Kategoriler
edebiyat Genel

26.03.2020

Yıllar, yıllar önceydi.
Dünyanın kurtarılmaya ihtiyacı vardı ve tek kurtuluş onun sihirli elleriydi.
Evet, bir adam değildi o. Evet, bir ‘kahraman’ da denemezdi ona. Yine de; sadece onun ellerinde şekillenen bir kurabiye hamuruyla ve yaptıklarını sadece o yediğinde kurtulabilmişti kocaman dünya.
Dünyanın ihtiyacı olan ne varsa, küresel ısınmayı engelleyen, havayı temizleyen bir ağaç; ya da plastikleri toplayıp yiyen bir kurtçuk sürüsü yapıyordu yine kendi elleriyle yaptığı kurabiye hamurundan. Ya da pohaça… Fark etmiyordu.
Bazen virüsleri toplayıp çeken bir elektrik süpürgesi yapıyordu; bazense ekonomimizi destekleyen bir sürü para…
Hepsini yiyordu ve dünya düzeliyordu. Havadan para geliyordu bankalara; ya da denizdeki plastikler temizlenmiş oluyordu. Yahut, ozon tabakası ilk yaratıldığı gibi kapkalın, aşağıdakilere sırıtıyordu. Yok sırıtmıyordu. Sırıtsaydı ortası delinirdi. O da dudakları kapalı olsa da; gözleri gülen, uygun sıcaklıkta bir tebessümle bakıyordu.
Ama o vefakar kadın; şişmanlıyor, şişmanlıyordu. Dünyanın sorunu bitmiyordu.
O sağlıksızca kilo alıyordu. Ölmüyordu da. Ölmek istemiyordu. Dünyanın ona ihtiyacı vardı, o bunu çok iyi biliyor, sorumluluklarından asla kaçmıyordu.
Atlas’ın Herakles’e yükünü hileyle devrettiği gibi yapmak aklının ucundan bile geçmemişti. Göbeğini taşımayı sorun etmemişti.
Bir gün ona tanrı ‘tükür,’ diyecekti belki de. Ya da ‘kus!’ O zaman ne olacaktı?
Ve tanrı ona ‘kus,’ dedi. O da ölmeyi tercih etti. İşte o an dünya, bir daha asla çirkinleşmemek üzere güzelleşti.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.03.2020

O öldüyse, burada artık yoksa, benim ne işim var bu dünyada bundan böyle? Soluk almaya devam etmemin ne anlamı var. Gömüleceği zaman ben de öldüreceğim kendimi. İntihar edecek ve onun yanına gömüleceğim. Beni yanında gördüğünde çok sevinecek, biliyorum. Benim ölmem onun için aynı şeyi ifade eder miydi? O da benim gibi kendisini öldürmeye karar verir miydi; umrumda bile değil. Böyle şeylerin karşılığı düşünülmez ki.
Hem zaten o erkek, neden benim için kendisinden vazgeçsin ki? O benim tanrım… Benim kişiliğimi, ruhumu şekillendiren o. Hem, artık başka birisi beni yoğuramaz ki, ben onun ellerinde yoğruldum. O öldü ve ben kurudum, katılaştım. Artık yoğrulamayacak kadar kuruyum. Öyleyse, şu dünyada şekillenemez hale geldiysem yaşamamın ne anlamı olabilir?

Kategoriler
edebiyat Genel

21.10.2018

Nereye sığacağımı bilmiyordum. İnsanlardan nefret ediyordum. Dünyadan nefret etmiyordum; ama insanların oluşturduğu dünyadan nefret ediyordum.
Peki ne yapabilirdim? Bir Azeri’nin kurmuş olduğu Asgardia yani tanrıların şehri demek olan, tuhaf ülkeye vatandaş olup bir gün uzaya yerleşmeyi ummak mı? Hem de öyle bir söz vermemelerine rağmen… Bir umut… Zaten ne işe yarar ki bu? İnsan her yerde insan değil mi?
İki yıla kalmaz gürültülü bir motor egzozunu sala sala ortalarda dolaşmayacak mı sanıyordum? Sonra bir kediciği, sırf zevkimiz için dünyadan söküp alacağımız bir kediciği ezmeyecek mi?
Ölmek mi? Ama ya öbür dünya varsa? O zaman da insanlarla karşılaşmayacak mıydım sanki? Bir günahını affetmesi için tanrıya ya da tanrılara yalvarmayacaklar mı yüzsüzce orada mesela? Midemin bulantısını nasıl zapt edeceğimi sanıyordum ki? Hem cehennemde onlarla yanmak… İğrenç çığlıklarını işitmek ve onların oluşturduğu koroya katılmak… Kendi iğrenç çığlıklarımla…
Her şey bir yana, ben kim oluyordum ki? Kendimi ne sanıyordum? Ben kimdim? Bir insan. Kızdığım şey neydi? İnsanlık…
Kendimi nasıl dışlayabilirdim ki insanlardan? Tüm insanlıktan uzak durabilecek bir çözüm bulduğumu varsaysam bile, bir insandan, kendimden uzak duramayacaktım. Bu nasıl çözülebilirdi? Kendimi değiştirebilirdim. İnsan tarafımı, yani en azından kızdığım özelliklerini taşıyan tarafımı öldürebilir, köreltebilirdim bir şekilde. Sonra belki de diğer insanları…
Belki kendime daha gerçekçi bir uzay ülkesi tasarlayabilir, nefret ettiğim ismi, artık severek verebilirdim. ‘İnsanistan’ derdim ülkeme.
Madem aklıma gelmişti bu fikir, gerçekleştirmek gerekirdi. önce anahtarı, sonra kapıyı yapmak… Yani insan denen yaratığın hangi özelliklerinden nefret ettiğimi tespit etmem gerekirdi.
Sonra da; nasıl yok edebileceğimi…
Bunu kendi başıma yapabilir miydim?
Elbette hayır…
İşte bakın, nefret ettiğim ilk özelliği bulmuştum bile. Kibir…
İnsanlarla, bu fikre sahip olabileceğini düşündüğüm insanlarla çalışmalıydım.
Herkes insanlıktan yakınıyordu gerçi. Çok azımız değiştirmeyi düşünüyordu.
Hepimiz kendimizdeki nefret ettiği özelliği değiştirebilsek mesela… Ya da bunu değiştirebilmenin, çocuklarımıza aktarmamanın yolunu birlikte bulabilsek? Birbirimizin notlarını alıp sorular sorarak çalışmış mı; çalışmamış mı, sınasak?
Bunları düşünüp sabah hiçbir şey olmamış gibi işe gidemezdim.
Bir şeyler yapmalıydım.

Kategoriler
edebiyat Genel

07.10.2018

Yıllar önce, neredeyse pancar üstüne yazılmış olduğunu düşündüğüm bir kitap okumuştum. Pan ve pancar, parfümler, krallar ve dahi tanrılar… bir sürü şey vardı kitapta.
O kitaptan aklımda pek az şey kaldı belki; ama bir şekilde değiştim onu okuduktan sonra.
Bir gün, bir zarf içerisinde, masum bir pancarın iş yerimdeki masamın üzerinde belirmesine kadar aklıma bile gelmese de; beni değiştirebilmişti kitap bir şekilde.
Pancar masumdu belki; ama onu koyan? Neden koymuştu bu pancarı masamın üzerine? Zarfa neden bir şey yazmamıştı?
Ertesi gün, kokmayan; çünkü iyi mumyalanmış bir sincap konduruluvermişti masamın ortasına başka bir pancarla birlikte.
Ondan sonraki günse bir keman yayı konmuştu üçüncü pancarla masama.
Yay reçinelenmişti. Kemanını bekliyordu çalmak için. Oysa kemanım yoktu. Olsa da çalmayı bilmiyordum.
Sincapsa gömülmeyi bekliyordu; ya da uygun bir şekilde sergilenmeyi. Oysa ben çöpe atıvermiştim. Tuvaleti tıkamayacağını bilsem, o kadar da zahmet etmeyecektim.
O üç pancarsa yenmeyi bekliyordu. Gökten üç pancar düşmüştü…
Oysa yemek yerine, belki içinde bir şey vardır diye didik didik ettikten ve hiçbir şey bulamadıktan sonra onları da çöpe atmıştım. Sincabın yanına.
Çöpe gitmeyen tek şey yaydı. Tüylerini kesip çıkardıktan sonra, dolapların altına giren şeyleri çekmek için kullanmaktaydım onu artık.
Acaba, pancarları yeseydim, sincabı göreceğim bir yere koysaydım ve kendime bir keman alıp çalmaya başlasaydım hayatım değişir miydi?

Kategoriler
edebiyat Genel

26.07.2018

Yapılmış en zarif teknenin içinde, yaratılmış en eciş bücüş yaratıkların bulunmasının mutlaka geçerli bir sebebi olmalıydı değil mi…
İnsana benziyordu bu yaratıklar. Tıpkı onlar gibi konuşabiliyorlardı da. Ne var ki, herbiri aynı sözcükler sarf ediyordu.
Hem de aynılarını… Yani tek başlarına düşünmüyorlardı…
Bir koroyu oluşturuyorlardı birlikte. Bir dilenciler korosunu…
Geçtikleri kıyıların tanrılarından bahseden; binbir dinli, binbir dilli, binbir kusurlu bir koro…
Teknenin alabandasında bir dilenmek için, bir yemek yemek ve bir de sıçmak için birlikte duran, diğer zamanlarda birbirlerinin ne görüntülerine ne de kokularına tahammül edebildiklerinden birbirlerinden ellerinden geldiğince uzak kalmak isteyen yaratıkların bulunduğu teknenin dümeninde de kimse olmazdı çoğunlukla.
Bazen, onları uzaklaştırmak için görevlendirilen en düşük rütbeye sahip bir er, gaz maskesiyle girer, onları kendi kıyılarından uzaklaştırır, sonra da şişme botla yanlarından ayrılırdı.
Bu teknenin adı Deniz Kestanesi’ydi.
tıpkı onun gibi ayağa battığında çıkmak bilmediğinden mi insanlar koymuşlardı bu adı; yoksa teknenin sakinlerinden birisi mi kendilerine uygun görmüştü?
İkinci seçeneğin doğru olma ihtimali çok daha yüksekti; çünkü teknenin pruvasında, birkaç deniz kestanesinin birleştirilmesiyle oluşturulmuşa benzeyen devasa bir deniz kestanesi duruyordu.
Belki de onun için, o civarlarda, deniz kestanesi, bu teknenin varlığından yüzyıllar sonrasına kadar uğursuz sayılacaktı.
Belki de binyıllar…