Kategoriler
edebiyat Genel

29.01.2020

Kitabın sayfalarına nazaran kalın ve parlak arka kapağını bıraktığımda içim bilmem kaçıncı defa burulmuştu. Onu özleyecektim. Sanki bu kez daha fazla, daha derinden özleyecektim. Onun yerinde olabilirdim. Öyle birisi olarak yaşayabilirdim. Onun gibi olmamam için geçerli hiçbir sebebim yoktu. Cinsiyetlerimiz aynıydı. O da ayrıcalıksız olan cinsiyete mensuptu benim gibi. Cüsselerimiz, boylarımız, inançlarımız, konuşma tarzlarımız… aynıydı. Aramızda çok az fark vardı. Adlarımız, yaşadığımız toplum, etrafımızdakiler… Bir dakika, etrafımızdakilerin bir kısmı benzer türde insanlardan müteşekkil sayılabilirdi. Onun hayatında önemli olan birkaç kişi benimkilerden fersah fersah farklı olsa da. Ne var ki. Yine de bu durum mızmızlanmam için yeterli bir bahane değildi. Dünyasına bir yanlışlık sonucu giriversem hiç tuhaf gelmezdi. Keşke…
Bir kitaba girip oradaki insanların hayatlarını yaşamak istediğim için kim suçlayabilirdi beni? Basit bir evin içindeki ortalama bir kızı… Dişe dokunur hiçbir hayat deneyimi olmayan, bir gülüşü, rastgele söylenmiş bir sözcüğü haftalarca konu edebilecek kadar sığ bir kapta yaşayan, kendisine kendi ağzıyla bile ağız dolusu ‘kadın’ bile diyemeyen fazlaca yaşlanmış bir kız çocuğundan başka neydim ki? Hayatımda bir kadının alabileceği hangi sorumluluğu alabilmiştim? Yönetebileceğim bir evim ya da çekip çevirebileceğim bir eşim olup olmaması değildi mesele. Mesele cesaretti. Hayır, mesele her şeyden önce, bir şeyi istemekti. İstemem gerektiği için değil de; sevdiğim ya da ihtiyacımın olduğunu hissettiğim için istemek…
İşte onun için her parlak kitap arkasından sonra mat bir hüzünle boğulacaktı ciğerlerim. Romantik kitaplar değildi okuduklarım. Yani içlerinde romantizm bulunan; ama daha çok istek ve cesareti barındıran kitaplardı. Kurgulanmış bir gelecekte geçiyordu bazıları. Bazıları ise günümüzde. Zamansız kitaplar da vardı; ama aralarındaki ortak nokta istek ve cesaret içermeleriydi.
Gerçi bu kez durum biraz farklıydı. Bu kitapta Muradım gizliydi. Hani büyük harfle yazılıp bir isim olmayan şey. O zamana kadar istediğimi bile bilmediğim küçük bir arzu kıvılcımı. Çeliği bile eritebilecek kadar güçlü, küçük bir kıvılcım…
Kitaptaki benden on yaş küçük olsa da; fersahlarca deneyimi içinde barındırabilmiş kız, tesadüfen, benim Arzumu gerçekleştirebilmişti. Zaten onun için farklıydı bu kitap diğerlerinden.
Bir türlü gerçekleştiremediğim, değil gerçekleştirmek, bunu denemeye bile cesaret edemediğim şey o kadar da imkansız değildi. Aslında hiç imkansız değildi. Sadece dile dökülmesi tuhaftı. Ben kendimi yaşama kaptırmak istiyordum o kadar. Bu kadar basitti işte. Biraz açmak gerekiyor elbette. Birisinin gülüşü hoşuma gitmişse bunu defalarca düşünmek tabii ki güzeldi; ama insan söyleyemediğini düşünürdü çoğu zaman. Söyleyemediği şeyi nasıl söyleyebileceğini. Söyledikten sonra ne olacağını. Düşünür dururdu. Düşünür, dururdum…
Oysa kafamı meşgul etmesi gereken çok daha önemli şeyler olmalıydı benim. Bu önemli olmadığından değil. Düşünülmesi gereken şeyler vardı, bir de konuşulması gereken şeyler…
Bu ikisini ayırmak gerekirdi. Konuşmadan önce düşünmmek elbet son derece gerekliydi; ama konuşulması gereken durumlarda çok düşünmek lüzumsuzdu.
İşte o kız bunu gerçekleştirmişti oldukça sıradan hayatında. Bir kurgu olduğu için bu çok zor olan şeyi kolaycacık yapabildiğini düşünüp bunu bahane olarak kullanmak son derece kolaydı benim için. Evet, bunu yapabilen hiç kimse yoktu etrafımda. Yine de; yapabileceğimi, böyle bir şeyi hayatıma geçirmeye çalışabileceğimi, başarılı olabileceğimi biliyordum. Buna inanıyordum. Sadece bunun zorluğu beni durduruyordu şimdilik. Böyle bir şeye ihtiyacım olduğunu yeni fark etmiştim ve bunu sindirmem gerekiyordu. Ondan sonra da…
Sonra ne yapacaktım? Eylemsizlik zihmimi bulandırmıştı. Ne yapacağımı düşünürken ansızın aklıma geldi. Acaba bu kitabı yazan şahıs nasıl bir insandı? Başka bir ülkede olması artık hiçbir sorun değildi. Nasıl olsa sosyal medya vardı. Video siteleri vardı. Mutlaka konuşmuştu bir yerlere. Mutlaka bir şekilde bir iz bırakmıştı internet denilen şu yapışkan örümcek ağına. Oralardan nasıl biri olduğunu öğrenecek, belki de ondan tavsiye alma fırsatını yakalayabilecektim.
İzlerini çok kolay bulmuştum sosyal medyada. Birkaç röportajına da rastlayabilmiştim. Güzel gülen bir insandı. Özgüvenini bayrak gibi sallayanlardan değildi. Her şeyiyle normaldi. Bir soruyu yadırgamışsa söyleyen, tuhaf şeylere gülen; ama gerçekten içinden geldiği için gülen bir insan…
Yine de; böyle bir tavsiye istemek için ona ulaşmak saçmaydı. Zaten tavsiyelerini bir kitapta vermişti bana. Bir röportajında “ben yazdığım kurgular sayesinde kendimi buldum,” gibi bir cümle sarf etmişti. Acaba, ben de olmak istediğim gibi bir insandan bahseden bir kurgu yazıp tasarladığım karakter gibi olmayı mı deneseydim? İşe yarar mıydı gerçekten?
Yazdığım kurguyu yayınlamaya çalışmak zorunda bile değildim. Dolayısıyla profesyonel bir şekilde yazılmış olması gerekmiyordu. Ben kurgumu kendime bir nevi kılavuz çizgi olsun diye yazacaktım.
Gitmekte olsam da bir türlü benimseyemediğim işimden sonra bir saatimi ayırabilir, bir şeyler yazabilirdim.
İlk hafta çok az şey yazabilmiştim. Sözcükler bir türlü elimin altındaki tuşlardan akmıyordu. Oysa tuş tıkırtılarından ve bu tıkırtıları çıkaran kişi olma fikri çok hoşuma gitmişti. İş yerimde de işim gereği klavye kullanıyordum; ama bu tıkırtılar çok daha anlamlıydı. Yine de ilk hafta kendimi çok yorgun hissediyordum. Ben de yöntemimi değiştirmeye karar verdim. İşten sonra değil de; sabah erkenden yazmayı deneyecektim. Erkenden uyanacak ve yazacaktım. Hem belki işe yetişmek için gereken zaman kısıtlaması beni motive edecekti. Etmişti de… Kurgumdaki kadın okuyup özlediğim kitaptaki kadından çok daha farklıydı. Daha çok bana, olmak istediğim kişiye ve birazcık da olduğum kişiye benziyordu. Bir kısmıyla da hiç benzemiyordu.
Maceralar yaşıyorduk. Bir sürü macera… Hep isteyip bir türlü yapamadığım ne varsa onunla yapıyordum. Dahası, yapmak istiyordum böylece. Yazıda kullanmak üzere araştırmalar yaptıkça onu bizzat yaşamaya olan arzum tavana vuruyordu.
Aslında düşündüğümde yaşamış gibi olup isteğimin azalmasıyla, yazdığımda isteklerimin artması arasındaki tezat ilginçti. Böyle olacağını bilsem, çok daha önce başlardım yazmaya.
Peki gerçekten bunları hayata geçirecek kadar fazla mıydı motivasyonum? Bunu yazmakta olduğum kurgu bittiğinde düşünecektim. Aslında düşünmeyecektim, doğrudan doğruya harekete geçecektim.

Kitabım bitmişti. Ne var ki hiçbir yayınevine göndermemiştim onu. O benim için bir kurgu değildi sadece. O bir kılavuzdu. Önce kılavuza uyacak, sonra belki, gönderecektim.

Bitmişti… Kılavuzu bitirmemiştim. Hala uymam gereken bir yapıttı o benim için; ama yapmayı kağıt üzerinde planladıklarım, teker teker yapılmıştı. Teker teker…
Daha çok şey vardı planlanıp uygulanacak.
Artık yapabiliyordum. Kendime ağız dolusu “kadın” diyebiliyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

11.05.2019

Kitabın sayfalarını çevirdi. Bomboştu kitap. Oysa o, kitabın boş olmadığını biliyordu. Sadece kendisi okuyamıyordu.
Sayfaları çevirmeye devam etti. Okuyamayacağını bile bile…
Bazen amaç sadece çevirmekti. Sadece beyhude bir özlemle, hiçbir işe yaramayacak olan bir şey yapmak…

Kategoriler
edebiyat Genel

08.09.2018

Yetimhanede büyümüş bir insanın sevgiye hasret oluşundan söz ederler hep. Kimin değil ki? Kim değil ki? Ben yetimhanede büyümüş değilim; ama insanların sevgiye hasret oluşundan ve buna bizzat kendileri neden oluşundan son derece muzdaribim.
Saçma sapan kuruntular, arkalarına gizlendikleri; salt bahaneden oluşan kurallar, ki kurallara karşı çıkmaktan asla söz etmiyorum şu anda, sadece kuralları bahane olarak kullanmaktan söz ediyorum…
Ve daha bir sürü şey, bir sürü şey…
En büyük edebiyatçılar bile bunu yapmışlar. Hem de sanatlarına malzeme yapmışlar sevgiye olan özlemlerini. Yani önce bu sonucu hazırlayıp; sonra da bundan yararlanmışlar. Kötü mü olmuş? Yoo, sadece özlemimiz, sanatçı noterler tarafından tasdiklenmiş hepsi o kadar.
Hasretimiz kendisine büyük alanlar bulmuş onlar sayesinde; çünkü artık varlığı özenilesi bir şeymiş belki de.
Kişiden kişiye bulaşmış hasret. Sevgisizlik de…
Özlemek için sevgiyi dışlamış insanlar git gide.
Mesela Kafka…
Prag’da; sevgili mektup arkadaşının uzağında yaşamış, hep onu özlemiştir. Onu ve onun tarafından sevilmeyi… Sevmiştir belki; ama sadece kendisi için…
Bunun bir zararı mı vardır?
Bilmem…
Attila İlhan, Aysel’ine ‘git başımdan,’ demiş; onun tarafından sevilme arzusunu itmiş ve ittikçe daha derinden yaşamıştır. O ‘ben sana göre değilim,’ demiştir; ama acaba gerçekten öyle midir? Öyle mi düşünmektedir?
‘ben sana göre değilim, sen bana göresin’ mi demek istemektedir acaba?
Yani ben seni severim; ama…
Aaah!
Bunları düşünürken bile anlıyorum hayatın sevmek ve sevilmekten öte bunların boş hasreti üzre geçeceğini. Dünyanın bizler tarafından böyle kurgulandığını çünkü. Ve dahi; korkularımızın ancak buna izin verebildiğini.
Bunları düşünüp; ona sevgimi söylemekten vaz geçiyor, boş bir hasreti yaşayanlar, doymayanlar… kervanına katılıyorum böylece.

Kategoriler
edebiyat Genel

04.06.2018

Yıllardır onu görmemiştim. Ne kadar özlediğim hakkında hiçbir fikrim
yoktu. Nefes alışını duyduğumda, bu kadar karakteristik bir şekilde
havayı içine çektiğini fark edebildiğime bile şaşmıştım. Aslında
uzakta olduğumda da başka kimsenin olamayacağı kadar çok defa aklıma
geldiği doğruydu; ama bunun üzerinde pek durmamıştım. O, arkadaş
ortamımda sadece bir ayrıntıydı ve ben de küçük şeyleri daha çok
özlediğimi falan düşündüm. Yani onu düşünmemin genel özlemimin bir
tezahürü olduğunu varsaymıştım. Genel olarak İnsanları görmediğimde
özlediğimi fark edememe gibi bir huyum vardı.
O da… O da şaşırmıştı bir şeye. Galiba aynı şeye.. İkimiz de
birbirimizi gördüğümüze nasıl bu kadar sevinebildiğimize şaşmıştık.
Madem bu kadar seviyorduk birbirimizi, neden uzun zaman boyunca sadece
selamlaşmakla ya da beylik konuşmalarla yetinmiştik? Neden hiç
aklımıza gelmemişti herhangi bir şekilde iletişim kurmak? Gelmişse
bile bizi alıkoyan şey neydi? Cesaretsizlik mi? Hiç sanmıyordum. Yine
de bizi engelleyenin ne olduğuna dair alternatif bir fikrim yoktu. Bilakis, bir araya gelmemizi gerektiren bir sürü sebep ve fırsat vardı. İkimiz de oldukça sosyal
kişilerdik sınıfta. Tartışmalara katılır, genelde aynı gruplara
çağrılırdık ders çıkışlarında. Buna rağmen birkaç durum dışında birbirimizle hiç kesişmemiş, doğru düzgün diyalog kurmamıştık.
Şimdi, karşılaştığımız o anda, bu durumu değiştirecek; birbirimizin bildiğini, yani birbirimizi ne kadar özlediğimizi; dolayısıyla önemsediğimizi, birbirimizden saklayacak; ama birbirimizle konuşmaya başlayacaktık.