Kategoriler
edebiyat Genel

05.11.2018

Bu okula herkes giremez, müfredatını herkes bilemezdi. Sınav, sınıf, teneffüs, devamsızlık, beslenme, kalem, defter, kitap, silgi… gibi kelimelerin kullanılmadığı, nesnelerin ya da kavramların yer almadığı bir okuldu burası.
Öğretmen ve öğrenci… Elbette öğretmeni ve öğrencisi vardı bu okulun; ama bildiğimiz gibi değildi durum.
Tabii ki her şeyi öğreneceksiniz. Önce okulun isminden başlayalım anlatmaya dilerseniz.
‘Güvenilirlik Okulu’
Bu okulda, önce güvenmeyi öğreniyorlardı öğrenciler; birbirlerinden…
Elbette yönlendiriciler vardı başlarında; ama asıl amaç birbirlerinden öğrenmeleriydi. Güvenmeyi öğrenince de güvenilir oluveriyordun ve salıveriliyordun dünyanın dört bir bucağına.
Onlara da güvenmeyi öğretiyordun.
Ve…
Her şeyi yavaş yavaş değiştiriyordun.
Değiştiriyor muydun gerçekten? Değişiyor muydu?
Bu okulu kuran kadının kıvırcık, harika saçlarla ve güçlü bir zırhla kaplı beyni buna inanamıyordu bir türlü. Güvenemiyordu…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ On Altıncı Bölüm: (11.06.2018)


Vay be! İlginç bir gün daha!
Bu şempanze o kadar çok yiyor ki, inanılmaz. Özellikle karbonhidrat veriyoruz ki beynini beslesin… Tamam, bu zaten öngörülebilir bir şeydi; ama bu hayvanın hiçbir şey yaptığı yok ki! Garip bir şekilde tutuk davranıyor. Tüylerini karıştırırken bile… Hareketleri çok sakar. Anlam veremiyorum.
Yasemin’in bir fikri var: Beyindeki, hatta omurilikteki tüm sinir hücrelerinde düşünce, yani bilinç oluştuğundan bilinçdışı yaptığı bir sürü hareketi bilinçle yapmaya hiç alışık olmadığından neredeyse hiçbir hareket yapamıyor bu zavallı hayvan. Tuvaletini bile yapamıyor.
Alper müdahale etmemiz gerektiğini söylerken Yasemin biraz beklememizi öneriyor. Belki de şempanzenin içindeki bilinç gelişebilir. Ben de Yasemin’le aynı fikirdeyim.


Garip bir gün daha… Durum hala aynı… Çok az şey yapabiliyor hala. Yemek yiyor; ama yemeği ona ellerimizle yedirmemiz gerekiyor. Çoğu zaman boğazında kalıyor. Soluksuz kaldığından suni teneffüs yapmak zorunda kaldığımız bile oldu. Sindirimi nasıl yapıyor bilmiyorum; ama galiba beyninin önceliği beslenmek olduğu için yemek ve sindirmek konusunda pek sorun olmuyor anladığım kadarıyla. Beyin, yani bilinç vücuttan bağımsızlaşmaya başladı galiba. Bu gerçekten çok ilginç bir durum.
Artık dışkılamaya başladı. Yavaş yavaş olacak galiba her şey. Alper hepimizden fazla düşüyor bu maymunun üzerine. Kendisini hala suçlu hissediyor olmalı.


Galiba bu virüs çok yavaş ve rastgele bir biçimde çoğalıyor. Nasıl çoğalıp vücudun hangi bölgelerine yerleşeceği hakkında en ufak bir fikrimiz yok… Yemek yemeyi kesti hayvan. Serumla besliyoruz. Soluk alması da düzensizleşti. Oksijen maskesine mi bağlasak? Kalbinin atışları da sekteye uğramaya başladı. Öldü ölecek!


İlk şempanzemizi kaybettik! Üzülmemem gerektiğini biliyorum; ama elimde değil işte! Hayvancağızın neden öldüğünü anlamak için beyin dalgalarını gösteren tüm kayıtları incelemeye almamız gerekiyor. Virüsün nasıl vücuda uyum sağladığını anlayabiliriz belki. Bunun ne işe yarayacağını, bunu anlamanın bize nasıl yardımcı olacağını tam olarak kestiremiyorum; ama böyle böyle ilerlemek zorundayız işte. Ölen hayvanların sadece ilki olacak bu şempanze.!
Bu arada… İnsan git gide büyüyor. Çok zeki bu çocuk! İnanamayacağınız kadar!


Virüs o kadar rastgele ilerliyor ki… ilerleyişindeki örüntüyü bile fark edemiyoruz. Neye göre ilerlediğini bir türlü anlayamıyoruz yani. Ölen maymunun kaydedilmiş hiçbir test sonucu ya da beyin dalgalarını kaydettiğimiz hiçbir grafik, bunu anlamakta yardımcı olmadı. Ne yapacağımızı, nasıl ilerleyeceğimizi bilmiyoruz. Acaba ölen maymunun kanındaki, uyum sağlamak için başkalaşmış virüsü başka bir şempanzeye bulaştırsak?


Aslında yapacağımız tek şey buymuş gibi görünüyordu zaten. Başkalaşmış virüsü yeni bir şempanzenin kanına zerk etmekten başka ne yapabilirdik ki? Tabii ki biraz seyrelttikten sonra. Öyle de yaptık… Canım o kadar sıkkın ki, en ufak bir şeyi yepyeni bir fikir gibi algılamak istiyorum günbegün düşmekte olan motivasyonumu yükseltmek için.
Bu şempanze önce hiçbir şey olmamış, virüs hiç zerk edilmemiş gibi hayatına devam etti. Akşama doğru davranışlarında fark edilebilir bir yavaşlama gözledik. Mesela çok yavaş hareket ediyordu. Yemeği de ağır çekimdeymiş gibi yiyordu.
Bu arada daha önceki şempanzenin yumurta hücrelerinden birisini dondurmuştuk. Bunun da ölmeden spermini alıp bir zigot üretmeliydik. Bir şekilde bu virüse maruz bırakılmış bir zigot olacaktı bu zigot. Virüse uyum sağlama ihtimali diğer maymunlardan çok daha fazla olacaktı doğal olarak. Belki de bunlara hiç gerek olmayacaktı. İkinci şempazede başarıya ulaşmış olacaktık. Peh… Bu ihtimalin gerçek olacağına bir an bile inanmıyorum. Motivasyonumun neden düştüğünü bilmiyorum; ama garip bir şekilde, içten içe başarılı olamayacağımıza inanıyorum. Ne oldu bana bilmiyorum… Daha birkaç gün önce çok mutlu bir adamken bir şempanzenin, ilk şempanzemizin ölmesi beni neden bu kadar etkiledi anlamıyorum. Ne bekliyordum ki? Bu virüsü inşa ederken yıllarımızı harcamışken ilk denemede her şeyin hallolacağını mı?
Acaba sperm örneğini şempanzeden ne zaman alsak? Virüsün tüm vücuda yayılıp yayılmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Her şey bununla da bitmiyor tabii. Virüsün değişiminin ne zaman en makul hale geleceğini bilmemiz imkansız. Öyle ya, bir an sonra şempanze ölüverir ve sperm örneği alınamaz. Onun için her fırsatta almak en mantıklı çözümmüş gibi görünüyor. Sabah-akşam hayvanın başından ayrılmıyoruz. Tıpkı ilkinde olduğu gibi… Gerçi bu kez sanki bir kat fazla ilgi gösteriyoruz. Ya da bana öyle geliyor.
Öyle ki, benim bu deftere yazmam çok büyük bir lüks. Bir de İnsan’ın ihtiyaçlarıyla ilgilenmek…
Eh neyse, gidip İnsan’ı kolaçan edeyim şimdi de. Sonra ikinci şempanzenin yanında nöbet tutma sırası bana gelecek.
Uykum var! Aslında hepimizin uykusu daima var… Bu şempanzelere virüs enjekte ettiğimizden beri doğru düzgün uyuyamadık hiçbirimiz. Bunun dışında işlerimiz de var üstelik. Benim dışarda işim yok; ama Yasemin’le Alper bir de arazi dışına çıkıp işlerine gitmek zorundalar. Gerçi ikisi de istifa etmeyi düşündüğünü söyledi.
Nasılsa yeterli birikimimiz var. Dedemden kalma biraz parayı yatırım hileleriyle sekiz katına çıkarmayı başarabildim. Riskli bir hareketti; ama ne yapayım, paraya ihtiyacımız vardı. Para hala bankada faizde…
Bakın, yazdıkça yazıyorum. Benim bir an önce gitmem gerek…

Kategoriler
edebiyat Genel

07.06.2018

Tek başıma oturduğum alçak duvara bakıyordum. Bir bahçeyle yolu sadece ayırmak için örülmüş bir duvardı. Tehditkar değildi, uyarıyordu sadece. Rica ediyordu.
“Burada bir bahçe var ve bahçedekiler bunu bilmenizi istiyor haberiniz olsun. Buyrun, üzerime de oturabilirsiniz. Belki bir şeyler yer, bir şeyler okursunuz. Yalnız çok rica edeceğim, bahçeye girmeyin. Belli mi olur, belki ayağınızla yeni bitmekte olan bir çiçeği eziverirsiniz. Yazık değil mi? Topunuzla bir gülün dalını kırıverirsiniz belki. Kedilerin, köpeklerin başımızın üzerined yeri var. En kötüsü bir kökün dibine tuvaletlerini yapıp toprağı eşerler. Ne güzel, gübre olur oncağızlara da. Bir de kuşlar gelir. Onlar da buyursunlar gelsinler. Zaten bir bahçenin, bir ağacın süsü kuştur…”
Sanki bunlar, duvarın herbir taşında harf harf, yazıyor, dalga dalga çınlıyordu. Çınlamıyordu, fısıldıyordu. Sakin bir yapısı vardı duvarın. Mütevazıydı. Taşları yumuşaktı. Yani elini sürdüğünde pürüzsüz ve yumuşak bir his veriyordu. Soğuk kış günlerined güneşin ısılarını saklayıp; üzerinde dinlenen canlılara sunuyordu. O kadar da cömertti işte.
Bu duvarla geçmişimiz çok eskiye dayanıyordu. Altı ya dayedi yaşıma… Şimdi on dokuz yaşında olduğumu düşünürsek, bu duvarın üstünde büyüdüğümü söylesem abartmış olmam sanırım.
Komşumuzun bahçe duvarıydı. Duvarıydı, derken hikaye etmek için değil, geçmişten bahsetmek için diyorum. Babam komşumuzun evini satın alınca, bahçe duvarı da bizim olmuştu. Bir şeye sahip değilken benim olması ve sahip olduğumda onu kaybetmek… Bu çok az rastlanabilir bir şeydi bana göre. Ne var ki, bu durum tam da öyle bir durumdu. Bahçeyi satın alır almaz duvarı yıkmaktan, hatta evi yıkıp büyük bir ev yapmaktan söz ediyordu babam. Ona duvarı yıkmadan bir çözüm bulmasını söylediğimde bana tuhaf gözlerle bakıp nedenini sormuştu. Aslında söylemek istemiyordum; ama işin ucunda duvarımdan olmak vardı. Onun için bana ne kadar tuhaf bakarsa baksın söylemeye karar verdim. Duvarı sevdiğimi ve onun üzerinde kitap okumaktan hoşlandığımı falan söyledim işte. Tabii ki her şeyi anlatmayacaktım.
Yine de yetmemiş, babam kararından vazgeçmemişti. Duvar yıkılacaktı.
Yıkıldı…
Taşlarını saklayıp başka bir şey yapacaktım. Teker teker taşıdım. Parçalanmışlardı; ama onun taşlarıydı. Korumaya ve yeniden kullanılmaya layıklardı. Herbirinin anısı vardı. Üzerlerini oymuştum bazılarının. Küçük bir keskiyle bir şeyler kazımıştım. Bazılarına gözyaşlarım dökülmüştü. Renkleri falan değişmemişti belki; ama belki mor ötesi bir ışıkla bakarsanız, gözyaşı damlalarımla yazdığım isimleri ve fiilleri okuyabilirdiniz.
Çok güzel bir evimiz olmuştu babama göre. Oysa ben artık evin dışında vakit geçirir olmuştum akşamları. Taşların yanıbaşında, onları başka bir halde hayal ederek; üzerlerinde oturup kitap okuyarak.
Gündüzleri de iki yıllık bir üniversitede Diş Protez Teknolojisi Bölümü’nde okumaktaydım. Öyle başarılı bir insan olmamıştım hiç; ama çok okumuştum. Cesaret edebilsem, belki de iyi yazacaktım; ama duvarıma anlatmak yetiyordu bana. Yani bir sanatçının izlenme, beğenilme ve önemsenme arzusuna sahip değildim.
Bir akşam eve geldiğimde, yani duvarımın yıkıntılarının yanına gittiğimde, orada hiçbir şey olmadığını gördüm. Yoktu… Taşlar kaldırılmış, arkalarında bir kırıntı dahi bırakılmamıştı.
Babama sorduğumda hiçbir şey söylememişti; ama ben onun bir şeyler yapmış olduğunu anlamıştım.
En büyük utesellim onlarla başka bir şey yapıldığıydı. Belki babamın onları attığı yerden alıp alçak duvarlara taş olarak kullanılmıştı bir kısmı. Belki de bir köpek kulübesi. Bir çiçeğin etrafındaki küçük taşların arasındaydı bir kısmı da…
Taşlar olmayınca neye anlatacağımı bilmediğim için kağıtlara anlatmaya başladım derdimi ben de. Aklıma ne gelirse, ne anlatmak istersem yazdım defterlere. Keskiyle taşlara yontmak yerine, içimdekileri defterlere çizdim kalemle.
Defterlerimi koyacak bir şey ararken; onu gördüm. Taşlardan örülmüş bir kütüphane…
Duvarımı bulmuştum.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ On Beşinci Bölüm: (07.06.2018)

İşte başlıyoruz… Yeni güne başlarken tarihi atmak yerine sadece “yeni bir gün” gibi tabirler kullanmayı planlıyorum…
Defterin günlük kısmının ilk günü:
Bugün yaptığımız virüsü, en zeki primatlar olan Şempanze ve orangutanlarda denemeye karar verdik ve bunun için ortam hazırlamak üzere kolları sıvadık… Bir yandan da asıl görevlerimizi yapmayı ihmal etmeden tabii…
Yasemin çok aydınlatıcı bir ameliyata girdiğini söyledi, nasıl bir şey olduğunu henüz bilmiyorum. Bunun gibi konumuzla hiç alakası olmayan şeyleri de yazacağım günlüğüme. Bu tür küçük ayrıntılar olmasa boşluklar dolmaz ki. Onlar dolmayınca da hayatımızda çıkan en ufak ses onun duvarlarına çarparak yankılanır… yankılanır… ve bu yankılanan ses sonsuzluğa kadar uzar… Kabus gibi, öyle değil mi!


İşte başarıyla başladığımız bir gün daha. Bugün beşer adet şempanze ve orangutan getirttik. Dedemden kalan arazide küçük bir baraka var… İşte oraya yerleştirdik onları. Zaten tüm işlerimizi burada yapıyoruz. Bu konuda çok şanslıyız; çünkü arazi tamamen kendi başına bir yer. Her yerden uzak…
Yasemin’in sevgilisi ve genetik mühendisi olan Alper hayvanlara bakmak için buraya taşındı. Kira da vermeyecek böylece. Yasemin ailesiyle yaşıyor henüz.


Yeni bir gün daha…
Bu orangutanlar kesinlikle çok zeki hayvanlar. Ne yalan söyleyeyim, insanlar üzerinde deney yapmak çok daha acısızdı benim için. Kendimi o kadar suçlu hissediyorum ki! Yasemin’le bunun için tartıştık zaten. Kaç yıllık doktor, hala bir türlü alışamadı denek hayvanlarına. Hoş, ben de alışabildiğimi söyleyemem ya… Bin yıl geçse de alışamayacağım bu işe; ama yapmak zorundayım işte! O kadar çabaladım bu iş için… Alper de pek hoşnut değil… ama o farklı şekilde gösteriyor. Zavallı hayvanlara öyle iyi davranıyor ki… Neredeyse kuş sütü eksik sofralarında. Saatlerce oynuyor onlarla…
Bence aramızdaki en olgun insan Alper. Doğuştan efendi bu adam yahu! İyi ki Yasemin bu adamı seçmiş. Başkası olsa, Frankeinstein’ı yaratan profesör var ya Victor Frankenstein… İşte o olsa kabul etmezdim vallahi… Her neyse… Ben şu yavru orangutanla oynamaya gidiyorum. Gerçekten de olağanüstü bir yaratık! Onun üzerinde deney yapma fikri bile…


İşte harika bir gün daha.
Yavru orangutanı korumam altına aldım. Diğerlerine ayıp olacak; ama kendime engel olamadım işte. Artık benim odamda kalacak. Ona bir isim de koydum: İnsan. Evet… Yavrunun ismi İnsan. Alper ismi duyunca sadece gülümsedi. Yasemin herhangi bir tepki vermedi. Gerek yoktu; çünkü ne düşündüğünü tastamam biliyorum. O da benim bildiğimi biliyor elbette. Kelimesi kelimesine şöyle düşünmüştü: “İşte artık tek takıntısı ete kemiğe büründü ve şimdi de bu adam onu besleyip onunla ilgilenecek…” Hatta biraz ileri gidip gözleriyle söyleyemediği düşüncesini bile tahmin edebiliyorum. Yasemin, benim bu yavruyu sevdiğimi düşünmüyor. Aralarındaki en insancıl olanı alıp ismini İnsan koyarak onu bir nevi takıntımın simgesiymişçesine totemleştirdiğimi düşünüyor. Belki de haklı. “Belki” diyorum; çünkü İnsan’a olan sevgimi yadsıyacak değilim. Cidden seviyorum onu. Tüyleri, tuhaf sesiyle… Hatta durmadan kaka yapmasını bile seviyorum.


Bir gün sonra, işte yine kalem elimde… Bu defa bir dönüm noktasından bahsedeceğim! Hiç unutmayacağım bir şeyden… Evet… Bugün büyük gün! Bugün tarihe yazılacak olan, bize ayrılan altın sayfaya altın harflerin ilk altın çizgisini çizdiğimiz gün…
Hasılı, bugün ilk virüs protatifimizi bir şempanzede denedik. Pek umudum yok; ama… Hiçbir muhteşem buluş ilk denemede yapılmamıştır çünkü. En azından benim bildiğim kadarıyla…
Birkaç gün bekleyeceğiz bakalım. Bu arada İnsan büyüyor… Çok çabuk hem de! Bu inanılmaz bir şey… Bir çocuk yapmalıyım… Ya da ne gerek var ki… İnsan var işte ya…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ On Dördüncü Bölüm: (05.06.2018)

“Yasemin’le dostluğumuz üniversitede de devam etmişti. Hem de hiç gerilemeden… Hep ilerleyerek… Üniversitede sınıf arkadaşıydık onunla. İkimiz de aynı bölüme girmiştik. Farklı nedenlerle evet; ama aynı bölümde dirsek çürütmeyi tercih etmiştik ikimiz de.”
İşte Handan şimdi gerçekten afallamıştı. Annesinin tıp okuduğunu bilmiyordu çünkü. Garipti… Çok çok garipti…
Onun bildiği kadarıyla annesi hemşirelik okumuştu. Hatta diploması bile vardı. Acaba okulu yarıda bırakıp hemşirelik okumaya mı karar vermişti? Peki Handan bu durumu nasıl olur da bilmezdi! Annesi ona kendisinin de bir zamanlar tıpkı Handan gibi tıp okumuş olduğundan neden hiç bahsetmemişti?
Oysa kendisi bir kiralık katil olduğunu dahi onlardan saklamamıştı. Kim bilir daha neler vardı kendisinin bilmediği! Bu kadar küçük bir şeyi bile sakladığına göre… Hem neden saklamış olabilirdi böyle bir şeyi? Kimden… Sadece kendisinin bilmemesini istemediğinden saklamazdı. Böyle bir şeye bunun için gerek yoktu. Aslında tıp okumuş olduğunu başka birilerinden saklamak istiyor olmalıydı annesi. Beynini patlatsa dahi bunun nedenini anlayamayacağı belliydi. O zaman defteri okumaya devam etmekten başka yapacak bir şey yoktu. Selim Amca daha neler anlatacaktı bakalım…
“Okulu bitirdikten sonra bölümlerimiz değişmişti yalnızca. O beyin cerrahı olmak istemişti. Aslında bağımsız olarak; yani kendisi istediği için bu dalı seçmişti; ama benim işime destek olması için biçilmiş kaftandı beyin cerrahi.
Yapmayı hedeflediğim şeyi en başından bilen tek kişiydi Yasemin. Sonra da bilgi edinmek için arkadaş olduğum bir genetik mühendisliği öğrencisi öğrendi hedefimi. Sebebi de Yasemin’le onun birbirlerine aşık olmasıydı. Yani bu arkadaşlığa kendisi de organik bir bağla bağlanacağına göre ve tabii ki bu konuda oldukça yararlı olacağını da göz önüne getirince ona durumdan bahsetmeyi uygun bulmuştum. 
Böylece ekibimiz tamamlanmıştı.
Aslında bu bir günlük olacaktı; ama her şeyi başından anlatmazsam bu günlüğün hiçbir anlamı olmayacağından, yarı anı defteri yarı günlük, garip bir şey olma yolunda ilerleyecekmişe benziyor bu defter. Günlük kısmına geçmeden önce şu an itibariyle tasarladığım şeyin ne olduğunu açıklayayım:
İnsan beyninin nasıl işlediği hakkında kesin, yani net bir fikrimiz yok, bunu biliyoruz. Yani beynin, milimi milimine her bölgesini bildiğimizi iddia etsek, üstelik beynimizin yüzde onunu dahi kullanabildiğimizi söylesek, bilim insanları tarafından alaya alınmaktan başka bir tepkiyle karşılaşmayacağımız konusunda sizi temin edebilirim. Bu işi yaparken ben de beynin yapısını milimi milimine bilerek ya da bildiğimi iddia ederek… yahut da öğrenmeye çalışmayı düşünerek bir şeyler yapmayacağım. Heyhat… Böyle bir şeyi, yani beynin milimi milime her bölgesi hakkında bilgi sahibi olmayı ne kadar çok istesem de; bunu yapamayacağımın, böyle bir şeye ne ömrümün ne de potansiyelimin yetebileceğinin idrakındayım. Henüz o kadar delirmedim ben… Evet, elinde iyi bir ekip var ve bunun için içimdeki motivasyon kaynağı neredeyse sınırsız… Yine de ben, bildiğim kadarıyla vücudu etkileyerek hedefime ulaşabileceğimi düşünüyorum. En azından bunu bir kere denemeden ölmek istemiyorum…
Sözün kısası, toplumu değiştiren ya da değiştireceğini sanan ideolojilerin aksine ben, insanı değiştirmeye çalışıyorum. Daha etraflıca düşünmelerini, bir şeyi değerlendirirken otomatik olarak değil de; her defasında aynı şeyi bile olsa yeniden düşünerek değerlendirmelerini sağlamayı, yani beynin her hücresine bilinç aşılamayı hedefliyorum.
Size şöyle açıklayayım: Bir tarayıcı düşünün… Hani şu bir sayfanın yavaş yavaş resmini çekip dijital halde bilgisayarda depolayan makinelerden söz ediyorum. O tür makinelerde bir ışık vardır. Tarayıcının başından sonuna gider ve makinenin üzerindeki şeyi yavaş yavaş tarar…
Oysa bir tarayıcıda gelip giden bir ışık değil de; tarayıcının her milimetresinde, kendi alanından sorumlu onlarca ışıkçık olsa ve her ışık kendi görevini yapsa, tarayıcı bir saniyede işini bitirmez miydi? Böylece tarayıcı baştan sona giderken tarayıcı tarafından net görünmeyen ya da taranan şeyin kayması durumunda, tarayıcının performansının çok daha düşük olduğunu düşünürseniz, her milimde kendi görevini yapan ışıkların bulunduğu bir tarayıcının bu tür problemlerle çok daha az karşılaşacağını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz.
İşte bunu, yani tarayıcıyı beynimiz varsayarsak, Beynimizdeki düşüncelerimizi, daha doğrusu düşünme sürecimizi de tarayıcımızı baştan sona dolaşan o ışık olarak tasavvur edelim…
Bu ışık hem bir uçtan diğer uca gitmek için enerji harcıyor hem de gittiği yeri düzgün görüntüleyebilmek için öyle değil mi? Bununla beynimiz arasında bir paralellik kurarsak, düşünme sürecimizin, yani düşünürken kullandığımız yöntemimizin de aslında gereksiz enerji harcamak üzerine kurulmuş olduğunu görürüz. Bir de tarayıcıda taranan şeyin devamlı değiştiğini de düşünecek olursanız… Yani anlık olarak henüz o şey hakkında düşünmekteyken koşulların değiştiğini gözünüzün önüne getirsenize, daha tarayıcı/düşünme süreci hala ortalarda bir yerdeyken en baştaki şey değişmiştir. Dolayısıyla taramakta/düşünmekte olduğunuz şey de değişir… Biraz karışık anlattım galiba… Adam sen de! Kimin umrunda ki!
Yapmak istediğim şeyi Yasemin ve diğerleri oldukça iyi anlayıp beni bu konuda yalnız bırakmamakla kalmayıp amacımı paylaşıyorlardı. Önemli olan da buydu.
İşte şimdi her şeyi açıkladığıma göre şimdiye dönebilirim. Yani şimdi, bu defter amacına uygun bir şekilde, bir günlük olarak değerlendirilebilir. Tek farkla ki, ben diğer günlük yazarları gibi başlayan her yeni günde tarihi yazmayı bir türlü benimseyemiyorum. Daha önce birkaç günlük girişimim olmuştu; ama becerememiştim. Oldum olası tarihlerle aram iyi değildir zaten… Zamanı dilimlere ayırmayı sevmem çünkü. Zamanın resmi tarihinden çok beni etkileyen anların kayıtlarını tutmayı severim. Eğer bir şekilde zamanı etiketlemem gerekecek olursa “Yasemin’in bana ip atlamasını öğrettiği zaman” ya da: “Beynin sağ lobundaki bir bölgenin neyi komuta ettiğini öğrendiğim an” diye etiketlerdim. Bu da benim için yeterli olurdu.
Peki o zaman… Buraya yazacağım son bir şeyden sonra, bu defteri günlük olarak kullanmaya hazırım: Aslında bu yazacağım şey bir nevi hatırlatma… Evet… Şu aralar bir virüs geliştirdik… Beyinde, daha önce bahsettiğim değişiklikleri yapacağını umduğumuz bir virüs. İnsana göre şekillenip en yüksek performansı sağlayabilecek kadar iddialı bir virüs…
Bu işte en az görev bana düşüyormuş gibi görünüyordu; ama onları koordine edip planı yapan kişi bizzat bendim. Dahası ben diğer ikisinin alanına ilişkin birçok şey bilirken onlar sadece kendi alanlarına vakıftılar.