Kategoriler
edebiyat Genel

25.01.2020

Yukarı doğru uzattı kollarını. Omuz başları acısa da devam etti. Ayakuçlarına bastı. Uzandı…
Ağacın dallarına sıkışmış kumaşı kurtarmaya çalışıyordu. Olmuyordu. Ağaca da dikenli dallardan ötürü yanaşamıyordu. Aynı nedenle tırmanamazdı da. Kumaşın neye benzediğini seçemiyordu; ama rengi harikaydı. Mavi ve sarının yanında çok hafif kırmızının da olduğu türden bir tür yeşil… Dikişten iyi anlardı. Onu keser, biçer, bir şekilde istediği hale getirirdi mutlaka.
Zıpladı ve görece az dikenli bir dala tutunmaya çalıştı. Olmadı. Bir daha denedi, olmadı. Bir daha… Bir daha…
Sonunda kalın bir dala tutunabildi. Bu kez de bir eliyle kendisini birazcık çekmesi gerekiyordu. Oldu… Kumaşa diğer eliyle ulaşmıştı. Onu çekti ve daldan kurtardı.
Kadife, düz bir kumaştı. Belki çalışma masasını kaplatabilirdi Onunla; ama kadife bir kumaşın o ağaçta ne işi olabilirdi ki? Bu kez de onu merak etmeye başlamıştı.
Kumaş ağırdı, fazlaydı. Rüzgar onu buraya kadar taşımazdı. En azından bu iklimde. Üstelik kumaşın kılına zarar gelmemişti. O çekerken bile…
Arkasında bir ses duyana kadar merak etmeye, bunun üzerinde düşünmeye devam etti.
‘EE, beyendin mi?’

Kategoriler
edebiyat Genel

19.01.2020

Bebeğimizi seviyorduk; ama farklı olduğu için korkuyorduk ondan. Böylesine bir varlığı, yaratık demiyorum, nasıl olur da biz dünyaya getirebilirdik?
Daha doğumunda küçücük bir bülbül girmişti hastahaneye nasıl yapmışsa. Kimse de çıkartmamıştı. Bir zararı yoktu ki…
Bir de bakmıştım ki omuz başımda şakıyor. Ben bağırıyorum o şakıyor. Sonra, hiç acı içinde değilmişim gibi susmuş onu dinliyorum. Kafası çıkar çıkmaz o da susmuştu. Bir sessizliktir olmuştu odada. Acımı unutmuştum. Bülbül de sesini. Onu bekliyorduk sanki.
Hemşire onu eline alana kadar bülbül beklemiş, bebek alçak sesle ağlayınca o da yatıştırırcasına şakımaya devam etmişti.
Sonra kediler, köpekler, sincaplar, kuşlar, kurbağalar… gelmişti yanına. Konuşmuştu onlarla.
Biz ise korkuyorduk varlığından. Normal olmayışından. Doktorlara gidiyorduk boş yere. Aslında bu çabamızın boş olduğunu biliyorduk. Yine de yapabileceğimiz bir şeyler olmalıydı. Bizim olan şey normal olmalıydı çünkü. Normal olmalıydı ki, normal olmayan şeylere rahatlıkla içerleyebilelim. Normal olmalıydı ki, fazladan çaba sarf etmeyelim hiçbir şey için.
Yine bir gün hazırlayıp bir yere götürecektik ki, beşiğinde bulamadık. Yoktu. Küçücüktü zaten. Emekleyemez ya da yürüyemezdi. Her yerde aradıysak da bulamadık onu. Belki de pek fazla aramadık.
Bir daha hamile kalmıştım. Bu kez bebeğimin yanına hiçbir bülbül gelmemişti. Acımı hiçbir şey dindirmemiş, hiçbir şey ruh halimi düzeltmemişti.
Bebeğin her şeyi normaldi. Farklı hiçbir şey hatırlamıyordum onun hakkında.
Bebeği sevememiş miydim yoksa? Peki diğerini sevmiş miydim?
Bebek büyürken bu sorular da git gide büyüyordu kafamda. İlkini çok merak ediyordum. Ne yapıyordu acaba? Neredeydi? Şimdiki ailesi ona bizim yaptığımızı yapıyor muydu? Bozukmuş gibi düzeltmeye çalışıyorlar mıydı onu?
Bir gün, bebeği yatağına bırakıp işimi gücümü yapıyordum. Aniden kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Onun sesini gülerken duymadığımı fark ettim o an. Sanki odada bir bebeğin gülerken alınan kayıt çalınmaktaydı. O kadar yabancıydı bana bu gülüş.
Yanına gittiğimde, yüzünün bilmediğim bir tür boya ile boyandığını, üzerine, iki yanağına birer alacalı kuş tüyü resmi yapıldığını gördüm.
Anlamıştım! Bu resmi büyüğü yapmıştı.
İki yanağından, tam tüylerin üzerinden öptüm çocuğumu.
İkisini de sevmeye hazırdım. Hevesliydim!
Arkamda bir bülbül kanat çırptı. Biliyordum ki o da buradaydı.

Kategoriler
edebiyat Genel

24.10.2018

‘Yalnızım! Yalnızım! Yalnızım…’
Bu ümitsiz inlemeler bir uçağın kara kutusundaki kayıttan geliyordu. Nasıl olmuşsa olmuş, diğer kayıtlar silinmişti ve sadece bu dokuz uzun hece kalmıştı. Devamlı dinliyordum bu çığlıkları. Yalnız bir adam… Nesli tükenmiş bir canlı…
Aslında herkes, teker teker her birey öldüğünde nesli tükenmiş bir canlının son ferdi ölmüştür bana göre. Yoksa çok mu duygusalım?
Hayır, öyle değilim, sanmıyorum. Herkes herkese göre aynı galiba. Duyguları genellendiğine göre. Bunun için kitaplar yazıldığına ve çoğu da doğru çıktığına göre öyle olsa gerek.
Dördüncü dünya savaşı bitmiş, tek tük insan kalmıştı. En azından birkaç kilometreye iki üç insan düşüyordu bildiğimiz kadarıyla. İnsanlar toplanmaya çalışıyordu; ama olmuyordu. Birbirimize güvenemiyorduk.
Bu çığlıklar üçüncü dünya savaşından kalma olsa gerekti. Ya da daha önce…
Ne önemi mi vardı? Çok önemliydi. Geçmişten bir şeyin duygularımı bu kadar yansıttığına ilk defa rastlıyordum, ki binlerce kitap okumuş, on binlerce film izlemiştim ben.
Bir kütüphaneyi mesken tutmuştum. Bir zamanlar cadde olan yer de benim tarlam, çok eskiden sadece et olarak görebileceğiniz birkaç keçi de hayvanlarımdı.
Tek başımaydım ve mutluydum. Bir sürü adam gelmiş, beni alt etmeye çalışmıştı. Öyle ya, ben yalnız bir kadındım. Onlarsa güçlü, deneyimli ve hırslı; kaybedecek pek bir şeyleri olmayan erkeklerdi.
Oysa ben, onların sonradan alışmaya başladığı türden şeyler yaparak; tuzak kurup insan avlayarak büyütülmüştüm. Onlar benimle karşılaştırıldığında dünkü çocuklardı.
Tek eksikliğim aşktı; ama ben yalnızdım.
Tıpkı sessizce ölen kara kutudaki adam gibi…
Ama ben ölmeyecektim.
Yani sessizce ölmeyecektim.
Madem uçağım düşmemişti, madem imkanım vardı, çıkacak ve ortalığı keşfedecektim.
Aşkı hiç bulamasam bile, sessiz ölüyor sayılmayacaktım artık.
Sesime yankı bulmuştum ve onu büyütmüştüm bir şeyler arayarak.
En azından deneyerek…

Kategoriler
edebiyat Genel

17.10.2018

Elleri yumuşacıktı. Düşünceleri ve sesi de… Sesi kalın, boğuk ama yumuşaktı. Başka birisi onun sesini alsa çok korkutucu bir şekilde kullansa insanların gözü korkardı; ama o kullandığında insanlar kendilerini güvende hissediyorlardı. Çok iri bir insan değildi. Ne var ki, iri bir insan dahi onun tarafından kollanacağını düşünürdü. Bir kavgaya girip yara almadan çıkabilirdi sanki. Güçlü kuvvetliydi. Belki de onun için kendisine bu kadar güveniyordu. Kaslarının her lifini gerektiğinde ve gerektiği kadar kullanmanın bilgisine sahip olduğunu düşündürüyordu insana.
Fikirleri de güçlüydü. Esnek ve güçlü… Önyargısız birisi olmaya çalışırdı; ama ağlayan insanları sevmezdi. Çok gülenleri de…
Sevmemek, kötü davranmak değildi onun için. Sevmediğini belli bile etmemeye çalışırdı. Bir bebeğin ağlaması bile daraltırdı onu. Kendisi bir damla gözyaşı bile dökmemekle övünürdü. Belki de dökemediği için dökmemişti…
Çok nadir gerçekten gülerdi. Ağlamak ve gülmekle ilgili bir sorunu olsa gerekti.
Bir gün, çok çok güzel bir kadının ağladığını gördü. Yanından, yalvaran gözlerle ona bakmasına aldırmadan; yürüyüp geçti.

Kategoriler
edebiyat Genel

28.09.2018

Her iyi davranışımda kavanoza bir kuru fasulye atardı annem çocukken. Fasulyelerin kavanoza atılırken çıkarttığı sesi severdim. Onları yemek amacıyla biriktirmediğim belliydi. Kavanozu salladığımda duyduğum şıkırtı için biriktirirdim. ‘iyilik’ dendiğinde hep şıkır şıngır arası bir ses işitmemin nedeni buydu.
Sonra, herhalde kafam soyut şeylere bastığı anda, iyi davranışlardan bahsedip onlar için fasulye almak saçma geldi bana. Davranışlarımın reklamını yapmak mıydı bu, sorgular hale gelmiştim zira.
Fasulyeler atıldı, kavanoz ortadan kayboldu.
Yıllar sonra; çok, çok kötü bir günde, o günün kötülüğüne inat bir espri yapıvermiştim kendiliğimden. Öyle adam akıllı espri yapabildiğim söylenemezdi. Hatta espri konusunda gereksiz derecede müşkülpesent olduğum bile söylenirdi insanlar tarafından.
Ne var ki, o gün iyi bir espri yapmıştım ve herkes gülmüştü katılırcasına.
Kötü bir günü, muhteşem hale getirivermiştim. İşte o an, o şıkır şıngır arası sesi tekrar işittim.
Bir arkadaşımın bana şeker getirdiği, turuncu bir kavanoza o esprim için bir boncuk attım. Fasulyeler yemek içindi sonuçta. Boncuklarınsa belli bir amaçları yoktu.
Ve yaptığım her esprim için atıyorum bir boncuk. İrili ufaklı bir sürü boncuğum var kavanozda. Eşsiz bir ses işitiliyor salladığımda.