çalışırsan çalış… Bir şekilde devlet seni alt etmenin bir yolunu bulacak. neden böyle saçma sapan davranıyorsun anlamıyorum,” demişti annesi de.
Handan, tüm bunları bildiğini, yine de elinden geleni yapmak istediğini, zaten onun asıl istediğinin ölümle haşır neşir olmak olduğunu söylemişti. Tek önceliği buydu. Bunun için tıp okumamış mıydı zaten. Yaptığı her şey bunun için değil miydi…
Gerçi devletle hiçbir ilgisinin olmaması, hatta bu işin yasa dışı olması da onu çekici kılan en önemli şeylerden bir diğeriydi. Ailesi ölene kadar her hafta onları görmeye giderdi; ama onları bir türlü kendisini onaylamaları için ikna edememişti. Ondan kopmak da istememişlerdi gerçi; ama onu bir türlü onaylamamaları içine oturmuştu.

Yedinci Bölüm

Silkindi Handan. Bu ad hep böyle yapardı ona zaten. Bu isimde, Selim Amca vakasında bir gizemin saklı olduğuna inanırdı hep. Tekrar silkindi ve zarların oluşturduğu metinde verilen siteye girip programı indirdi.
Zarları tekrar istendiği gibi dizerek programda yer alan “Fotoğraf Çek” düğmesiyle zarların oluşturduğu resmi programa kaydetti. Resim programa kaydolur kaydolmaz, programda bir dosya indirme penceresi açılıverdi.
Dosya, pdf uzantılıydı. İsmi de basitçe Günlük’tü… Kimin günlüğüydü acaba? Selim Sırrı’nın mı? Belki de Selim Amca’nındı. Annesinin dediği gibi Selim Amca ölmemişse bile, gittiği mezarın tamamen düzmece olma ihtimalini kabul etse bile, çok yaşlanmış olmalıydı. Üstelik onun yüzünü de fotoğraflarından biliyordu. Öldürdüğü adamın yaptığı resimle hiç benzemiyorlardı. Belki de onun oğlu… Selim Amca’nın hiç çocuğu olmamıştı ki… Nereden gelmişti aklına yine bu konu şimdi? Selim Amca’yla Selim Sırrı’nın ne alakası vardı? Bu konuya olan takıntısı kelimenin tam anlamıyla komikti. Tekrar utançla silkindi.
Hemen onay verdi ve dosya inmeye başladı. İner inmez açtı…
Dosyadaki ilk cümle, “Merhaba Handan”dı.
“Merhaba Handan,” diyordu günlüğün başında. “Benim kim olduğumu merak ediyorsun kuşkusuz. Eh, bu da oldukça doğal; çünkü bizzat ben, bunu sağlamak için elimden geleni yaptım. Bir kişinin daha katili olmanı sağlamak dahil… Hem de hiçbir ücret almadan… Daha doğrusu, kendi güvenliğini sağlamak pahasına… ve elbette bu günlüğü elde etmek…
Sana birazdan okuyacağın bu günlüğü neden gönderdiğimi, neden seni bu kadar meraklandırmaya gerek duyduğumu birkaç saniye sonra öğreneceksin. En azından biraz fikrin olacak… Bu arada, günlüğü yazan ben değilim. Ben sadece bir elçiyim. Bir nevi aracı. Benim görevim sadece sana bu günlüğü ulaştırmak… Evet, bu kadar basit bir görevi neden bu denli karmaşıklaştırdığımı merak etmişsindir bu cümleyi okuduğun anda. Bilmem… Belki de bu günlüğü sana ulaştıran kişiye, bana, saygı duyman içindir. Belki de bu günlüğün önemine yakışır bir macera yaşamanı istediğim içindir. Belki de; sadece kendimi düşündüğümdendir. Biraz eğlenmek benim de hakkım değil mi yahu?
Devam eden sayfada günlük başlıyor olmalıydı; çünkü bilgisayar harfleri yerini zarif bir el yazısına bırakmıştı.
Bu dosya resimli pdf idi. Yani günlüğün sayfaları teker teker taranmıştı ya da fotoğrafı çekilmişti. Eski bir günlüğe benziyordu günlük. El yazısının tarzından sayfaların buruşmuş oluşuna kadar birçok göstergesi vardı bunun. Gerçi o kadar da eski değildi… Belki on beş yıllıktı, belki de yirmi…

Sekizinci Bölüm

“Merhaba ey dost!
Benim için, bu kelimeler için kesilip binbir zulme uğrayarak yamyassı oldun da önüme geldin… Sadece benim için… Dertlerimi, mutluluklarımı ve şüphelerimi sana açabilmem için. Sana “dost” demeyeyim de kime diyeyim ben? Merhaba ey kardeş, Sen de benim için yapıldın da birçok maddeden devşirilip elime geldin. Geldin ki, kendimi, kendi hikayemi renklendirip beyaza işleyebileyim…
Merhaba ey kâğıt, merhaba ey mürekkep! Benim olmazsa olmaz dostlarım…
Evet, sizler olmasaydınız olmazdı. Olmazdı işte… Sizlere değil de havaya mı anlatacaktım kendimi sesimle? Sonra havadan başka kulaklara… O kulaklardan ağızlara… Onlardan başka kulaklara gidecekti değişip eksilerek… Sonra ne olacaktı? Herkes bir şeyler bilecekti; ama kim tam olarak gerçeği bilecekti? Kim bilecekti senden başka ey kâğıt, üzerine dökülen gözyaşlarımdaki tuzun oranını? Ey mürekkep, senden başka kim ortak olabilecekti bana, azar azar eksilmek pahasına? Eksilip yok olmak, yazdıklarımda var olmak, onlarla kurumak…
Eğer biri sana bakarsa ey kâğıt, gerçeği, benim gerçeğimi görebilecek. Yani ey mürekkep, seni, benim hikayemle var olmuş, kendinle hikayemi, beni, gerçeğimi var eden seni görecek.
Sözün kısası dostlarım, siz ve ben bu günlükte birleşip bir olacağız. Gerçeğin bağıyla bağlanacağız. Başkası bize, gerçeğimize hiçbir şekilde müdahale edemeyecek.
Hangi gerçekten söz ediyorum peki? Bunu şu an kendim de bilemiyorum. Birlikte yaşayıp göreceğiz. Yine de hazırlanmakta olduğum şey yüzünden oldukça sıra dışı olacağını rahatlıkla söyleyebilirim.
Beni neyin beklediğine ilişkin hiçbir fikrim yok. Gerçi, kimin var ki… Yine de çok belirsiz bir şeye başlamak üzereyim. Nasıl bir şey olacağı hakkında hiçbir fikrim olmayan, sadece teoride olan bir şey bu. Pratiğe geçirilmesi hayallerde kalması daha mantıklı olacak bir şey… Böyle bir şey yapacak birisinin çok şeyi riske atmaya hazırlıklı olması gereken, bir nevi olmak ya da olmamak kadar kesin sınırları olması gereken bir şey bu. Yapmak ya da yapmamak… Bir şeye kesin karar vermek zorunda olup “olmamak” yanıtını verdiğinde, seçtiğin ihtimalin hakkını vermeye kendini ister istemez mecbur kıldığın bir şey bu.

Dokuzuncu Bölüm

Sözün kısası, insanların yapılarıyla oynamaktan bahsediyorum. Genetiğiyle…
Şimdilik bir insandan, bir bebekten başlayıp yavaş yavaş yayılmasını sağlamayı tasarlamakta olduğum bir nevi virüs… İyi huylu bir virüs bu.
Bu virüsün ne olduğunu, nasıl işlediğini anlatmadan önce; isterseniz bu virüsü nasıl oldu da yaratmaya karar verdim onu anlatayım:
Ben, oldukça izole bir mahallede büyüdüm. Bizim mahalleye ne polis girerdi ne de devletin herhangi bir yetkilisi. Evet, hatta su saatlerimizi hesaplamak için bile giremezlerdi. Kendi halimize bırakmışlardı bizi. İster öde ister ödeme, kimse hesap sormazdı, soramazdı…
Tüm bunların nedeni bir tek adamdı. Güvercinci Abdullah. Öyle bir adamdı ki bu Abdullah, kendisine “ağabey” denmesine bile izin vermezdi. Güvercin hastası olduğundan herkes ona “Güvercinci Abdullah” derdi. Onun sonuna “ağabey”i, “bey”i, “efendi”yi ya da buna benzer başka bir şeyi yapıştırırsan sana öyle okkalı bir Osmanlı tokadı yapıştırırdı ki, feleğin şaşardı.
İşte bu adam, tek başına bir devlete bedeldi. Tek başına savaş açmış, nasıl olduysa savaşı kazanmıştı. En azından belli bir süreliğine. Benim çocukluğum boyunca…
Garip bir adamdı Güvercinci Abdullah Her durumla ilgili beylik lafları vardı. Özellikle birisi vardı ki, onu her fırsatta kullanırdı. Derdi ki:
“Benim adım Abdullah arkadaşım! Allah’ın kuluyum ben, devletin değil…”
Güvercinci Abdullah mahallenin her şeyiydi. Savcısı, hakimi, polisi… Ne var ki, bu görevleri yerine getirirken en ufak bir şekilde kibirlendiği görülmemişti. Bunun için de şöyle bir beylik lafı vardı: “Kimse bana teessüf etmesin; ama şu mahallede kimseye kendime güvendiğimden fazla güvenemem ben.” Onu tanımayan biri onun böbürlendiğini düşünebilirdi; ama biz, yani mahallenin sakinleri çok iyi biliyorduk ki, Güvercinci Abdullah haklıydı. Gerçekten o mahallede ondan güvenilir kimse yoktu. Yoktu işte…
Hatta şu ana kadar yaşadığım yıllar boyunca ondan güvenilir başka birisine rastlamadım. Gerçi o da bir insandı. Elbette onun da bir sürü hatası vardı, olmak zorundaydı… ama hem o zamanlar, yani çocukken birisini kahramanlaştırmak istediğimden, hem de Güvercinci Abdullah’ın kişiliği bu role oldukça münasip düştüğünden şu ömrüm boyunca toz konduramayacağım tek insan odur… Güvercinci Abdullah…
Peki neden bu adamı bu kadar seviyordum ben? Devlete karşı açtığı, esrarengiz, savaşı kazanıp bizleri rahat ettirdiğinden mi, tüm anlaşmazlıkların en uygun biçimde üstesinden geldiği için mi; yoksa herkes ona saygı duyuyor diye, otomatik olarak benim de saygı duymam gerektiğini falan düşündüğümden mi?
Bu saydıklarımın hiçbirisi değildi ona bu kadar saygı duyup büyük bir sevgi beslememin nedeni. Biz çocuklarla uzun uzun sohbetler edip bizleri teker teker dinlemesi bile değildi. Hayvanlara, özellikle güvercinlere olan sevgisindendi. Bitkileri kendi gözünden, bıyığının telinden bile sakınmasındandı. Mahalleye böcek ilacının damlasını bile sokturmayışındandı… Kısacası, o engin şefkatinin hiçbir canlıyı, hatta cansızı bile, ayırt etmeyişindendi.
Peki tüm bunlara nasıl zaman ayırıyordu bu adam? Bunun için de meşhur bir beylik lafı vardı Güvercinci Abdullah’ın. Derdi ki:
“Zamanı öyle yaşayacaksın ki, yüzünde oluşan hiçbir çizgi, saçındaki hiçbir ak tel için hayıflanmayacaksın; çünkü zamanı her anıyla yaşamış olacaksın. Yani, zamana doyacaksın.”
Dediği gibi de yapardı. Herkesin yaptığını yapmazdı Güvercinci Abdullah. Kahveye birilerini kendi çağırmadığı sürece hiç uğramazdı. Camiler ve kahveleri kadınların da aktif olarak kullanmalarını sağlardı. Televizyon izlemezdi; ama çok kitap okurdu. Özellikle de güvercinlerini seyrederken… Bu iki işi nasıl yapardı bilmiyordum; ama çok huzurlu bir hali olurdu o zamanlar. Binbir emekle yetiştirdiği güvercinleri insanlara izletmek en büyük gurur kaynağı olmalıydı; çünkü sık sık, özellikle çocuklara, bu tür gösteriler yapardı.
İşte böyleydi Güvercinci Abdullah. Onun hakkında anlatacaklarım bitmedi, bıraksalar sayfalarca anlatabilirim, ama madem huzurunuza kendi gerçeğimi anlatmak niyetiyle geldim, öyleyse amacımın dışına fazla çıkmadan Güvercinci Abdullah’tan bahsetmemin nedenini yazayım. Öyle ya, neden o kadar bahsettim bu adamdan? Aslında bunun nedenini doğrudan söylemeyeceğim. Önce Güvercinci Abdullah’a ne olduğunu anlatacağım ve hiçbir şeyin seyrini bozmadan sırasıyla anlatacağım her şeyi.

Onuncu Bölüm

Her şey, yani mahallenin altın çağı, Güvercinci Abdullah’ın güvercinlerini seyrettiği damdan düşüp aniden, acı çekmeden ölmesiyle bitti. Adamın ani ölüşünden neredeyse bir gün sonra su sayaçlarımızın hesabı sorulur, karakolun içine polisler doluşur olmuştu.
Evet, her şey bir adama bağlıydı. Bir tek adamcık, Güvercinci Abdullah’çık ölünce nasıl olmuşsa, devlet devletliğini hatırlayıvermişti işte.
Aynı zamanda, bir tek adam koskoca mahalleyi devletten kurtarabilmişti. Nasil olmuş da her şey bir tek insana bağlı olabilmişti? Güvercinci Abdullah gibi bir insan daha olsa… Bir insan daha… Bir insan daha… Bir insan… Bir…
Sonra tüm insanlık…
İnsan yığınları hep bir tek adamı beklemişti. Tarih boyunca böyle olmuştu. O adam gidince de yas tutmuşlardı. Bizim mahallede olduğu gibi…
Oysa hiçbir Allah’ın kulu, o hasretle andıkları insanın kendisi olabileceği ihtimalini bile düşünmemişti. Hayal bile kurmamışlardı ki gerçekleştirmeye çalışsınlar…
Oysa ben… Ben bu hayali kurabilmiştim. Hayır, kendim için değil… Bir tek insan için bile değil… İnsanlık için…”
Handan ekrandan gözlerini ayırdı ve okuduklarını düşünmeye başladı. Zihninde bir yer karıncalanıyordu. Bir şeyleri daha önce duymuş gibi geliyordu ona…
Güvercinci Abdullah… Bu isim, hiç yabancı gelmiyordu. Her yerde duyulabilecek bir şey değilken hem de. Hayal meyal hatırlıyordu zaten. Nerede duyduğunu, kimin bu adamdan bahsettiğini falan hiç hatırlamıyordu. Belki de Selim Amca… Belki de annesi… Annesi de o mahallede yaşamıştı sonuçta. Selim Amca’nın söylediği bir şeyi hatırlaması çok daha düşük bir olasılıktı.
Ne de olsa, bu günlük Selim Amca’ya ait olabilirdi. ‘saçma’ dediği ihtimal gerçek olabilirdi! Keşke öyle olsaydı. Öyle olsa, Selim Amca hakkında annesinin bildiklerinden bile fazla şey biliyor olacaktı. Hep yakından tanımak istediği bir adamı, Selim Amca’sını, herkesten fazla tanıyabilecekti. Belki de bu bir saplantıydı onun için. Ne olursa olsun, onun için önemli bir yeri vardı bu adamın. Günlüğü yazan için Güvercinci Abdullah neyse Handan için Selim Amca oydu. Eğer bu günlük Selim Amca’ya ait olursa bu saplantısını da nihayete erdirmiş olacaktı.
Aniden garip bir ses eşliğinde, program ekranında küçük bir mesaj penceresi açıldı. Ses, ölmek üzere olan bir kadının çığlığına çok benziyordu. Bir mesaj uyarısı için oldukça alışılmadık bir tercihti doğrusu…
Mesajda yazanlar daha da tuhaftı: “Kapının önünde bir paket göreceksin. Paketin içinde bir saat, bir şapka ve bir not bulacaksın… Saati bileğine, şapkayı kafana tak, notu oku. Her şey notta yazıyor olacak… Tüm bunları da sana bu günlüğü gönderen adamın garip bir kaprisi olarak düşün ve hoş gör. Bu arada, umut ettiğin şeyi biliyorum. Günlüğün kime ait olduğuyla ilgili umudundan bahsediyorum. Neden olmasın! Sana tüm bunları yapman karşılığında bu cümleyi armağan ediyorum… “Neden olmasın!” Güvercinci Abdullah’ı annen Selim Amca’ndan bahsederken anlatmaz mıydı… Hatırlamıyor musun… Günlüğün bu sayfasında birkaç dakika durakladığından, hatırlamaya çalıştığına eminim; ama benim sayemde şimdi emin olabileceksin… Gerçi nasıl oldu da bu adı ilk duyduğunda hatırlamadın, hatırladıysan bile, neden duraklamayıp okumaya devam ettin, bunu yaparken ne düşündün bilmiyorum. Her neyse… Şapka, Saat ve senin için her şeyi daha açık hale getirecek olan not seni beklemekte şimdi. Paket tam bahçe kapısının önünde, öylece durmakta. Şimdilik hoşça kal o zaman… Paketteki notta buluşana dek…”
Handan hemen paketi almaya, kapının önüne yollandı. Pakette bulunan ipince ve hafif malzemeden yapılmış, sanki göze batmaması için özel olarak tasarlanmış şapka ve saati hemen kuşandı. Notu da kütüphanesinde okumak üzere eşofmanının cebine koydu. Vakit geçirmeden hiç yapmadığı kadar hızlı adımlarla kütüphaneye gidip notun zarfını açtı ve okumaya başladı:
“İşte kısa bir aradan sonra yine ben… Şimdi dediklerimi harfi harfine yapmanı istiyorum senden. Böyle yapman ikimizin de yararına olacak, buna emin olabilirsin. Zaten o kadar zor şeyler istemeyeceğim. Sadece, belki biraz tuhaf gelecek sana. Kulak asma, yalnızca, aşağıda yazacaklarımı olduğu gibi uygula…
Banka hesabına yaklaşık bir buçuk milyon lira yatırdım. Bunun karşılığında da birisini öldüreceksin… Hayal edebildiğin en yaratıcı ve en… fark edilebilir tarzda yapacaksın bunu. Farklı bir ölüm olacak bu, anlıyor musun? Bunu yaparken de; şapkan ve saatini hiçbir suretle çıkarmayacaksın.”
Şimdi düşünme zamanıydı. Bilgisayarının başında, karşısında bulunan ekranda Selim Amca’nın günlüğü, klavyenin yanında gizemli elçinin ona gönderdiği not…
Çok nadiren böyle yapsa da; acil bir şeyi gerçekleştirdikten sonra onun hakkında düşünmeyi tercih ederdi Handan. Elçi, onun neden Güvercinci Abdullah’ın adını görür görmez bu adı nerede duyduğunu sorgulamadığını merak etmişti… Handan duraklamaya gerek olmayacak kısa bir süre bunu zihninde elbette sorgulamıştı; ama o, günlükten ne kadar çok veriye ulaşırsa o kadar çok bilgi edinebileceğini ve o ismi nereden duyduğunu kesin olarak hatırlayabileceğini umduğundan günlüğü okumaya devam etmişti. Peki duraklamadığını nereden biliyordu? Bu saatle şapkanın hikmeti neydi? İşte anlam veremediği tek şey buydu. Tamamdı, birisini öldürebilirdi. Hem de kusursuzca… Tam istenildiği gibi… Peki ama kimi öldürecekti?
O bir seri katil değildi ki, kiralık katildi. Öldüreceği kişiyi asla kendi seçmezdi o. Prensiplerine uymazdı böyle bir şey… Peki ne yapacaktı? Bu adamla nasıl iletişim kuracaktı? Programdaki mesaj penceresi tek yönlü çalışıyordu. Programı hackleyip adama mesaj yollasa… çok uzun sürebilirdi. Üstelik adamın bu işte usta olduğuna kalıbını basardı. O istemese, programını kendisine uydurmasının Handan’ın saatlerine maal olması işten bile değildi. Programda var olan yegane düğmeyi, “Fotoğraf Çek” düğmesini kullanırdı o zaman o da. Yani önce adama söylemek istediklerini bir kağıda yazıp kağıdın fotoğrafını çekerdi. Günlüğün bir sayfasında durakladığını dahi fark edebilen birisi için programın hafızasına yüklenen fotoğrafı görmeme ihtimali düşünülemezdi bile zaten.
Kağıda: “Ben bir kiralık katilim…. Siz söylersiniz, ben öldürürüm. Siz gösterirsiniz, ben öldürürüm…” yazıp fotoğrafını çekti. Kısa ve öz bir mesajdı bu; ama Handan’a göre meramını anlatmak için yeterliydi. Adamın cevabını beklerken günlüğü okumaya devam etmeye karar verdi. Bakalım Selim Amca Güvercinci Abdullah öldükten sonra ne yapacaktı…

On Birinci Bölüm

“…
Bunun üzerine bulduğum tüm sosyoloji ve siyaset içerikli kitapları hatmetmeye başladım. Bunların hepsinde sistemlerden bahsediyordu. Yani tüm ideolojiler sistemi değiştirmek üzerine kuruluydu… Belki de bunun için, hiçbiri beni tatmin etmenin yakınından bile geçmiyordu. Güvercinci Abdullah var olan hiçbir sistemi değiştirmemişti. Kendisine bir sistem de kurmamıştı… Nasıl başarılı olmuştu o zaman? Nasıl? Nasıl…”
Handan bu cümleleri okurken o aynı tüyler ürpertici ses eşliğinde bir mesaj penceresi daha açılmıştı. Bu kez mesajda:
“Sana neden bir buçuk milyon lira yolladığımı düşünüyorsun ki? Bu kereliğine öldüreceğin kişiyi bulmak da senin görevin… Tüm sorumluluk senin üstünde olacak. Bunun nedenini sanıyorum ki sana anlatmama gerek yok…” yazıyordu. “Bunun nedenini bana anlatmana elbette gerek var be adam!” diye homurdandı Handan. Nereden bilecekti o! Bir sürü olasılık vardı. Mesela isteyeceği bir şeyi yapıp yapamayacağını sınamak için… Ya da… ya da… Yok, aklına gelen başka bir olasılık yoktu…
Ne olursa olsun, Handan böyle bir sorumluluğu dünyadaki tüm paraları önüne yığsalar da üzerine alamazdı. Onun işi öldürmekti. Öldüreceği kişiyi seçmek değil, işte o kadar. Daha önce yazdığı kağıdın fotoğrafını tekrar çekerek cevapladı adamı. Sonra da yatağına yollandı. Bu saçmalıklar…evet, saçmalıklar onu fazlasıyla yormuştu. Uyandıktan sonra hesabını kontrol etmeyi aklına not edip yatağına attı kendisini. Vücudu çarşafa değer değmez, uykunun sabırsız kolları onu kavrayıverdi.

On İkinci Bölüm

On iki saatten fazla uyumuştu Handan. Hayatında ilk kere…
İçindeki merakın yönlendirmesine uyup kalkar kalkmaz bilgisayarının önüne gitmek yerine, temel güdülerinden biri olan açlığını önemseyip kendisine hiç yapmadığı kadar mükemmel bir kahvaltı hazırlamaya koyuldu. Merakını büzüştürüp içine gömerek dinlemekte olduğu müziğin salgılattığı huzurla üstünü kapattı ve kahvaltısını huzurla hazırlayıp yedi.. Küçük bir demlik çayı, hiç acele etmeden bitirdiğinde, her şeyle karşılaşmaya hazır, dingin bir insan olup çıkmıştı. İşte şimdi merakını huzurun altından yavaşça çıkarıp katlarını açabilir ve onun tadına rahatça varabilirdi. Huzurla…
Bilgisayarının başına gittiğinde, adamın o meşhur mesaj pencerelerinden birinin onu beklemekte olduğunu gördü.
“Doğrusu, beni hayal kırıklığına uğrattın… Ölümle ilgili her şeye tapan, bunun için ailesini dahi karşısına alan birisi için fazlaca… titizsin. Öldürdüğün birisinin sorumluluğunu kendi üzerine almayacak kadar da korkak… Bir suçluyu da mı öldüremezsin? Çok büyük hatalar yapmış birisini… Bu arada, seni uyarmak isterim ki, kimi öldürmeyi seçeceğin bile benim için önemli bir kıstas olacak. Sana yardımcı olacaksa, seçtiğin kişiyi gerçekten değil de farazi olarak öldüreceğini düşünebilirsin pekala. Yani başlangıç olarak böyle düşünebilirsin. Isınmak için… Hoş, eğer seni biraz tanıyorsam belli bir zamandan sonra ısınmak konusunda zorlanacağını hiç sanmıyorum.”
Hayretler içerisinde kalmıştı Handan. Adamın kibri, kendisine olan gereksiz güveni karşısında… Peki ne yapmalıydı?
“Selim Amca’nın defterinde yazanlarla bu adamın garip sınavının mutlaka bir ilişkisi var,” diye düşündü Handan. “Bu defteri bitirene kadar adamın dediğini yapıp farazi bir şekilde birisini öldürmeyi düşünebilirim. Nasılsa kendi prensiplerim hakkında taviz vereceğime ölmeyi tercih edeceğimi bu adam bilmiyor. Hem böyle yaparsam defteri de bitirmeye fırsatım olur ve belki de adamın benden istediği şey anlam kazanmış olur. Hatta belki de prensiplerimden vazgeçmeye razı olabileceğim kadar geçerli bir nedeni bile vardır adamın… Kim bilebilir ki?”
Bunun üzerine Handan bir kağıda: “Peki nasıl haberdar olmak istersin planlarımdan? Sana belirli zaman aralıklarında ne yaptığıma dair rapor mu göndermemi istersin; yoksa her şeyi en sonunda mı görmek istersin?” yazarak adama aynı yöntemle gönderdi.
Adam hemen cevabını insanı her koşulda irkiltecek olan o çığlık sesi eşliğinde gönderdi:
“Beni tek ilgilendiren sonuçtur Handan. Sana belirli bir süre de vermiyorum. Zamanı istediğince kullanabilirsin. Yalnız… günlüğü en yakın zamanda bitirmeni öneririm. İşte o zaman, beni anlayıp daha istekli bir katılımcı olacaksın. O günlüğü okuduğunda, yaptığım her şey anlam kazanmış olacak… En azından çoğu şey…”
Handan günlüğü zaten merak ediyordu. Adam ne söylerse söylesin, onu zaten en yakın zamanda bitirmeyi düşünüyordu… Her şeyden önce Selim Amca’yla bu adamın arasındaki ilişkiyi çok merak etmekteydi. Omzunda, son zamanlarda ihmal ettiği yarasası olduğu halde, defteri kaldığı yerden okumaya koyuldu:

On Üçüncü Bölüm

“İşte böyle… Bu sorularla boğuştum uzun zaman boyunca… Şimdi de Size, daha fazla uzatmadan yapacağım şeyin tam olarak ne olduğundan bahsedeceğim. Ne de olsa anlatacağım şeyleri uzun uzadıya anlatmamın hiçbirimize bir yararı yok öyle değil mi?
Siyaset ve sosyolojiden sonra, çok daha önce yapmam gerekeni yapıp psikolojiyle ilgili ne bulduysam okudum. İşte sorumun cevabını bulmuştum… Güvercinci Abdullah’ın nasıl başarılı olduğunu değil, benim nasıl başarılı olabileceğimi…
Aslında onun da nasıl başarılı olduğunu bulmuştum da; bunu eskiden olduğu gibi önemsemiyordum artık; çünkü onun yaptığı şeyden daha önemli, temelleri çok çok daha sağlam bir şey inşa etmenin yöntemini bulmuştum.
Tüm insanları değiştirmek… Onların sistemlerini… düşünüş ve davranış sistemlerini değiştirmenin yöntemini bulmuştum ben. Güvercinci Abdullah sadece kendisini değiştirebilmişti; çünkü yalnızca kendisini değiştirmeye mahirdi. Oysa ben diğer insanları, hatta tüm insanları değiştirecektim. Bunu yapacaktım, kararlıydım. Bu kararı verdiğimde henüz on beş yaşındaydım. Liseyi bitirmek üzereydim. İyi bir üniversitenin tıp bölümünü kazanmam gerekiyordu bunu yapmam için… ben de öyle yaptım, kazandım. Çok iyi bir öğrenci olmam gerekiyordu, oldum. Hatta doktorlardan üst düzey bir şeyler öğrenmek, pratik kazanmak ve kendi projem için bazı deneyler yapmak için gözlerine girmem gerekiyordu, girdim. Tüm bunlar için ne gerekiyorsa yaptım. Başka ülkelerin kaynaklarından öğrenmem gereken şeyler olduğundan, hatta genelde öğrenmek istediğim şeylere dair kaynakların tümü başka ülkelerde bulunduğundan onların dillerini öğrenmem gerekiyordu, zor olmasına rağmen yaptım. Oraların kaynaklarına rahat ulaşmak amacıyla oradaki akademisyenlerle ve doktorlarla ahbaplık bile ettim.
Bu umrumda bile değildi; ama bölümümden birincilikle mezun olmuş, bir psikiyatrist olarak kariyerime başlamıştım. Aslında eğitimime psikiyatri dalında devam ediyor, diğer taraftan da staj yapıyordum. Tabii tüm bunları yaparken asıl amacımla ilgili araştırmaları takip ediyor, bu konuda yapabildiğim kadar deneyler yapmaktan geri durmuyordum. Bu deneyler için yasa dışı olarak bazı insanlarla anlaşmıştım. Maaşım onlara verecek paraya yetiyordu nasılsa. Onların da bu paraya oldukça ihtiyaç duyduklarını düşünecek olursanız, o kadar da kötü bir şey yaptığım söylenemezdi. Zaten herhangi bir zarar da görmüyorlardı. Şimdilik… Ama zaten bu işin risklerini onlara her defasında anlattığımdan herhangi bir şekilde vicdan azabı duyduğum söylenemezdi.
Yapmak istediğim şeyler belliydi… İnsan beynini değiştirmek… Ama nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tek bildiğim, bunu yapmamın mümkün olduğuydu. Beynin gizemlerini çözecek kudrete sahip olabilirdim ben; çünkü bunu yapabilecek şekilde motive olmuştum. Her şeyden önce önümde Güvercinci Abdullah gibi bir örnek vardı ve ben onu, kahramanımı geçmek için adeta deliriyordum!
O yıllar boyunca, gerçek anlamda sadece bir tane arkadaşım vardı. Komşum… Bir türlü vazgeçemediğim tek insandı Yasemin. Beni hayata, insanların o devamlı devinen dünyasına bağlayan tek dostum. Bizim çocukluğumuzda bir erkekle bir kızın sadece dost olabileceği akla mantığa sığabilecek bir şey değildi insanların gözünde. Tüm bunlara rağmen biz başarmış, aramızdan su sızmayan iki dost olmuştuk.”
Handan bir an durdu. Adeta soluğu kesilmişti. Defterde bahsedilen “Yasemin” onun annesinden başkası değildi…
Öyleyse elçi gerçeği söylüyordu. Gerçi yalan söyleyerek hiçbir şey elde edemezdi; ama her nedense o adam Handan’a güvenilir birisiymiş gibi gelmemişti. Bu izlenimi bilerek uyandırdığını bilmesine rağmen böyle düşünmekten kendisini alamamıştı. Handan elçiye son derece kızıyordu. Kelimenin tam anlamıyla muzır bir adamdı çünkü. Bile isteye, yani Handan’ın farkında olduğunu bilerek onun üzerinde küçük psikolojik oyunlar oynuyordu. Üstelik Handan’ın bu oyunların farkında olması hiçbir şey ifade etmiyordu; çünkü Handan onlardan etkileniyordu. Yani Handan bu oyunlara geliyordu. Evet, başka bir insana vereceği zararı vermiyordu bu tür psikolojik tuzakçıklar. Aslında hiçbir zarar vermiyordu… Handan’ı kızdıran şey, adamın bu tuzakçıkları kuracak kadar onu küçümsemesiydi.
Sözün kısası; elçi, zaten doğası ve mesleği gereği paranoyak birisi olan Handan’ı iyice paranoyak birisi haline getirmek için elinden geleni yapıyordu ve bunda da oldukça başarılı oluyordu. Yine de Handan bu günlüğü okumadan elçi hakkında net bir fikre sahip olamayacağının bilincindeydi. Daha bu adamın kim olduğunu bile bilmiyordu çünkü. Adını bile bilmiyordu. Onun deyimiyle, kendisi görevini yapmakta olan bir elçiydi işte.
“Her neyse,” diye düşündü Handan. “Kim bilir, belki bu defteri bitirdiğimde annem hakkında bile bilmediğim bir sürü şeyin olduğunu öğrenirim. Hem bu defterin bana gelmesi bile bunu düşündürüyor insana. Neden annem Selim Amca hakkında çocukluk anılarından başka anılar anlatmıyordu mesela? Ya da neden onun ölüm sebebinden hiç bahsetmiyor, ben sorunca lafı geçiştiriyordu?”
Hepsinden önemlisi, neden annesi bu adamdan bu kadar çok bahsediyordu? Yani, herkes arkadaşıyla yaşadıklarını yad etmek ister; ama annesinin yad etme tarzına oldukça büyük dozda bir nevi hayıflanma da karışıyordu Handan’a göre.
Bunun nedenini defteri bitirdikten sonra tam anlamıyla bilecekti. Şimdi tek yapması gereken okumaya devam etmekti.

On Dördüncü Bölüm

“Yasemin’le dostluğumuz üniversitede de devam etmişti. Hem de hiç gerilemeden… Hep ilerleyerek… Üniversitede sınıf arkadaşıydık onunla. İkimiz de aynı bölüme girmiştik. Farklı nedenlerle evet; ama aynı bölümde dirsek çürütmeyi tercih etmiştik ikimiz de.”
İşte Handan şimdi gerçekten afallamıştı. Annesinin tıp okuduğunu bilmiyordu çünkü. Garipti… Çok çok garipti…
Onun bildiği kadarıyla annesi hemşirelik okumuştu. Hatta diploması bile vardı. Acaba okulu yarıda bırakıp hemşirelik okumaya mı karar vermişti? Peki Handan bu durumu nasıl olur da bilmezdi! Annesi ona kendisinin de bir zamanlar tıpkı Handan gibi tıp okumuş olduğundan neden hiç bahsetmemişti?
Oysa kendisi bir kiralık katil olduğunu dahi onlardan saklamamıştı. Kim bilir daha neler vardı kendisinin bilmediği! Bu kadar küçük bir şeyi bile sakladığına göre… Hem neden saklamış olabilirdi böyle bir şeyi? Kimden… Sadece kendisinin bilmemesini istemediğinden saklamazdı. Böyle bir şeye bunun için gerek yoktu. Aslında tıp okumuş olduğunu başka birilerinden saklamak istiyor olmalıydı annesi. Beynini patlatsa dahi bunun nedenini anlayamayacağı belliydi. O zaman defteri okumaya devam etmekten başka yapacak bir şey yoktu. Selim Amca daha neler anlatacaktı bakalım…
“Okulu bitirdikten sonra bölümlerimiz değişmişti yalnızca. O beyin cerrahı olmak istemişti. Aslında bağımsız olarak; yani kendisi istediği için bu dalı seçmişti; ama benim işime destek olması için biçilmiş kaftandı beyin cerrahi.
Yapmayı hedeflediğim şeyi en başından bilen tek kişiydi Yasemin. Sonra da bilgi edinmek için arkadaş olduğum bir genetik mühendisliği öğrencisi öğrendi hedefimi. Sebebi de Yasemin’le onun birbirlerine aşık olmasıydı. Yani bu arkadaşlığa kendisi de organik bir bağla bağlanacağına göre ve tabii ki bu konuda oldukça yararlı olacağını da göz önüne getirince ona durumdan bahsetmeyi uygun bulmuştum. 
Böylece ekibimiz tamamlanmıştı.
Aslında bu bir günlük olacaktı; ama her şeyi başından anlatmazsam bu günlüğün hiçbir anlamı olmayacağından, yarı anı defteri yarı günlük, garip bir şey olma yolunda ilerleyecekmişe benziyor bu defter. Günlük kısmına geçmeden önce şu an itibariyle tasarladığım şeyin ne olduğunu açıklayayım:
İnsan beyninin nasıl işlediği hakkında kesin, yani net bir fikrimiz yok, bunu biliyoruz. Yani beynin, milimi milimine her bölgesini bildiğimizi iddia etsek, üstelik beynimizin yüzde onunu dahi kullanabildiğimizi söylesek, bilim insanları tarafından alaya alınmaktan başka bir tepkiyle karşılaşmayacağımız konusunda sizi temin edebilirim. Bu işi yaparken ben de beynin yapısını milimi milimine bilerek ya da bildiğimi iddia ederek… yahut da öğrenmeye çalışmayı düşünerek bir şeyler yapmayacağım. Heyhat… Böyle bir şeyi, yani beynin milimi milime her bölgesi hakkında bilgi sahibi olmayı ne kadar çok istesem de; bunu yapamayacağımın, böyle bir şeye ne ömrümün ne de potansiyelimin yetebileceğinin idrakındayım. Henüz o kadar delirmedim ben… Evet, elinde iyi bir ekip var ve bunun için içimdeki motivasyon kaynağı neredeyse sınırsız… Yine de ben, bildiğim kadarıyla vücudu etkileyerek hedefime ulaşabileceğimi düşünüyorum. En azından bunu bir kere denemeden ölmek istemiyorum…
Sözün kısası, toplumu değiştiren ya da değiştireceğini sanan ideolojilerin aksine ben, insanı değiştirmeye çalışıyorum. Daha etraflıca düşünmelerini, bir şeyi değerlendirirken otomatik olarak değil de; her defasında aynı şeyi bile olsa yeniden düşünerek değerlendirmelerini sağlamayı, yani beynin her hücresine bilinç aşılamayı hedefliyorum.
Size şöyle açıklayayım: Bir tarayıcı düşünün… Hani şu bir sayfanın yavaş yavaş resmini çekip dijital halde bilgisayarda depolayan makinelerden söz ediyorum. O tür makinelerde bir ışık vardır. Tarayıcının başından sonuna gider ve makinenin üzerindeki şeyi yavaş yavaş tarar…
Oysa bir tarayıcıda gelip giden bir ışık değil de; tarayıcının her milimetresinde, kendi alanından sorumlu onlarca ışıkçık olsa ve her ışık kendi görevini yapsa, tarayıcı bir saniyede işini bitirmez miydi? Böylece tarayıcı baştan sona giderken tarayıcı tarafından net görünmeyen ya da taranan şeyin kayması durumunda, tarayıcının performansının çok daha düşük olduğunu düşünürseniz, her milimde kendi görevini yapan ışıkların bulunduğu bir tarayıcının bu tür problemlerle çok daha az karşılaşacağını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz.
İşte bunu, yani tarayıcıyı beynimiz varsayarsak, Beynimizdeki düşüncelerimizi, daha doğrusu düşünme sürecimizi de tarayıcımızı baştan sona dolaşan o ışık olarak tasavvur edelim…
Bu ışık hem bir uçtan diğer uca gitmek için enerji harcıyor hem de gittiği yeri düzgün görüntüleyebilmek için öyle değil mi? Bununla beynimiz arasında bir paralellik kurarsak, düşünme sürecimizin, yani düşünürken kullandığımız yöntemimizin de aslında gereksiz enerji harcamak üzerine kurulmuş olduğunu görürüz. Bir de tarayıcıda taranan şeyin devamlı değiştiğini de düşünecek olursanız… Yani anlık olarak henüz o şey hakkında düşünmekteyken koşulların değiştiğini gözünüzün önüne getirsenize, daha tarayıcı/düşünme süreci hala ortalarda bir yerdeyken en baştaki şey değişmiştir. Dolayısıyla taramakta/düşünmekte olduğunuz şey de değişir… Biraz karışık anlattım galiba… Adam sen de! Kimin umrunda ki!
Yapmak istediğim şeyi Yasemin ve diğerleri oldukça iyi anlayıp beni bu konuda yalnız bırakmamakla kalmayıp amacımı paylaşıyorlardı. Önemli olan da buydu.
İşte şimdi her şeyi açıkladığıma göre şimdiye dönebilirim. Yani şimdi, bu defter amacına uygun bir şekilde, bir günlük olarak değerlendirilebilir. Tek farkla ki, ben diğer günlük yazarları gibi başlayan her yeni günde tarihi yazmayı bir türlü benimseyemiyorum. Daha önce birkaç günlük girişimim olmuştu; ama becerememiştim. Oldum olası tarihlerle aram iyi değildir zaten… Zamanı dilimlere ayırmayı sevmem çünkü. Zamanın resmi tarihinden çok beni etkileyen anların kayıtlarını tutmayı severim. Eğer bir şekilde zamanı etiketlemem gerekecek olursa “Yasemin’in bana ip atlamasını öğrettiği zaman” ya da: “Beynin sağ lobundaki bir bölgenin neyi komuta ettiğini öğrendiğim an” diye etiketlerdim. Bu da benim için yeterli olurdu.
Peki o zaman… Buraya yazacağım son bir şeyden sonra, bu defteri günlük olarak kullanmaya hazırım: Aslında bu yazacağım şey bir nevi hatırlatma… Evet… Şu aralar bir virüs geliştirdik… Beyinde, daha önce bahsettiğim değişiklikleri yapacağını umduğumuz bir virüs. İnsana göre şekillenip en yüksek performansı sağlayabilecek kadar iddialı bir virüs…
Bu işte en az görev bana düşüyormuş gibi görünüyordu; ama onları koordine edip planı yapan kişi bizzat bendim. Dahası ben diğer ikisinin alanına ilişkin birçok şey bilirken onlar sadece kendi alanlarına vakıftılar.

On Beşinci Bölüm

İşte başlıyoruz… Yeni güne başlarken tarihi atmak yerine sadece “yeni bir gün” gibi tabirler kullanmayı planlıyorum…
Defterin günlük kısmının ilk günü:
Bugün yaptığımız virüsü, en zeki primatlar olan Şempanze ve orangutanlarda denemeye karar verdik ve bunun için ortam hazırlamak üzere kolları sıvadık… Bir yandan da asıl görevlerimizi yapmayı ihmal etmeden tabii…
Yasemin çok aydınlatıcı bir ameliyata girdiğini söyledi, nasıl bir şey olduğunu henüz bilmiyorum. Bunun gibi konumuzla hiç alakası olmayan şeyleri de yazacağım günlüğüme. Bu tür küçük ayrıntılar olmasa boşluklar dolmaz ki. Onlar dolmayınca da hayatımızda çıkan en ufak ses onun duvarlarına çarparak yankılanır… yankılanır… ve bu yankılanan ses sonsuzluğa kadar uzar… Kabus gibi, öyle değil mi!

İşte başarıyla başladığımız bir gün daha. Bugün beşer adet şempanze ve orangutan getirttik. Dedemden kalan arazide küçük bir baraka var… İşte oraya yerleştirdik onları. Zaten tüm işlerimizi burada yapıyoruz. Bu konuda çok şanslıyız; çünkü arazi tamamen kendi başına bir yer. Her yerden uzak…
Yasemin’in sevgilisi ve genetik mühendisi olan Alper hayvanlara bakmak için buraya taşındı. Kira da vermeyecek böylece. Yasemin ailesiyle yaşıyor henüz.

Yeni bir gün daha…
Bu orangutanlar kesinlikle çok zeki hayvanlar. Ne yalan söyleyeyim, insanlar üzerinde deney yapmak çok daha acısızdı benim için. Kendimi o kadar suçlu hissediyorum ki! Yasemin’le bunun için tartıştık zaten. Kaç yıllık doktor, hala bir türlü alışamadı denek hayvanlarına. Hoş, ben de alışabildiğimi söyleyemem ya… Bin yıl geçse de alışamayacağım bu işe; ama yapmak zorundayım işte! O kadar çabaladım bu iş için… Alper de pek hoşnut değil… ama o farklı şekilde gösteriyor. Zavallı hayvanlara öyle iyi davranıyor ki… Neredeyse kuş sütü eksik sofralarında. Saatlerce oynuyor onlarla…
Bence aramızdaki en olgun insan Alper. Doğuştan efendi bu adam yahu! İyi ki Yasemin bu adamı seçmiş. Başkası olsa, Frankeinstein’ı yaratan profesör var ya Victor Frankenstein… İşte o olsa kabul etmezdim vallahi… Her neyse… Ben şu yavru orangutanla oynamaya gidiyorum. Gerçekten de olağanüstü bir yaratık! Onun üzerinde deney yapma fikri bile…

İşte harika bir gün daha.
Yavru orangutanı korumam altına aldım. Diğerlerine ayıp olacak; ama kendime engel olamadım işte. Artık benim odamda kalacak. Ona bir isim de koydum: İnsan. Evet… Yavrunun ismi İnsan. Alper ismi duyunca sadece gülümsedi. Yasemin herhangi bir tepki vermedi. Gerek yoktu; çünkü ne düşündüğünü tastamam biliyorum. O da benim bildiğimi biliyor elbette. Kelimesi kelimesine şöyle düşünmüştü: “İşte artık tek takıntısı ete kemiğe büründü ve şimdi de bu adam onu besleyip onunla ilgilenecek…” Hatta biraz ileri gidip gözleriyle söyleyemediği düşüncesini bile tahmin edebiliyorum. Yasemin, benim bu yavruyu sevdiğimi düşünmüyor. Aralarındaki en insancıl olanı alıp ismini İnsan koyarak onu bir nevi takıntımın simgesiymişçesine totemleştirdiğimi düşünüyor. Belki de haklı. “Belki” diyorum; çünkü İnsan’a olan sevgimi yadsıyacak değilim. Cidden seviyorum onu. Tüyleri, tuhaf sesiyle… Hatta durmadan kaka yapmasını bile seviyorum.

Bir gün sonra, işte yine kalem elimde… Bu defa bir dönüm noktasından bahsedeceğim! Hiç unutmayacağım bir şeyden… Evet… Bugün büyük gün! Bugün tarihe yazılacak olan, bize ayrılan altın sayfaya altın harflerin ilk altın çizgisini çizdiğimiz gün…
Hasılı, bugün ilk virüs protatifimizi bir şempanzede denedik. Pek umudum yok; ama… Hiçbir muhteşem buluş ilk denemede yapılmamıştır çünkü. En azından benim bildiğim kadarıyla…
Birkaç gün bekleyeceğiz bakalım. Bu arada İnsan büyüyor… Çok çabuk hem de! Bu inanılmaz bir şey… Bir çocuk yapmalıyım… Ya da ne gerek var ki… İnsan var işte ya…

On Altıncı Bölüm

Vay be! İlginç bir gün daha!
Bu şempanze o kadar çok yiyor ki, inanılmaz. Özellikle karbonhidrat veriyoruz ki beynini beslesin… Tamam, bu zaten öngörülebilir bir şeydi; ama bu hayvanın hiçbir şey yaptığı yok ki! Garip bir şekilde tutuk davranıyor. Tüylerini karıştırırken bile… Hareketleri çok sakar. Anlam veremiyorum.
Yasemin’in bir fikri var: Beyindeki, hatta omurilikteki tüm sinir hücrelerinde düşünce, yani bilinç oluştuğundan bilinçdışı yaptığı bir sürü hareketi bilinçle yapmaya hiç alışık olmadığından neredeyse hiçbir hareket yapamıyor bu zavallı hayvan. Tuvaletini bile yapamıyor.
Alper müdahale etmemiz gerektiğini söylerken Yasemin biraz beklememizi öneriyor. Belki de şempanzenin içindeki bilinç gelişebilir. Ben de Yasemin’le aynı fikirdeyim.

Garip bir gün daha… Durum hala aynı… Çok az şey yapabiliyor hala. Yemek yiyor; ama yemeği ona ellerimizle yedirmemiz gerekiyor. Çoğu zaman boğazında kalıyor. Soluksuz kaldığından suni teneffüs yapmak zorunda kaldığımız bile oldu. Sindirimi nasıl yapıyor bilmiyorum; ama galiba beyninin önceliği beslenmek olduğu için yemek ve sindirmek konusunda pek sorun olmuyor anladığım kadarıyla. Beyin, yani bilinç vücuttan bağımsızlaşmaya başladı galiba. Bu gerçekten çok ilginç bir durum.
Artık dışkılamaya başladı. Yavaş yavaş olacak galiba her şey. Alper hepimizden fazla düşüyor bu maymunun üzerine. Kendisini hala suçlu hissediyor olmalı.

Galiba bu virüs çok yavaş ve rastgele bir biçimde çoğalıyor. Nasıl çoğalıp vücudun hangi bölgelerine yerleşeceği hakkında en ufak bir fikrimiz yok… Yemek yemeyi kesti hayvan. Serumla besliyoruz. Soluk alması da düzensizleşti. Oksijen maskesine mi bağlasak? Kalbinin atışları da sekteye uğramaya başladı. Öldü ölecek!

İlk şempanzemizi kaybettik! Üzülmemem gerektiğini biliyorum; ama elimde değil işte! Hayvancağızın neden öldüğünü anlamak için beyin dalgalarını gösteren tüm kayıtları incelemeye almamız gerekiyor. Virüsün nasıl vücuda uyum sağladığını anlayabiliriz belki. Bunun ne işe yarayacağını, bunu anlamanın bize nasıl yardımcı olacağını tam olarak kestiremiyorum; ama böyle böyle ilerlemek zorundayız işte. Ölen hayvanların sadece ilki olacak bu şempanze.!
Bu arada… İnsan git gide büyüyor. Çok zeki bu çocuk! İnanamayacağınız kadar!

Virüs o kadar rastgele ilerliyor ki… ilerleyişindeki örüntüyü bile fark edemiyoruz. Neye göre ilerlediğini bir türlü anlayamıyoruz yani. Ölen maymunun kaydedilmiş hiçbir test sonucu ya da beyin dalgalarını kaydettiğimiz hiçbir grafik, bunu anlamakta yardımcı olmadı. Ne yapacağımızı, nasıl ilerleyeceğimizi bilmiyoruz. Acaba ölen maymunun kanındaki, uyum sağlamak için başkalaşmış virüsü başka bir şempanzeye bulaştırsak?

Aslında yapacağımız tek şey buymuş gibi görünüyordu zaten. Başkalaşmış virüsü yeni bir şempanzenin kanına zerk etmekten başka ne yapabilirdik ki? Tabii ki biraz seyrelttikten sonra. Öyle de yaptık… Canım o kadar sıkkın ki, en ufak bir şeyi yepyeni bir fikir gibi algılamak istiyorum günbegün düşmekte olan motivasyonumu yükseltmek için.
Bu şempanze önce hiçbir şey olmamış, virüs hiç zerk edilmemiş gibi hayatına devam etti. Akşama doğru davranışlarında fark edilebilir bir yavaşlama gözledik. Mesela çok yavaş hareket ediyordu. Yemeği de ağır çekimdeymiş gibi yiyordu.
Bu arada daha önceki şempanzenin yumurta hücrelerinden birisini dondurmuştuk. Bunun da ölmeden spermini alıp bir zigot üretmeliydik. Bir şekilde bu virüse maruz bırakılmış bir zigot olacaktı bu zigot. Virüse uyum sağlama ihtimali diğer maymunlardan çok daha fazla olacaktı doğal olarak. Belki de bunlara hiç gerek olmayacaktı. İkinci şempazede başarıya ulaşmış olacaktık. Peh… Bu ihtimalin gerçek olacağına bir an bile inanmıyorum. Motivasyonumun neden düştüğünü bilmiyorum; ama garip bir şekilde, içten içe başarılı olamayacağımıza inanıyorum. Ne oldu bana bilmiyorum… Daha birkaç gün önce çok mutlu bir adamken bir şempanzenin, ilk şempanzemizin ölmesi beni neden bu kadar etkiledi anlamıyorum. Ne bekliyordum ki? Bu virüsü inşa ederken yıllarımızı harcamışken ilk denemede her şeyin hallolacağını mı?
Acaba sperm örneğini şempanzeden ne zaman alsak? Virüsün tüm vücuda yayılıp yayılmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Her şey bununla da bitmiyor tabii. Virüsün değişiminin ne zaman en makul hale geleceğini bilmemiz imkansız. Öyle ya, bir an sonra şempanze ölüverir ve sperm örneği alınamaz. Onun için her fırsatta almak en mantıklı çözümmüş gibi görünüyor. Sabah-akşam hayvanın başından ayrılmıyoruz. Tıpkı ilkinde olduğu gibi… Gerçi bu kez sanki bir kat fazla ilgi gösteriyoruz. Ya da bana öyle geliyor.
Öyle ki, benim bu deftere yazmam çok büyük bir lüks. Bir de İnsan’ın ihtiyaçlarıyla ilgilenmek…
Eh neyse, gidip İnsan’ı kolaçan edeyim şimdi de. Sonra ikinci şempanzenin yanında nöbet tutma sırası bana gelecek.
Uykum var! Aslında hepimizin uykusu daima var… Bu şempanzelere virüs enjekte ettiğimizden beri doğru düzgün uyuyamadık hiçbirimiz. Bunun dışında işlerimiz de var üstelik. Benim dışarda işim yok; ama Yasemin’le Alper bir de arazi dışına çıkıp işlerine gitmek zorundalar. Gerçi ikisi de istifa etmeyi düşündüğünü söyledi.
Nasılsa yeterli birikimimiz var. Dedemden kalma biraz parayı yatırım hileleriyle sekiz katına çıkarmayı başarabildim. Riskli bir hareketti; ama ne yapayım, paraya ihtiyacımız vardı. Para hala bankada faizde…
Bakın, yazdıkça yazıyorum. Benim bir an önce gitmem gerek…

On Yedinci Bölüm

Evvet… Vatana millete hayırlı olsun diyelim! İkinci şempanze de sindirim yapamadığından öldü. Nefes alması bile çok zor oluyordu. Yine de spermi kurtarmayı başardık. Şimdi de muazzam paralar harcayarak aldığımız yapay döllenme ve sonrası, hamileliği sağlayan bir makineyi kullanmanın zamanı geldi. Nedense bu zigota dair müspet düşüncelerim var. Bu kez olacak sanki.
İnsan gayet iyi bu arada. Yasemin’i çok seviyor kerata. Alper’e biraz mesafeli davranıyor; ama. Herhalde kıskanıyor kızı. Çok komik bir durum. En çok beni seviyor. Hani bir tabir vardır: “hem annesi hem babası oldum,” diye. İşte ben tam da o tabire göre davranıyorum ona. O da beni hem annesi hem de babası yerine koyuyor Bazen oyunlar oynuyoruz onunla,, bazen de kucağıma sokuluyor. Saçlarımı karıştırıyor. Ben de onun tüylerini tarıyorum. Yasemin’i dişi maymun olarak görüyor. Alper’i de rakibi… Maymunlar işte… Tıpkı insanlar gibi…
Neyse, Alper çağırıyor. Malum makinede bir sorun oluşmuş. Bakmam gerek…

Her şey çok iyi gidiyor. Zigot büyüyor, İnsan da… Alper ve Yasemin tüm işlerini arkadaşlarına devrediyorlar yavaş yavaş. Sonra da tüm mesailerini bu yeni doğacak maymuna harcayacaklar. Öyle sanıyorum ki, her şey çok güzel olacak. Bu arada İnsan’a olan muhabbetim her geçen gün büyüyor. Acaba virüsten çok küçük bir miktar zerk etsem mi diye düşünüyorum. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü İnsan büyüyecek ve zekası aynı kalacak. Belki de artık yani büyüyünce eskisi kadar yakınlık olmayacak aramızda. Onun yetersiz zekası araya girecek. Oysa virüs sayesinde zekası artarsa, yani bilinci, o zaman benim kendisine anlattıklarımı anlayacak. Anlayış sevgiye neden olacak. Biraz daha eşit olacağız. Onu koruma güdüm yetersiz kaldığında onunla bir şeyleri tartışabileceğimiz anlar olacak ve birbirimize ihtiyacımız olacak. Yani her şey tek taraflı olmayacak. Hem biriyle evlenmek zorunda kalmadan gurur duyabileceğim bir çocuğum olmuş olacak.
Belki zigot bana bu imkanı vermiş olacak. Yani zigottan alacağım virüsü İnsan’ın kanına zerk edersem… Zigot yaşar ve sağlıklı olursa tabii… Her şeyden önce onun büyümesi gerekiyor. Bir cenin olup tüm evreleri tamamlayıp suni de olsa rahimden çıkacak olgunluğa gelmesi gerekiyor. Bunun için de boş lafa değil bakıma ihtiyacı var. Yani daha fazla yazmaktansa daha dikkatli ve ilgili bir adam olarak başında dursam her şey daha güzel olacak. Velhasıl, benim burada değil de orada olmam gerekiyor. Öyleyse, ben de oraya giderim.

Eh, yazacak bir şey olmadığı için gebelik boyunca sustum. Bu sabah sonunda yavru doğdu. Müthiş! Gerçekten harika. Doğar doğmaz görebildik değişimi. Evet, Harikaydı. Hiç zorlanmadı. Gözleri açık ve parlaktı. Neredeyse zeka doluydu! Bilinç doluydu…
Bu kadar çabuk mu? Her şey bu kadar çabuk mu oldu? Bu kadar çabuk mu olgunlaştırabildik virüsü?
Yok yok, şimdiden zafer sarhoşluğuna kapılmamalıyım. Henüz o bir bebek. Büyüyene, hatta ergenlik dönemini geçirene kadar gevşememeliyim. Başardığımıza kanaat getirmeden önce her şeyin doğru işlediğine emin olmalıyım. Ne olursa olsun kendimi sevinmekten alamıyorum işte. Ne olursa olsun, nasıl sonuçlanacak olursa olsun harika bir başlangıç bu ve zaten başlı başına muhteşem. Neyse, Bir an bile gözlerimizi üzerinden ayırmamamız gerekiyor. Gerçi Alper’le birlikteyiz; ama yine de bu sayfalarla ilgilendiğim bir anda dahi birçok şey olabilir. Yine de; önemli olan her ayrıntıyı burada yazacağım.
Şimdi onu doyuruyoruz; Sindiriminde bir sorun yok. Daha bir şey içirmedik; ama bir anne şempanze bulup emzirmemiz şart. Yasemin o işi halleder. Bakalım o zaman kaslarını nasıl kullanacak? Dikkatini çekeceğini düşündüğümüz küçük oyuncaklar, renkli ışıklar asılı beşiğinde. Gerçi bir beşikten çok hastane yatağı desek daha adil olur. İşte bu ışıklar ve oyuncaklarla epeyce ilgileniyora benziyor. Bu ilginin tesadüfi olmadığına hemen hemen eminiz. Şimdi uyuyor. Bakalım sabah nasıl kalkacak? Yasemin anne bir şempanze temin etmek için araziden ayrıldı. En yakın zamanda geleceğini söyledi. Onu bekliyoruz. Alper huzursuz. Ne de olsa nişanlısı… Çok seviyorlar birbirlerini. Gerçekten seviyorlar ve bu beni özellikle mutlu ediyor. Yasemin’in mutlu olmasını benden fazla bir tek kendisi isteyebilir herhalde. Alper bile onu benim sevdiğimden daha nitelikli sevemez sanırım. Yani, ne bileyim, o kadar yıl mı; yoksa birkaç ay mı? Belki bir yıldır, tam bilmiyorum ne zamandır tanıştıklarını.
Onu kıskanıyor muyum? Bu sayfaları okuyan biri olursa kesin bunu sorar. Kıskanıyormuşum gibi gelmiştir muhtemelen. Ama hayır. Yasemin’i kıskanmıyorum. Hatta “keşke benim de aşık olduğum biri olsaydı,” bile demiyorum. Neden? Çünkü buna vaktim, enerjim ve isteğim yok. Şu aseksüel insanlardan birisi olmalıyım. Neden böyleyim, onu da bilmiyorum. Bu da hakkımda merak ettiğim şeylerden birisi işte. Neyse. Şempanze uyuyor, ben de biraz kestirsem iyi olur. Dikkatim çok dağınık; çünkü çok uykusuzum bu aralar.

Evet, Yasemin buldu ve getirdi anneyi. Bizimki hemen emmeye başladı. Bana kalırsa bilinç ve içgüdü birleşiyor ve gerçekten harikulade bir şeyler oluyor. Bu arada Yasemin de Alper de işlerini tamamen bırakıp kendilerini buradaki işlere adayacaklar. Bu gerçekten harika. En yakın zamanda evlenmeyi de düşünüyorlar. Küçük bir bebek istiyorlar. Bir kız. İkisi de öyle istiyor. Aslında onlara alsa giderler bir nikah dairesine, on dakikada evlenip gelirler; ama zaten ailelerinden bu iş yüzünden uzaklaşmak zorundalar, en azından evlilikleri esnasında onlarla birlikte olmaya mecburlar. Hem insan ailesini özlemez mi! Allah bilir bir daha ne zaman görüşecekler? Onlara birlikte iş bulduklarını ve çalıştıkları kurumun onlara tahsis ettiği lojmanlarda kalacağını söylediler.
Ben düğünlerine gidemeyeceğim herhalde. Nasıl gidebilirim ki? Yavrunun bakıma ihtiyacı var. Durumumu bildiklerinden herhangi bir sıkıntı yok; ama yine de en yakın arkadaşımın, kardeşimin düğününe gidememek, bu tür şeyleri zerre kadar umursamayan birisi için bile oldukça can sıkıcı. Tuhaf; ama sanki Yasemin’e ihanet ediyormuşum gibi geliyor. Onun hayatının dışında kalıyorum sanki. Neyse, hazırlıklarına yardım edeyim en azından. Tüm nöbetleri aldım hemen hemen. Yavrunun yanından bir an bile ayrılmıyorum.

Sonunda düğün bitti ve artık kesin olarak kendilerini bu işe adayan bir çift oldular.
Yavru çok gelişti. Maymunlar için tasarlanmış küçük oyunları oynayabilir hale geldi. Hem de rekor derecesinde erken bir vakitte…

On Sekizinci Bölüm

Birkaç ay içinde hem de, inanabiliyor musunuz! Belki de birkaç güne, insanların uğraştığı zeka oyunlarıyla zorlayabiliriz onu. Her defasında daha hızlı öğreniyor. Ergenliğe girdi bile; ama bir adı bile yok. Şimdiden bir isim koymak istemedik. Ölürse, onu daha kolay unutalım diye belki. Of, bu ihtimalin değil yazıya dökülmesi, böyle bir ihtimali düşünmek bile tadımı kaçırmaya yetti. Neyse, ben bir yavruya bakayım nasılmış.

Keşke bu sefil yaratık ölseydi! Allah cezasını versin onun! Kahretsin! Biricik yavrumu, İnsan’ı boğazlamış geceleyin. Nasıl yapmış anlamadım. Galiba bir telle. O kadar güçlü değil çünkü. Onu kafese kapamalıyız! Yüzüne bile bakmaya dayanamıyorum! O kadar çok sevmiştim ki İnsan’ı, bir çocuğum olsa…
Düne kadar ölme ihtimalini bile duymaya tahammül edemezken şimdi ölmesini istemek ne kadar tuhaf. Zaten eğer bu deney için yıllarımı vermeseydim! Vermeseydim… Gerçekten öldürebilir miydim bu hayvanı?
Bilmiyorum. Kafam o kadar karışık ki, kafamdaki kırk tilkinin kırkının da kuyrukları birbirlerine öyle bir dolanmış ki, içlerinden biri bile kendisininkini tanıyamaz! Neyse, ben uyumaya gidiyorum…

Yastayım… Her şeyi onlara bıraktım… Hiçbir şey yapmak içimden gelmiyor!

Maymun o kadar gelişmiş ki birkaç hafta içinde; konuşulanları anlamaya, okuyup yazmaya, anlaşılmaz da olsa konuşmaya bile başlamış. Olağan üstü bir gelişme bu! Ne yaptık biz? Sevilen bir şeyi öldürme güdüsü olan bir canlı yaratmak nasıl iyi bir fikir olabilir ki? Evet, orada bir sürü maymun olmasına rağmen İnsan’ı öldürmesi kıskançlığa delalet değil de ne! Ahlaki değerleri olmayan, zeki bir hayvanın yaratılmasına neden olduğuma inanamıyorum!
Yasemin, bu maymunun benimle görüşmek istediğimi söyledi. Benimle, neden benimle? Bunu ona sorduğumda da sadece benimle konuşmak istediğini söyledi. Onlara başka bir şey söylememiş. Onunla görüşeceğim. Görüşeceğim görüşmesine de; tiksintimi, üzüntümü ve kızgınlığımı nasıl dizginleyeceğim, nasıl tarafsız bir şekilde onu dinleyeceğim hakkında en ufak bir fikrim yok. Şimdi gidiyorum. Uzun zamandan sonra ilk defa odamdan çıkıyorum. Çok halsizim. Suçluluk duygusu bazen insanı ölüm orucuna sürükleyebiliyor işte…

On Dokuzuncu Bölüm

Konuşmak mı? Zeka oyunlarından ne zaman konuşma aşamasına geldi bu hayvan? Ben neler kaçırdım? Neden bu orangutanın ölümünü bu kadar kafama taktım? Neden bu kadar önemliydi benim için? Savunmasızlığı mı kanıma dokunmuştu? Neden bu şempanzeye bu kadar kızgınım?
Oysa onun adı ‘İnsan’ olsa daha iyi değil mi? Akılsız bir orangutandan daha çok benzemiyor mu insana? Bakın, konuşuyormuş da…
Bu ismi asıl o hak etmiyor mu yani?
Vicdan azabı çekmem gerektiği ve yeterince üzülemiyor olmak mı rahatsız ediyor beni?
Yeteri kadar umursamıyor olmaktan mı bu kadar rahatsız oluyorum? Kendime kızamadığım için mi bu zavallı şempanzeye, gerçekten bir canavarsa bile, kendi yarattığım bu canavara kızmak kolay geliyor? Bu kadar zavallı olamam, öyle değil mi? Yoksa olabilir miyim?
Yıllar boyunca hiçbir şeyi umursamadan yaşadığım için umursadığım, kazara umursadığım bir şeyin yok oluşundan sonra ne yapacağımı, nasıl bir tepki göstereceğimi bilmiyorum. Onun için bu denli hazırlıksızım. Hiç prova yapamadım çünkü. İnsan hayatının bir tiyatro olduğunu söyleyen adam ne kadar da doğru söylemiş. Bir şeyi ne kadar yaşarsan o konuda ustalaşırsın. Tepkilerin, davranışların o kadar sakinleşir…

İşte, artık sakinim. Yanından geldikten sonra düşüncelerimi toparladım ve bambaşka bir ışıkla bakıyorum İnsan’ın ölümüne.
Bir anda değişmedim tabii. Yanına gittiğimde onu öldürmemek için beyazlaşmış parmaklarım birbirine geçmişti ve boğuk sesiyle bana anlatmaya çalıştıklarını anlayabilmek adeta mucizeydi.

Yirminci Bölüm

‘Beni neden yarattığını biliyorum. Aklım çalışmaya başladığı an sordum kim olduğumu. Sonra kafesi açıp çıktım. Araştırdım her tarafı, keşfettim dünyayı. Annesiz ve babasızdım. Sen benim babamdın. Sen bana iyi davranıyordun; ama o orangutana daha iyi davranıyordun. O İnsan değildi. Seni onunla konuşurken gördüm. O anlamıyordu, sen konuşuyordun. O sevgini anlasa da umursamıyordu, yemek istiyordu, bitlerini ayıklamanı istiyordu, seninle oyun oynamıyordu benim gibi. Sen onu daha çok seviyordun. Isındım, çok ısındım ve ona vurdum. Bir daha kalkmadı. O öldü. Öldü. Ölmenin ne olduğunu öğrendim. Ona vurduğumda bilmiyordum. Bana kızdın. Sana anlatmak için konuşmam gerekiyordu. İşte konuşuyorum. Bana kızma. Kızma!’
İşte bana böyle demişti İnsan. Bu adı o daha çok hak ediyordu. Bunu dedikten sonra ona o adı teslim edip buraya geldim daha fazla düşünebilmek için.
Ne yapmıştık biz? Yaradılış efsanesindeki gibi olmuştu her şey. Tarih tekerrür etmişti. Tıpkı Kabil gibi yapmıştı bu şempanze de. Habil’i kıskanıp onu öldüren Kabil’den farklı mıydı yaptığı? Biz ne yapmıştık böyle!
Düşünmem, bir şeyi yaparken daha çok düşünmem gerekiyordu. Bu virüsü insana enjekte etmeye hazır mıydım? İnsanı değiştirmeye, gerçekten değiştirip sonuçlarını görmeye hazır mıydım? Dahası bu sonuçların bedelini ödeyip ödetmeye gücüm, gücümüz yeter miydi gerçekten?
Uyumalıydım…

Yirmi Birinci Bölüm

Yeni bir güne uyandığımda yapacak tek şeyimin İnsan’ın gelişimini izlemek olduğuna karar vermiştim. Kendi odamın yakınında bir yere yerleştirdim onu. Aslında tam da ölen İnsan’ın yerine. Ne de çabuk yeri doluvermişti zavallının yeri. Hem de daha iyisiyle. İçim burulmuştu; ama yapmak istediğim şeye odaklanmaktan başka yapacak bir şey yoktu. Şakası yoktu bu işin. Bu insanlaşan şempanzeyi çok iyi yetiştirmem gerekiyordu. Bu benim sorumluluğumdu. Sınırlarını bilmediğim için işim çok zor olacaktı. Şimdiden konuşmaya başlamıştı bile hayvan. Resmen insanlaşmıştı. Dediğimi yapabilmiştim sonunda. O kadar uğraş boşa gitmemişti. Gerçi maymunun sesi çok fazla boğuk ve zor anlaşılabilirdi; ama nasıl hemencecik bu kadar zor cümle yapılarını kullanarak konuşabildiğine hayret etmiştim. Hatta dürüst olmam gerekirse, bu kadar iyi konuştuğunu duyduğum an, sınırlarının ne olacağından korkmuştum. Aslında hâlâ korkuyorum. Onu gözlemlemeli ve müdahale etmem gereken yerlerde müdahale etmeliyim. Bu, dünyaya karşı olan sorumluluğumun gereğini yerine getirmekten başka bir şey olmayacak.’
Handan ağzı açık okumaktaydı defteri. Selim Amca bu kadar köklü bir değişim gerçekleştirdiyse, neden annesi bundan bahsetmemişti acaba? Karnı acıkmıştı. Kendisine bir şeyler hazırlamak için bilgisayarın başından kalktı. Ne yapabilirdi kendisi için? Canı karides istemişti. Boş bir vaktinde yaptığı erişteyle güzel bir karidesli makarna yapsa… Bir güzel yese… Hem kafası da dağılırdı. Tereyağını da kendi yapmıştı. Özel bir çiftlikten aldığı sütle… Karidesi aldığı çiftlik de tanıdıktı. Mesleğiyle hiç karıştırmadığı bir çevresi vardı ve onlarla son derece doğal bir iletişim kurmayı çok önemserdi. Bu insanlar her şeyini kendileri yapmaya çalışan insanlardı. İnternet üzerinden birbirleriyle iletişim kurup el yapımı şeylerle takas yapılan, tamamen kendilerine özgü bir tür ticaret sistemi kurmuşlardı.
Handan da onlara son derece işe yarayan bitkiler gönderiyordu kuşkusuz. Bitkilerden iyi anladığı malumdu.
Makarnası çok güzel olmuştu. Bol karidesli… Oldum olası severdi karidesi. Ağzında hissettiği şey ölümden aldığı zevki anımsatırdı ona. O ısırdığında ağzında hissettirdiği doluluk, dişlerinin gömülme hissi…
Bir de havyar koymuştu makarnanın yanına. Küçük bir tabak yeterdi. Hafif bir havyardı bu. Zengin olma simülasyonu için değildi tabii. Onun böyle şeylerle işi olmazdı. Havyarı gerçekten seviyordu Handan. Ağzında hissettirdikleri için…
Bir de köpüklü şampanya mı içseydi? Meyve suyu gibi bir şeydi zaten. Tabii ki o da ağzına verdiği tat için içilmeliydi.
Her zaman böyle rafine şeyler yemezdi. Bir gün önce yumurtalı ekmek yemişti mesela. Biraz da sarımsak kavurması. Sarımsağı tek başına kavurup yemekten çok hoşlanırdı. Her gün olmasa da; gün aşırı yediği tek şey dalaktı, bayılırdı dalağa. Onun dışında öngörülemez bir zevki vardı. Yemekte bir rutininin olması ona göre değildi.
Hiç acele etmeden yemeğini bitirdi. Bir şişe şampanya nasıl olmuş da bu kadar çabuk midesine inivermişti? Belki de biraz dinlenmeli, bitkilerine bakım yapmalı, köpeklerini doyurmalıydı. Önce sorumlu olduğu canlılarla ilgilenmesi gerekiyordu. Selim Amca gibi… O da nereden çıkmıştı şimdi! Şimdi onu düşünmeyecek, derhal köpekleriyle oynamaya gidecekti.
Bekçi köpekleri olsa da; onlarla oynamayı, yarım saatliğine bir köpek gibi düşünüp davranmayı severdi. İsimleri Sağ ve Sol idi.

Yirmi İkinci Bölüm

Gece olmadığı için yarasa kafesteydi. Köpekleriyle oynayıp epeyce yorulduktan sonra bilgisayarının yanına gitti. Çığlık sesi mütemadiyen oynatılmaktaydı. Ekranda da kocaman harflerle ‘OKUMAYA DEVAM ET!’ yazılıydı. Harfler de çığlık atan insanın yapacağı gibi devamlı kıvranıyordu ekranda. Sanki kanıyorlardı. ‘İşte… Gereksiz, kan dondurucu bir tür dram,’ diye geçirdi Handan içinden. Çığlık sesi yüzünden akvaryumdaki balıklar bile rahatsız olmuşlardı.
Handan bu kez gerçekten kızmıştı. Kendisine bu denli doğrudan yapılan saygısızlıktan sonra güdülen bir koyun gibi defteri okumaya devam etmesi söz konusu bile olamazdı. Zaten bilgisayarını kapatmak için gitmişti oraya. Dinlenmesi gerekiyordu çünkü. Biraz uyuyacak, gece kalkıp laboratuvardaki yarım bıraktığı bir işini tamamlayacak, ancak ondan sonra defteri okumaya devam edecekti. Kanaryalarının yanında çalışmayı, onların seslerindeki şifayı zahmetsizce bulmayı özlemişti. Bir rutin olmasa da; onu rahatlatan eylemleri gerçekleştirmesi gerekiyordu. Bu onun için bir tür ibadetti. Türlü yemekler yapıp köpekleriyle oynamak, yarasasıyla ilgilenmek gibi…
Laboratuvarında yarım bıraktığı iş, plastik yiyen kurtçukların plastik yeme hızlarını arttıracak yöntem arayış denemelerinden birisiydi. Öldürmek için plastik silahlar üretip; onları sevgili kurtçuklarının afiyetle yemesini sağlamaktan kolay, kanıtları yok edebilecek pek az radikal çözüm vardı öyle değil mi…
Bilgisayarı, birkaç tuşa basarak kapatıp; balıklarını ve kulaklarını rahata erdirdikten sonra canım yatağına doğru yollandı. En yumuşak pijamalarını giydi ve kendisini yatağa atıverdi. Odasında başarıyla büyütüp tavana kadar uzattığı yasemin sarmaşığından bir çiçekçik, beş küçük kanadıyla, başına pike yaparak yavaşça indi. İnerken havalanmasıyla o yoğun kokusunu burnuna ulaştırmıştı bile; ama çiçeğin tam başına konması, doğru ve uygun bir şey yaptığına inandıran bir alâmetti Handan için.

Yirmi Üçüncü Bölüm

Alâmetleri dikkate alırdı Handan. Onları alâmet olarak kabul eden zihninin birer uyarısı olarak düşünmeyi tercih ederdi. Onu uyarmak isteyen zihninin birer bahanesiydi herbiri.
Tamamen rahatladığı, harikulade bir uykudan sonra artık sevgili Selim Amca’sının günlüğünü okumaya da; son derece sinirlerini bozan elçinin tuhaflıklarına katlanmaya da hazırdı. Üzerini giyindi, mükellef bir kahvaltı hazırlayıp onu afiyetle yedi ve ufak tefek işlerini hallettikten sonra kütüphaneye, bilgisayarının başına yollandı.
‘***
İnsan kesinlikle çok talepkâr. Böyle olması bana gurur veriyor. Alper ile Yasemin’le de iyi anlaşıyor. Herbirimizle farklı bir iletişimi var. Hepimizin ilgi alanını, meraklarımızı… bir elektrikli süpürge gibi çekiyor. Yasemin’den diksiyon dersleri alıyor. Çocukluğumuzdan beri tekerleme söylemeye meraklı olan dostum için oldukça eğlenceli oluyor bu. Alper de o muhteşem zekâ sorularını soruyor ona. O kadar geniş bir arşivi var ki! Bir o kadar da kendi uydurdukları mevcut ve hepsi de; düşünülerek ve akıl yürütülerek çözülmesi gereken sorular bunlar. . Birkaç cümleden yola çıkıp; sorulacak uygun sorularla öyküyü tahmin etmeyi sağlayan oyunlardan küçük ama zorlu bilmecelere kadar çok çeşitli sorular var içlerinde ve insan’ın zekâsını son derece geliştirecek, onun düşünmesini sağlayacak oyunlar hepsi.’
Handan gülümsedi. Babası ona az mı sormuştu bu sorulardan? Sahi babası neden Selim Amca’yı tanıdığından hiç bahsetmemişti. Böylesine bariz bir soru daha yeni aklına gelmişti. O kadar çok açıklanması gereken şey vardı ki kafasında…
‘Benden de düşünmeyi öğreniyor. Düşünme egzersizleri veriyorum ona. Düşünmenin tarihinden bahsediyor, tıpkı Alper’in yaptığı gibi küçük egzersizler yaptırıyorum. Benim yaptırdığım egzersizler daha çok felsefi düşünmesini geliştirecek şeyler oluyor; ama Alper’le birbirimizi tamamlayan bir eğitim sürdürdüğümüz doğru.
Yasemin tekerleme oyunuyla kalmıyor tabii. Ona sosyal ilişkilerden bahsediyor. Sözgelimi kitaplarda okuduğu olayları analiz etmesini sağlıyor. Onunla evcilik bile oynadığına rastladım. Aslında ona öğretiyor… İnsan yaşayışlarını, iletişimi… Yaptığı her şeyin bir amacı var…’

Yirmi Dördüncü Bölüm

Defteri okumaya devam etmek istese de; sera ve bahçesindeki bitkileri kontrol etmesi gerekiyordu. Otomatik sulama sistemi vardı; ama gün aşırı kontrol ederse kendisini daha iyi hissediyordu. Zaten şu ana kadar bunu yaptığı için bir sorun olmamıştı bitkilerinde. Ayrıca onlarla ilgilenmek onu psikolojik açıdan da rahatlatıyordu. Hepsini teker teker kontrol etmek, gerektiğinde topraklarını havalandırmak, onları coşturan küçük takviyeler hazırlamak, fazladan çıkan ot ve yaprakları budamak…
Onları koklamak, bazılarının kokularıyla rahatlamak, bazılarından rahatsız olmak; herbirinin kendisine özgü yapraklarına dokunmak, bazılarının dikenlerinin onu hafifçe uyarması…
Özellikle de zehirli bitkileriyle konuşmayı severdi Handan. Onlara etkilerini teker teker anlatırdı. Hepsini seyrelterek; kontrollü bir şekilde denemişti. Sadece ölümcül etkilerinden değil, yararlarından da bahsederdi. Zehirli-zehirsiz tüm bitkileri onun için birer fertti; dolayısıyla onlara öyle davranmayı tercih ederdi. Haklarında not bile almazdı. Çıkan her sürgünü bilirdi. Yapraklarının şeklinden ve sayısından, aynı cins iki bitkiyi dahi ayırt ederdi.
Uzun yıllardır koku moleküllerinin insan psikolojisine etkileri üzerinde çalışmakta olduğundan laboratuvarında başka yerden aldığı esans ve yağları da vardı. Şu an elinde az bitki bulunduğundan, sadece küçük bir bahçe ve serayla, en azından şimdilik esans ya da yağ üretemezdiniz, bu bitkilerin kokularını yoğunlaştırma çalışmaları yaptığı ayrı küçük bir sera da inşa etmişti. Bu sera da diğer seranın hemen bitişiğindeydi. Aslını sorarsanız bu durum Handan için tamamen lükstü. Araştırması için her yerden koku molekülü bulabilirdi. Oysa onun her zaman sevdiği bir şeydi kokularla uğraşmak. Sevdiği bir şey demek ziyadesiyle hafife almaktı durumu. Öyle ki, Handan’ın yakalanmaya ramak kaldığı tek vaka, kullandığı bir koku yüzündendi. Bu durumu hesaba katsa da; kullanmaya devam ettiği bir koku… Bir kadın olduğundan güzel kokulara zaafı olmasının gayet normal olduğunu düşünebilirsiniz. Öyleydi çünkü. Handan bir kadındı ve üzerinde bazı kokuların bulunmasını, kokularla uğraşmayı severdi. Bu durumu da; olumlu ve olumsuz yanlarıyla kabullenmeye hazırdı. Tabii öldürdüğü zamanlar koku kullanmamayı da kabullenmek zorunda kalmıştı. En azından kılık değiştirmediği sürece… Elbette kılık değiştirmekte kokuların çok önemli bir yeri vardı ve Handan’ın en sevdiği şeylerdendi kullanacağı kokuyu belirlemek.
Çoğunlukla makyaj yapmayı sevmez, çok çok ince bir zardan yaptığı bir maske üzerine uygulardı makyajı. Öyle ki, yakın temasta bulunan bir adam dahi fark etmemişti yüzünde bir maskenin bulunduğunu. İşte bu zar da çok nazik bir bitkiden imal ediliyordu ve bu bitkinin mutlaka kontrol edilmesi gerekiyordu.
Bitkilerini kontrolden geçirdi, eksiklerini tamamladı, onları fazlalıklarından arındırdı, onlarla teker teker konuştu ve kütüphaneye geri döndü.

Yirmi Beşinci Bölüm

Bilgisayarını açar açmaz o rahatsız edici çığlık sesi duyulmaya başlamıştı. Oysa işletim sistemi bile yeni hazırlanmıştı. Ekranda sadece ‘ZAMAN YOK!!!’ yazılıydı. Üç ünlem ha… Bir ilkokul çocuğunun yapacağı hareketlerdi bunlar. Ya da aslında aşık falan olmayan, aşık olduğunu hissetmek için, bir şeylerden kaçmak için aşka sığınmış kaç yaşında olursa olsun ergen ruhlu bir insanın…
Bu kadar akıllı olan elçi neden böyle davranıyordu acaba?
‘Yalnızlıktan…’ diye düşündü Handan sonunda. Bu fikrinin isabetli olduğunu iliklerine kadar hissetmişti. Adamın canı sıkılıyordu. Anlaşılmamanın getirdiği yalnızlık sonunda tak etmiş, bir şekilde Handan’ı bulmuştu. Elbette kendisiyle elçinin bir şekilde ilişkili olduğunu biliyordu. Selim Amca vardı ortada; ama çok büyük ihtimalle elçi yalnız hissetmese onunla iletişime geçmezdi. Daha önce onunla konuşmayı düşünseydi niye bu kadar bekleyecekti ki? Gerçi bu konuda o kadar emin değildi. Belki yapması gereken şeyler olduğundan bu kadar beklemişti. Belki de bir şeyler yeterince olgunlaşmamıştı; ama bildiği tek şey, elçinin şu an son derece yalnız hissettiği idi. Yani o çığlık sesleri aslında elçinin yalnızlık haykırışlarıydı. Gerçekten de; bir an önce defteri okumalı ve elçiyi, hatta kim bilir, kendisini de bu yalnızlıktan kurtarmalıydı.

Yirmi Altıncı Bölüm

‘***
Biliyor musunuz sevgili dostlarım, sadece biz İnsan’a öğretmiyoruz. Bazen o da bize bir şeyler öğretiyor. Hem de sadece basit sorularıyla…
Artık bulmacalara da harika cevaplar buluyor. Hem de bazen Alperin zulasındaki yanıtlardan çok daha isabetli oluyor söyledikleri. Öyle şeyler söylüyor ki, bazen benim felsefi sorularım ve bulmacalarımın ona çerez gibi geldiğinden şüpheleniyorum. Bazen bir komedi dizisi izliyorlar Yasemin’le. Deliler gibi gülüyorlar. Birbirlerinin bacaklarına vura vura. Kelimenin tam anlamıyla aileden oldu bu çocuk. Neredeyse alıp pikniğe, sinemaya falan gideceğiz. Tabii sesi ve görüntüsü… Özellikle o boğuk sesi… insanlık dışı… Tuhaf… tiz ve boğuk bir ses hayal edin ve harfler bazen…
İşte insanlık dışı bir varlıkla yaşadığımızı bazen unutur gibi olsak da sesi ve görüntüsü o kadar tuhaf ki, unutmamıza izin vermiyor sanki. Aslında unutmak ya da unutmamak değil mesele. Mesele şaşırmak… Evet, İnsan’ı yadırgadığımızdan ya da kabullenemediğimizden değil, öyle olsaydı nasıl bu kadar sevebilirdik onu? Yasemin nasıl komedi izlerken temas edebilirdi mesela? Alper’le nasıl deliler gibi güreşebilirlerdi? Benimle nasıl uyuyabilirdi geceleri.
Evet, komik olsa da; onunla uyur oldum geceleri. Kendisi geliyor yanıma. Bir sıcaklık istiyor, sevgi… Rahat ediyoruz yan yana uyuduğumuzda. Temasa alışık olmayan birisi için, ihtiyacım olan dost, ya da ne bileyim, bir babanın göstereceği şefkatle yaklaşacağı bir çocuğun teması. Belki ihtiyaç duyulmaya ihtiyacım vardır, bilmiyorum ki.
Doktora gitmiştim bir gün bunun için. Temas istememek ve işte… cinselliğe ihtiyaç duymamak sorun olarak algılanıyor ya, onun için. Doktor hiçbir şeyimin olmadığını söylemişti. Sonra zaten kendi araştırmalarımı kendim yaptım ve aslında aseksüel bir birey olduğumu keşfettim. Cinsellikle ilgili bir sorunum yok; ama cinselliğe en ufak bir ilgim yok. Tabii bu, benim iyi bir baba olma isteğimi engelleniyor. Yani İnsan benim için bir şans!
Bu aseksüel olma durumumu insanlar anlamıyor. Hormınal bir sorun zannediyorlar; ama durum öyle değil. Her neyse. Bereket o kadar yakışıklı bir adam değilim de aşırı ilgi gösteren olmuyor.
Yasemin’in dostça bir şekilde dediğine göre tam bir aptalmışım bu konuda. ‘Üzerinde olan ilgiyi fark etme özürlü’ demişti galiba bir defasında. Başka bir zaman da ‘erkeklerin yüz karası’ da demişti.
Ne yapayım, benim o taraklarda bezim yok işte. Buna rağmen bir oğlum var artık…
Şükürler olsun.’

Yirmi Yedinci Bölüm

Selim Amca’sının farklılığından devşirdiği yalnızlığı okuyunca tuhaf hissetmişti Handan. Devşirilmiş değildi aslında bu yalnızlık. Daha doğrusu farklılığını mazur gösterme tepkisi yüzünden kendi etrafını kazarak oluşturduğu hendeğin boşluğuydu. Bu da yalnızlığı getiriyordu tabii. Yarasa, içindeki boşluğu hissetmişçesine gelip omzuyla boynu arasına tüneyiverdi. Genelde böyle davranmazdı; ama severlerdi birbirlerini. Sevgi öyle zor bir iş değildi ki anlaşılması güç olsun, basitçe severlerdi işte.
Handan’ın tüm ilişkileri de böyle olmuştu zaten. Anne-babasını severdi; çünkü zaten onlar onun ailesiydi. Selim Amca’yı sevmişti; çünkü annesiyle arkadaşlardı. İnternette oluşturdukları gruptakileri severdi; çünkü onlarla takas usûlü bir iletişim kurmaktaydı. Ayrıca onun toplumla olan tek bağıydılar…
Rastladığı çekici bulduğu erkekleri sevmişti; çünkü… çekiciydiler. Ayrıca onun çekici bulduğu erkekler tıpkı onun istediği gibi tek seferlik ilişkilere ihtiyaç duyan tiplerdi. Bu durum da; kimliğini gizli tutmasını kolaylaştırıyordu; ama ya tek gecelik ilişkilerden hoşlanmıyorsa ve bunu mecburiyetten yapıyorsa?
Evet, gayet güzel bir olasılık olsa da; işi gücü vardı onun. Keşke o da Selim Amca gibi aseksüel olsaydı.
Gerçi…
Komşularının oğlu Mert, namı diğer Gezgin Mert yüreğinde bir iz bırakabilmişti. Küçük bir çentik…
Hem onun bir kiralık katil olduğunu da biliyordu ve bu durumla ilgili bir sorunu yoktu. Onun tek sorunu, durduğu yerde duramıyor olmasıydı. Onun için de devamlı geziyordu adam. Bazen geliyordu evine. Konuşuyorlardı… Böyle kana kana! Sonra sevişiyorlardı… Sonra da ya Handan’ın bir işi çıkıyor; ya da Mert’in içine bir kurt düşüyordu. Sonuç olarak ayrılıyorlardı işte. Kaç kere Handan evde olmadığı zaman Mert gelip; Handan’ı bulamadığı için geri dönmüştü. Kaç kere Handan’ın ona ihtiyacı olduğu zaman Mert’in ruhu bile duymamıştı.
İletişim kuracakları hiçbir şey yoktu. Handan daha dezavantajlı bir durumdaydı aslında; ama bu böyleydi işte ve bunu değiştirmeye ikisinin de cesareti yoktu.
Mert’i aklından geçirdiği her an içmek için hazır tuttuğu Mert Kokteylini özel şişesinden içti. Onun da Handan Kokteyli vardı. Şişeler aynıydı. İkisi de hemen hemen aynı şeylerin karışımlarından oluşuyordu. Bir şey hariç… Birbirlerini temsil eden, diğerlerinden farklı bir tek malzeme…
Şişeyi yerine koydu, düşüncesini ciğerlerine doldurduğu soluğa havale edip onunla birlikte azat edercesine derin bir iç geçirdi ve defteri okumaya devam etti.

Yirmi Sekizinci Bölüm

‘***
İnsan yavaş yavaş gelişiyor. Aslında çok da yavaş değil. Sandığımızdan fersah fersah ileride olduğunu söyleyebilirim. Öyle ki, boyumuzu aşacağından korkuyorum. Gerçi duygusal olarak da ileri bir durumda olduğundan insanlığın sonunu getirecek değil benim çocuğum. O yönüyle baktığımda korkulacak bir şey yok; ama boynuz kulağı geçer demişler. Bizimki de bizleri geçeceğe benzer. Şu aşamada virüsü diğer insanlara aşılama gibi bir niyetimiz kesinlikle yok. İnsan ne yapacak, nasıl gelişecek onu gördükten sonra çalışmalarımıza devam edeceğiz. Şimdilik işimiz gücümüz eğitim alanındaki tüm bilimsel literatürü tarayıp haklarında fikir alışverişi yapmak. Kolay bir şey değil çocuk yetiştirmek.
Yasemin ve Alper’e de pratik oluyor. Onlar da çocuk istiyor tabii. Yasemin’ciğim hep bir kız çocuğu isterdi. Alper de tam bir kız babası olacak tipte bir insan. Şefkatli, durağan; ama kararlı. Bir kız çocuğunun duygusallığını anlayabilecek, onu sınırlamaya çalışmayacak bir insan.’

Yirmi Dokuzuncu Bölüm

Handan gülümsedi. Ekranda defter olsa da; onun gözleri önündeki ekranda babası duruyordu. Onunla oynadığı oyunlar. Onu ipucundan ipucuya koşarken seyreden babasının gözlerindeki o muzip ve gurur duyan kıvılcımlar… Ona çocukluğunu ve gençliğinin bir kısmını anlatışı… Hayvanlara olan sevgisi, onları koruma üslubu… Birlikte belgesel izlerken daha çok onu dinlerdi Handan. Babası nereden bilirdi hayvanlarla ilgili bu kadar çok şeyi, hep merak etmişti. Mesela çocukken ona bir sürü hayvan sesini birleştirdiği elektronik bir oyuncak yapmıştı kendi elleriyle. Entegrelerine teker teker kaydetmişti sesleri bir yerlerden bularak. Öyle kedi köpek sesi değildi oyuncaktakiler. Kokarca, porsuk, zebra, akbaba, geyik, zürafa, deve… sesleriydi. Duyulmadık sesler…
Bir de babasıyla oturup ahşaptan küçük oyuncaklar yaparlardı. Sonra çoğunu yetimhanelerdeki çocuklara hediye ederlerdi. Annesi sobaya atılacak odunları onların ellerinden kurtarmak için neler yapmazdı ki!
Mekaniğe de meraklıydı babası. Diğer müzik kutulardan farklı bir ses çıkaran müzik kutusu yapmak istemiş, yapamayınca da şeritli bir tane almışlardı. Gerçi şeritli müzik kutusunu ona Handan hediye etmişti. Notaları kendi elleriyle deldiği şeritlere onun en çok sevdiği melodileri işlemişti. Mekanikte pek başarılı olamasa da; yaptığı mekanik oyuncakları hediye ettiği çocuklar çok beğenmişti. Handan da…
Kilere gitti ve babasının yaptığı oyuncağı çıkardı. Yarasa sesine bastı. Yarasası gelivermişti hemen. Güldü Handan. Uzun zaman sonra duyduğu kendi kahkahasının sesi, yine kendisini gülümsetmişti.

Otuzuncu Bölüm

‘***
Galiba içime doğmuş. Yasemin bana bu yazıyı yazdığım günün ertesi günü hamile olduğunu söyledi. İnşallah bir kızdır. Eğer kız olursa isim de belli. Çocukluğumuzdan beri hep söyler bunu zaten. Handan… Yani gülen, güleç… anlamına geliyormuş Handan. Yasemin pek öyle gülen birisi değildir. Bunun için insanlar hep asık suratlı olduğunu söyler. Oysa asık suratlı da değildir ki o. Yasemin Yasemin’dir işte. Ne var ki, kimse bunu anlamazdı o zamanlar. Hep böyle asık suratlı kalmaya devam ederse evde kalacağını söylerlerdi. O da bana kızının kendisiyle aynı kaderle karşılaşmasını istemediğinden ona Güleç anlamını ihtiva eden bir isim koyacağını söyledi. Hatta Handan ismini bulduğu anı bile hatırlarım.
Toparlak, yaşlı bir kadına, yer vermişti parkın bir bankında otururken. Ben kadını görmemiştim. O da kalkıp kadını oturtmuştu yerine. Sonra kadın bizi lafa tutmuştu. Tombiş yüzlü, güleç bir kadındı. Yasemin de ona ne kadar güleryüzlü olduğunu söyleyivermişti. O da adının anlamının güleç olduğunu…
İşte o an Yasemin’in hedefi belirlenmişti. Her an Handan dünyaya geldiğinde onu nasıl eğiteceğinden, ona neler vereceğinden bahseder olmuştu benim fazlasıyla hevesli, azıcık deli arkadaşım.
Hatta İnsan’ı eğitirken;
‘İnsan ve Handan iyi arkadaş olurlar ha,’ bile demişti bir gün. Ha… Bir defasında İnsan’a Handan’a ağabeylik yapacağından bile bahsettiğine şahit olmuştum. Uzun uzun anlatıyordu yapacaklarını. İnsan da pür dikkat dinliyordu onu, ne yapsın…
Ya erkek olursa! Hiçbir planı yok bunun için Yasemin’in.
İnşallah! İnşallah kız olur çocuk!
Hem… Alper de kız istiyor. Hatta İnsan bile kız çocuğu fikrine alıştırmış kendisini.’

Otuz Birinci Bölüm

Ne kadar da traji komik bir durumdu böyle. İsmi Handan olmasına rağmen güleryüzlü bir insan olamamıştı. İlk defa annesinin istemediği birisi olup olmadığını düşündü. Annesi ona bunu hiç hissettirmese de; demek böyle bir çocuk istemişti ha!
Kimse ona evde kalacağını söyleyememişti; çünkü o annesinden de fenaydı. Annesi özünde şefkatli bir kadınken kendisi… yani, acımasız değildi tabii; ama yaklaşılamazdı ona. Sevecen bir insan olarak görülmediği malumdu.
Handan’ın da; Mert’ten başka arkadaşı yoktu. Tıpkı annesinin Selim Amca’dan başka arkadaşı olmadığı gibi.
Aslında Handan’ın nasıl bir çocuk olduğu annesinin umrunda değildi. Tekrar düşününce satır aralarını okuyabilmişti. O asık suratlılığından dolayı rahatsız edilmesini, tabiri caizse taciz edilmesini istememişti kızının.
Ayrıca çok şanslı olduğunu hissediyordu Handan. Annesinin hamileliğinden itibaren ne olduğunu, başka bir insanın bakış açısıyla öğrenme fırsatı çok az kişiye nasip olurdu.

Otuz İkinci Bölüm

‘İnsan günbegün gelişiyor. Bir sürü problemi aynı anda çözebilir hâle geldi, inanabiliyor musunuz! Tıpkı hayalini kurduğum her santiminde kamerası olan bir tarayıcı gibi. Bizim tarayıcıların kameraları gibi baştan aşağı gezmiyor zihnimizde. Yine de; bunu bir insanda uygulamak çok tehlikeli.
Ne yalan söyleyeyim, Yasemin’in hamile olduğunu duyar duymaz hemen aklıma… buraya yazmaya dahi utanıyorum! Zigot üzerinde denesek Yasemin de etkilenecek. Onun için bebek doğduktan sonra…
Ben ne kadar iğrenç bir adamım değil mi! Kendimden utanıyorum…
Parayla dondurulmuş sperm ve yumurta alsak bir tüp bebek merkezinden? Bu daha mantıklı. Tabii bunu yapabilir miyiz, gerçekten yasal mı bilmiyorum; ama… uygulayabilsek bile bana dehşet verici geliyor bu tür şeyleri düşünmek. Ne kadar da ikiyüzlüyüm değil mi? Maymunların bebekleri için sorun yok; ama insan bebeklerini denek olmak üzere bir an için düşünmek bile suç. Üstelik ben kendi arkadaşlarımın bebeği için aklımdan geçirebildim bunu.
İğrencim!’

Otuz Üçüncü Bölüm

Adeta oturduğu yere çivilenmiş gibi hissediyordu Handan. Bir milim kıpırdasa onu midesinden şişleyen şey daha derinliklere gidip içini dağlayacak, daha fazla organına zarar verip vücudunda geri dönülmez yaralar açacaktı sanki. Selim Amca ona böyle bir şey yapmamıştı değil mi! Yapamazdı! Sadece aklından bir an geçirip kendisinden iğrenmekle kalmıştı. Ya anne ve babası? Acaba onun için mi Selim Amca’dan bahsetmek istemiyorlardı? Çıkarları mı çatışmıştı? Öyle olsa ondan sevgiyle bahseder miydi annesi? Yılların arkadaşlığı… İnsan kimi sevip kimi sevemeyeceğine karar veremeyebiliyordu bazen. Kendisinin Mert’e olan sevgisi verdiği karara mı bağlıydı? Ona kalsa…
Okumaya devam etmek kadar basit değildi her şey. Handan nedenini bilmediği bir korkuyla sınanmaktaydı şu an. Gerçeği bilmekten korkuyordu. Asla yaşamadığı bir şeydi bu. Gerçeğe aşık bir kadının gerçekten korkması… Ama bereket versin ki, içindeki o çok sevdiği soğukkanlı Handan ipleri ele alıp; gözlerine okumaya devam etmesini, zihnine de rahat durmasını, okuduklarını değerlendirmekten başka bir şey yapmamasını emretti hemen.

Otuz Dördüncü Bölüm

‘***
Galiba üç hafta geçti. Pek bir şey yoktu yazacak… Biraz canım sıkkındı bu aralar. Neden böyle olduğunu bilmiyorum desem yalan söylemiş olurum. Geçen yazdığım şeyi düşünmekten bir türlü kendimi alamadığımdan böyle delirdiğimi en azından buraya yazabilirim herhalde.
Bugün beni delirten başka bir şey oldu. Yoksul bir genç kadını görmüş Alper arazimizin sınırlarında. Kadın sancı çekmekteymiş, hamileymiş. İnanabiliyor musunuz! Hamile bir kadın benim arazimin sınırlarına, kendi ayaklarıyla geldi. Bu nasıl bir tesadüf olabilir, bir türlü anlamıyorum. Beni sınamak mı istiyor tanrı?
Bu arada, hazır yeri gelmişken; bir bilinemezci olduğumu söylemeliyim. Yani yaklaşık olarak işte. Tanrının varlığı ya da yokluğu beni ilgilendirmiyor kısacası. Benimle resmen iletişim kurmadığı sürece ilgilendirmeyecek de. Değiştiremediğim ya da etkileyemediğim bir şeyle ilgilensem ne olacak ki?
Ya bunu Yasemin ya da; daha büyük bir ihtimalle Alper ayarladıysa? Nasıl yapabilir ki? Yoksul bir kadını bulup… Evet evet! Kesinlikle böyle oldu. Ne de olsa beni tanıyorlar. Ne kadar iğrenç olabileceğimi biliyorlardır. Yani tahmin edebiliyorlardır. Yasemin’le iyi iki dost olduğumuzdan o bana uzaktan bakamıyor olabilir tabii ki; ama eşini ve yavrusunu koruma güdüsüyle hareket eden bir erkek, düşmanını tanıyorsa, böyle bir şeyi hesaba katmak zorunda. Daha kötüsü beni bir düşman olarak görmek istemese bile onun düşmanı olmamam için önlem alması gerekir. Onun için de…
Yani bu yoksul kadını bulmuş gibi davranıp buraya getirerek hem bize yani deneyimize; hem de yine bize, yani dostluğumuza ve çocuğuna hizmet ediyor aslında. Bana o kadından söz ederken sesindeki ve hareketlerindeki yapmacık telaştan anlamalıydım.
Eh, ben olsaydım aynısını yapardım kuşkusuz. Tevekkeli değil Alper’i seçmiş Yasemin. Harika bir adam! Tüm içsel sorunlarımı çözdü diyebilirim. Bir insanı denek olarak kullanmak dışında…
Anneyi tehlikeye atmayı düşünmüyorum. Çocuk doğar doğmaz enjekte etmek daha iyi olur. Gerçi bunu henüz kimseyle konuşmuş değilim. Yasemin çok hassas bir döneminde olduğu için tereddüt ediyorum onunla konuşmaya. Alper’le zaten konuşmadan anlaşmışız. Yine de gözümü karartıp Yasemin’le konuşmam gerek. Böyle bir şeyi onun onayını almadan yaparsam beni asla affetmez, biliyorum. Kadını bir kulübeye yerleştirdik Alper’le. Henüz Yasemin bilmiyor. Zaten iki saat falan oldu geleli. Şimdi gidip onunla konuşacağım. Ne yalan söyleyeyim, çok endişeliyim. Alper’in beni desteklemesi gerek. Umarım gerçekten de bir tesadüf değildir. Onunla konuşmadık. Konuşmaya cesaretim yok gerçi. Nasıl cesaretim olsun? ona: ‘alper ya, sizin çocuğu deneyde kullanmamdan korktuğundan mı getirdin bu kadını?’ dememi beklemiyorsunuz değil mi? Mecburen gözümü karartıp gireceğim konuya. Umarım bir şeyleri kırıp dökmeden halledebilirim bu işi. Kim bilir kadıncağız ne kadar zor durumdadır! Çocuk ya dayanamayıp ölürse! Yanlış yoldayım ben yanlış! Ama başladık bir kere! İnsanlık için devam etmemiz gerekiyor. Ya Yasemin kabul etmezse? İnsanlık için arkadaşımdan mı vazgeçeceğim? Yok yok, bir orta yol bulunur elbet. Mutlaka bulunur…’

Otuz Beşinci Bölüm

Eğer öyleyse, o virüs taşımıyor muydu yani? Hayal kırıklığını gizleyecek değildi Handan. En azından kendisinden… Yani, acaba elçi…
Tam bu önemli soruyu zihninde sormak üzereyken; o tüyler ürpertici çığlıkla karşılaştı kulakları. Yine… Oysa programın dosyaları arasından bu çığlık sesinin bulunabileceği bir ses dosyasını bile aramış; ama bulamamıştı. O denli rahatsız ediyordu işte bu ses onu.
İşte sesin ardından gelen, bu kez bir kız çocuğunun bebeğinin kıyafetlerinin rengi olabilecek pembe, küçük parlak kalplerle çevrili harflerle yazılan mesaj da belirmişti.
‘Handan… Ah Handan… Biliyorum, benim o çocuk olduğuma emin gibisin? Yoksa henüz bu fikir zihninde belirmedi mi? O kadar da değil canım! O kadar aptal olamazsın değil mi?
Biraz daha düşün… Ya da boş ver, düşünme… Ne gerek var. Sen en iyisi biraz daha oku. Haa… Ondan önce köpeciklerini ya da ne bileyim, cikciklerini falan besle… Ya da bitkiciklerini. Yok yok, sen en iyisi kendini besle de kafan çalışsın.’
Bu adama kızmayacaktı. Ne yaparsa yapsın, ne yazarsa yazsın. Neden kızsındı ki? Hem pembiş kalpler de çok tatlıydı. Mizah anlayışını sevmeye bile başlamıştı. Gerçekten de cikciklerini, köpeciklerini ve bitkiciklerini kontrol edebilirdi. Elçi kurtçuklarından bahsetmeyi unutmuştu. Onları da kontrol edecekti. Etti de… Asayiş berkemaldi.
Şimdi de kazınan mideciğini doyursa iyi ederdi. Sağ olsun elçi onu düşünüyordu işte.
Acaba gerçekten o çocuk muydu elçi? Sanki değildi; ama onu yanıltmak, kendine olan güvenini sınamak istiyor da olabilirdi. Yani sezgileri o çocuğun elçi olmadığını söylüyordu; ama…
Elçinin de dediği gibi, okumaya devam etse daha iyi ederdi.
Tam o sırada iş almak için kullandığı özel telefonu çaldı.
Açsa mıydı acaba? İş falan kabul edecek durumda değildi; ama kendisine göre uzun bir süredir çalışmıyordu. Piyasadan çekildiğini ya da yakalandığını düşündürecek kadar…
Hem içindeki gerilimden kurtulmak için öldürmek iyi bir çözüm olabilirdi. Ne var ki eğer iş alırsa çok büyük ihtimalle elçinin çığlıkları insana rahat vermezdi. Onun için, önce kuzu kuzu karnını doyuracak; sonra yine kuzu kuzu defteri okumaya devam edecekti. İçindeki kurdun zamanı henüz gelmemişti.
Bu kez kendisine zeytinyağlı enginar ve deniz börülcesi salatasından oluşan bir öğün hazırladı. Enginarı yapraklarından ayırırken epey eğlenirdi. Elbette bunu yaparken yaprak diplerini yemeyi asla ihmal etmezdi. Deniz börülcesini ayıklamak da aynı derecede eğlendirirdi onu. Sanki vücutları yok ederken kaynattığı etlerden kemikleri ayırır gibi hissederdi her defasında.
Eh, ne de olsa içindeki kurdu bir şekilde teselli edip yatıştırması gerekiyordu. Bereket, içindeki sakin ve oyuncu bir kurttu.

Otuz Altıncı Bölüm

‘***
Hayatım boyunca yaptığım en zor şeylerden biriydi bu konuda Yasemin’le konuşmak. Ne var ki konuşmak zorundaydım ve konuştum. Yıllarımı bu işin olması için harcadığımı o da biliyordu. Çocuğuna asla bunu yapamayacağımı, başka bir bebeğe ise yapabileceğimi de… Kimseyi kandırmaya gerek yok, o da bunu yapardı. Bilim için çalışmak böyle bir şeydi işte. Bir anne olmak bazen değiştirmiyordu bu durumu. Sadece bencilliğin daha fazla yakıyordu canını o kadar. Bir annenin en yakın arkadaşı olmak da…
İnsan kendisini o kadar iyi kandırıyordu ki, iyi bir şey yapacağın hakkında, amacının iyi olduğu hakkında… Peki madem iyi bir şey yapacaktın, neden arkadaşının çocuğunu bunun için kullanamıyordun? Neden başkasının çocuğunu kullanırken için acımıyordu? Neden bunu yaparken kendinden iğrensen de; hiçbir şey olmamış gibi işine devam etmek istiyordun? Neden bu kadar tutarsız davranırken kendinden birkaç günlüğüne iğrendikten sonra hayatına devam edebiliyor, güzel bir iş yaptığını hâlâ savunabiliyordun?
Neyse, yavaş yavaş anlatayım sana. Yasemin’le konuştum… Ağlama nöbetleri… Kendinden iğrenme hâlleri… Yani benim yaptığım şeylerin hamilelikten dolayı yükselen hormonlarla güçlendirilmiş versiyonlarını hayal edin işte. Sonra o da benim gibi bu çocuklu kadının nereden çıktığını merak etti tabii. Ve alper devreye girdi. Tahminlerim doğrulanmıştı. Alper biricik eşine her şeyi itiraf etmişti. Tabii bana da…
Liseden arkadaş olduğu bir polisin ona iyilik borcu olduğundan bahsetti. Eşinin terk ettiği bir kadının polis tarafından gayrı resmî bir şekilde buraya yönlendirilmesini sağlamak onun için hiç de zor olmamıştı. Şimdi de; kadın kulübede, Yasemin’in kararını beklemekteydi. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Acilen yardım bekleyen bir kadındı işte. Amaç için önemsiz bir insan…
Yasemin ne yapacaktı ki kabul etmekten başka? Çocuğunun tehlikede olduğundan da değildi. Bu amaç için o da emek harcamıştı neticede. Bir bebekten daha iyi virüsle yaşamaya uygun, ona uyum sağlayabilecek kim olabilirdi ki? Yasemin bunu biliyordu.
Kendisinden ne kadar da nefret etse de; kabul edecekti. Hepimizle paylaşacaktı bu sorumluluğu. Yine de; en çok o acı çekecekti. Bunu biliyordum. Onun için gerçekten çok üzülüyordum.
Kadını hep birlikte görmeye gittik. Ona rahat bir oda hazırlayıp; oraya götürdük. Minnettar ve mutluydu. Birkaç gün sonra doğuracaktı. Onu doyurmalıydık. Yani aslında umrumuzda olan bebekti. Bebeğin virüse uyum sağlayabilmesi için her şey yolunda olmalıydı. Kadına tıpkı bir çiçek gibi davranıyorduk. Hayatında görmediği bir muameleydi; ama şüphelenmek aklına bile gelmiyordu. İçgüdüleri körelmişti belki de. Ya da artık umrunda bile değildi.
İleride onunla çok iyi anlaşacağımızı; ama asla gerçeği ona itiraf edemediğimiz için hep karşısında boynumuzun kıldan ince olduğunu hissedeceğimizi, hep suçluluk duyduğumuz tuhaf bir ilişkimizin olacağını bilemezdik.
Ah Havva Hanım ah! Eğer koşulların uygun olsaydı canavar bir kadın olacaktın sen. Oysa şimdi sadece bir…’

Otuz Yedinci Bölüm

Hayatında ilk defa bu kadar açık kalan ağzını bir türlü kapatamayan Handan, çığlık sesini ve ardından gelen mesajı bekledi boş yere, belki mantıklı bir açıklama gelir diye… Olduk olmadık zamanlarda mesaj gönderen elçi neden şimdi susuyordu ki? Hem de sorularının cevaplanmasını en çok istediği zamanda…
Havva Hanım, onun bildiği Havva Hanım ise, hayatını en başından sorgulaması gerektiğine inanacaktı. Hoş, bunu çoktan yapmalıydı. Hemşirelik okuduğunu zannettiği annesi doktordu, babası Selim Amca’yı çok iyi tanımaktaydı ve kendisine bu konu hakkında en ufak bir şey söylenmemişti, konusu bile edilmeyen bir virüs hayatının tam ortasındaydı…
Şimdi de; Havva Hanım, yani işte… Havva Teyze meselesi vardı. Havva Teyze eğer Selim Amca’nın söylediği Havva Teyze ise, Handan bu dünyayı yerinden oynatabilirdi gazabıyla. Şu an öyle hissediyor, dokunsan gayzer gibi bilmem kaç kilometre uzağa buhar fışkıracak güç ve kararlılığa sahip olduğunu, adeta biliyordu. Her ne kadar bir insanın doğasına tamamıyla aykırı olsa da…

Otuz Sekizinci Bölüm

‘***
Çok sağlıklı bir erkek çocuğuydu. Virüsü doğar doğmaz, daha sütünü bile almadan; ağlaması için poposuna dahi vurmadan enjekte etmiştik. Sonra da poposuna vurmaya gerek olmadan yaygarayı basmıştı zaten. Ardından da annesinin kucağına vermiştik. Normal doğum yaptığı için yorgun olsa da ilk sütü içmesi gerekiyordu çocuğun. Hiçbir tuhaflık olmamıştı başlarda. Sonralarda da çok fazla uyumaya başlamıştı. Sarılık falan da değildi üstelik. Muhtemelen virüs kaynaklıydı. Yine de; sık aralıklarla uyandırıp annesinden emmesini sağlamamız gerekiyordu. Bunca aşırı ilgiden dolayı annesi şaşırmaya başlamıştı. Nedense hiç şüphelenmemişti ama. Resmen nöbetleşe yanında durmamamıza, gözümüzü bir an dahi olsa bebekten ayırmamamıza rağmen, zerrece şüphelenmemişti. Belki de gerçekten onca sıkıntıya rağmen insanlara olan umudunu kaybetmediğinden o kadar tuhaf gelmemişti ilgimiz. Bilmiyordum; ama ben olsaydım; ya da aramızdan herhangi birisi, bu durum karşısında kesinlikle şüphelenirdik. Belki de bu yüzden sevmiştik Havva Hanım’ı hepimiz. Bir nevi bizi tamamlamıştı bu yönüyle. Bu iyimserliği, şefkati ve kendisi iyi olduğundan herkesi de öyle zannetmişliğiyle.
Yok, saf değildi Havva Hanım. Sadece iyiydi, iyimserdi.
Bebeğin soluk alıp vermesi, kalp atışları ya da sindirimi bazen sorun çıkarıyorsa da; gözetimimiz altında olduğundan derhal müdahale ediliyordu. Bunun dışında her şey normaldi. Sadece onun gelişimi diğer bebeklerden çok daha hızlı seyrediyordu. Dikkate değer bir hızda hem de…
Bu beklediğimiz bir durumdu. Hatta beklediğimizden yavaştı gelişme hızı. Tabii İnsan henüz bir zigotken enjekte edilmişti virüs. Onunla karşılaştırılamazdı bile. Bu arada İnsan’dan ne zamandır bahsetmemiştim değil mi? Onu ihmal ettiğimden değil, gündemin yoğunluğundan… Aslında İnsan ile Havva Hanım’ı karşılaştırmayı ince ince planlamış, bunun üzerinde uzun uzun düşünmüştük. Zaten bilim insanları olduğumuzu biliyordu. İnsan’ı anlatmak o kadar da tuhaf olmayacaktı. Olmamıştı da… İnsan bebeği kıskanmıştı biraz, hissetmiştim bunu. Özellikle onunla gece-gündüz ilgilenmemiz, biraz üzerinden ilginin çekilmesi ona ağır gelmişti. Nihayetinde fazla ilgiye alışmıştı. Mantıken bunun nedenini anlamışsa da; duygusal olarak kötü hissediyordu kendisini. Bunu bizle de paylaşıyordu. Özellikle de Yasemin’le…
Yasemin, sık sık bebeği olduğunda dahi ondan ilgisini eksiltmeyeceğine söz veriyordu. Üstelik Havva Hanım’la arası iyi olsa da; konuşan bir maymunun varlığına alışması sandığımızdan kolay olmuştu, Havva Hanım İnsan’ı bebeğinden mümkün olduğunca uzak durmasını sağlamaya çalışıyordu. İnsan’ı üzmeden yapmaya özen gösterse de; İnsan bu durumdan dolayı kendisini çok kötü hissediyordu. Ne yapsındı Havva Hanım? O bir anneydi ve İnsan’a alışıp yanında güvende hissetmek zaman alacaktı. Özellikle de; kendisinden başka, savunmasız bir varlık yerine de düşündüğü ve içgüdüsel olarak onu korumakla programlandığı için…
Bunları İnsan’la konuşmuştum. Ona bunun Havva Hanım’ın elinde olmadığını söylemiştim. İnsan anlıyordu; ama henüz kabullenemiyordu. Farklı olduğunu idrak edemiyordu; çünkü o kendisi için farklı değildi.’

Otuz Dokuzuncu Bölüm

Galiba yavaş yavaş emin oluyordu Havva Hanım’ın sandığı kişi olduğuna ve artık içindeki gazabı kaybettiğini hissediyordu. Yerini bir tür çaresizliğe, ihanete uğrama ihtimalinin bile acı geldiği o son derece melankolik hâle bırakıyordu o şiddetli gazap. Keşke kalsaydı! Çaresiz hissetmeye alışık değildi Handan. Oysa gazap hoştu… güçlü hissetmesini sağlıyordu. Okumaya devam etmeden önce kendisini biraz rahatlatmak için tepeleme bir tabak dolusu çam fıstığı hazırlamaya karar verdi. Kalp ritmi için iyi olabileceği gibi, tadı ve ağzında bıraktığı koku bile mutlu olması için yeterdi. Çok iyi kalite fıstık veren bir çamı kendi elleriyle yetiştirmekteydi ve önceden kabuklarını kırıp hazırladığı kilolarca fıstığı vardı deposunda. Yediği her fıstıkta biraz daha rahatladı. Ağzında o muhteşem koku yayıldıkça, sanki nefesi açıldı, her şeyin daha iyi olacağına dair inancı arttı.

Kırkıncı Bölüm

‘***
Fark ettiniz mi bilmem; ama henüz bebeğe bir isim bile koymamıştı Havva Hanım. Düşündüğünü söylüyordu; ama bana kalırsa bir an önce bir ismi olmalıydı. Benlik bilinci oluşmalıydı. Eşinin ismini koymayacaktı Havva Hanım. Babasının ya da ailesinin herhangi bir üyesinin de… O saf ve temiz insan ölümüne kırgındı onlara. Kim bilir ne yapmışlardı?
Sonra onu buraya getiren, Alper’in arkadaşı olan polisin ismini koymaya karar verdiğini iletti bize. Söylediğine göre, bize gelmesi hayatında bir tür miladı oluşturduğu için, onu bize yönlendiren insanın ismini koymalıydı. Bir bilseydi…
Eğer bilseydi Alper koyardı aslında. Tabii bizden birisinin ismini koymayı tercih etseydi. Bizlerle görüşmeyi isteseydi. Bizleri bağışlasaydı…
Ailesini bile bağışlamamıştı ki Havva Hanım. Umarım asla bilmezdi.
Çocuğa kimlik çıkartmaya gitmek gerekirdi. Babasının yerine kimin yazılacağını çok düşünmüştü Havva Hanım.
Tıpkı çocuğunun adı gibi… Sonunda benden rica etti. Başından beri bunu düşündüğünü anlamıştım sonunda. Elbette kabul ettim. İnsan çok rahatsız olmuştu bu duruma ama…


Artık bir kimliği vardı çocuğun. Bu arada ismi Mert’ti…’

Evet… Handan şimdi bir paket patlamış mısır hazırlamaya gidebilir, hayatının dramını izler gibi, bu defteri okuyabilirdi. Çok acı bir kırmızı biber vardı elinde. Onu mısıra bol bol koyacaktı ve yana yana kıtırdatacaktı mısırları ağzında. Biraz tuz, biraz kara biber… hatta biraz da kekik, tabii ki bolca yağ…
Acaba Mert’in haberi var mıydı bundan? Eğer biliyorsa onu asla affetmezdi. Asla! Kendisiyle Mert’in pek bir farkı yoktu ki… Hatta ikisinin de fazla zeki olduğu söylenirdi. Çok fazla zeki…
Bir şekilde ona da mı virüs enjekte etmişlerdi bunlar? Onun için mi…
Yok yok… Hiç anlamaya çalışmayacak, mantık yürütmek için güzelim zihnini hırpalamayacak, sadece mısırı eşliğinde defteri okumaya devam edecekti.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Otuz Yedinci Bölüm 22.05.2020

Hayatında ilk defa bu kadar açık kalan ağzını bir türlü kapatamayan Handan, çığlık sesini ve ardından gelen mesajı bekledi boş yere, belki mantıklı bir açıklama gelir diye… Olduk olmadık zamanlarda mesaj gönderen elçi neden şimdi susuyordu ki? Hem de sorularının cevaplanmasını en çok istediği zamanda…
Havva Hanım, onun bildiği Havva Hanım ise, hayatını en başından sorgulaması gerektiğine inanacaktı. Hoş, bunu çoktan yapmalıydı. Hemşirelik okuduğunu zannettiği annesi doktordu, babası Selim Amca’yı çok iyi tanımaktaydı ve kendisine bu konu hakkında en ufak bir şey söylenmemişti, konusu bile edilmeyen bir virüs hayatının tam ortasındaydı…
Şimdi de; Havva Hanım, yani işte… Havva Teyze meselesi vardı. Havva Teyze eğer Selim Amca’nın söylediği Havva Teyze ise, Handan bu dünyayı yerinden oynatabilirdi gazabıyla. Şu an öyle hissediyor, dokunsan gayzer gibi bilmem kaç kilometre uzağa buhar fışkıracak güç ve kararlılığa sahip olduğunu, adeta biliyordu. Her ne kadar bir insanın doğasına tamamıyla aykırı olsa da…